Block title
Block content

Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin tavsiye ettiği “müsbet hareket metodu” hakkında kısa bir bilgi verir misiniz?

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Mesleğimizin en mühim esaslarından biri de müsbet harekettir.

Hayatı boyunca müsbet hareket metodunu uygulayan Bediüzzaman Hazretleri, akıl almaz zulüm ve işkencelere maruz kaldığı halde, bedduayı bile menfî hareket saymış, talebelerine de sabrı ve müspet hareketi tavsiye etmiştir. Bediüzzaman, kendisine hapishanelerde yer hazırlayıp zulmedenlere bile hakkını helal ettiğini ifade etmiştir. İşte Bediüzzaman Hazretlerinin davasında muvaffak olmasının ve Nur Risalelerinden hem kemiyeten hem de keyfiyeten azim bir cemaatın meydana gelmesinin temelinde; bu müsbet hareket metodu vardır.

Üstadımız müsbet hareket etmenin ehemmiyetini şöyle ifade etmektedir:

“Aziz kardeşlerim!

"Bizim vazifemiz müsbet hareket etmektir. Menfî hareket değildir. Rıza-yı İlahîye göre sırf hizmet-i imaniyeyi yapmaktır, vazife-i İlahiyeye karışmamaktır. Bizler asayişi muhafazayı netice veren müsbet iman hizmeti içinde her bir sıkıntıya karşı sabırla, şükürle mükellefiz. Meselâ:"

"Kendimi misal alarak derim: Ben eskiden beri tahakküme ve terzile karşı boyun eğmemişim. Hayatımda tahakkümü kaldırmadığım, bir çok hâdiselerle sabit olmuş. Meselâ: Rusya'da kumandana ayağa kalkmamak, Divan-ı Harb-i Örfî'de idam tehdidine karşı mahkemedeki paşaların suallerine beş para ehemmiyet vermediğim gibi, dört kumandanlara karşı bu tavrım tahakkümlere boyun eğmediğimi gösteriyor. Fakat bu otuz senedir müsbet hareket etmek, menfî hareket etmemek ve vazife-i İlahiyeye karışmamak hakikatı için; bana karşı yapılan muamelelere sabırla, rıza ile mukabele ettim. Cercis (A.S) gibi ve Bedir, Uhud muharebelerinde çok cefa çekenler gibi sabır ve rıza ile karşıladım.”(1)

Bediüzzaman Hazretlerinin hayatı boyunca uyguladığı ve son ders olarak da talebelerine tavsiye ettiği “müsbet hareket metodu”; bizim en büyük düsturumuz ve temel hareket noktamızdır. Daima müsbet hareket metodu ile hizmetlerine devam eden Nur talebeleri, 12 Eylül öncesi, 12 Mart sonrası ve benzer hadiselerde anarşiye karışmamış, menfi hareket içerisine girmemişlerdir. Bu durum geçmişte olduğu gibi, günümüzde de aynen devam etmektedir ve inşallah kıyamete kadar da devam edecektir.

(1) bk. Emirdağ Lahikası-II, (151. Mektup)

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Kategorisi: Nur Hizmetleri | Yazar: Mehmet KIRKINCI | Okunma Sayısı: 4387 | Word indir | Pdf indir
Paylaş

Yorumlar

Nurun fedaisi

Mehmed Kırkıncı Hoca'nın güzel bir hatırasını kaydetmek istiyorum.. Şöyle ki: 《1971 yılının Mart ayında kardeşlerin daveti üzerine Trabzon’a gittim. Beni denize nazır bir evde misafir ettiler. Akşam misafir olduğum eve 13kalabalık bir cemaat geldi. Onlara Risale-i Nur’dan bazı dersler okuduk.
O cemaatin içinde üç-dört kişinin tavırları ve oturmaları dikkatimi çekmişti. Daha sonra çay faslında onlardan biri parmak kaldırdı ve şöyle dedi:
“Biz Risale-i Nur’u daha önce duymuştuk, ama dinlemek bu güne nasip oldu. Doğrusu Risale-i Nur’da fevkalade bir kuvvet ve ikna gücü gördük. Fakat Risale-i Nur’daki bu hakikatler ile Nur Talebeleri arasında bir tezat var. Risale-i Nur’daki bu hakikatlere rağmen, neden Nur Talebeleri böyle pasif hareket ediyorlar?”

Ben de bu Ülkücü gence:
“Ne demek istediğinizi tam olarak anlamadım. Bizim nasıl pasif olduğumuza bir misal ver ki tam olarak anlayayım.” dedim.
Bir müddet sustu, sonra şunları anlattı:
“Biz üniversitede Marksist zihniyetli kimselerle sürekli dövüşüyoruz. İki gün önce yine kavga ettik.”

Yanındaki kafasında sargı bulunan arkadaşını göstererek:
“Onlar bu arkadaşımızın kafasını kırdılar. Burada bulunan Nur Talebelerinden olan arkadaşlarımız da bizi gördükleri hâlde hiç karışmadan çekip gittiler. Bizi solcularla baş başa bıraktılar. Bu pasiflik değil de nedir?” dedi.
Buna karşılık:
“Bu izahından anladım ki, biz pasif değiliz. Eğer pasif olsaydık, bu cemaat buraya toplanabilir miydi? Demek ki, bizde bir gayret ve hareket var. Bizi bu hareket bir araya topladı. Yalnız bizdeki hareketle sizdeki hareketin arasında büyük bir fark var.” dedim.
O günler Mart ayının son günleri olduğu için deniz sürekli fırtınalıydı. Denizdeki bu fırtınadan dolayı büyük gürültüler oluyor ve bizi rahatsız ediyordu. Yanımdakilere sordum:
“Bizi rahatsız eden bu çalkantı, bu hareket nedir?”

“Denizden esen fırtına, dalgaları kaldırıp, kıyıdaki taşlara çarpıyor. Bu gürültü ondan kaynaklanıyor.” dediler.
Ben de latife ile:
“Ben bu Karadeniz’i akıllı bir şey zannederdim. Acaba dalgalarını kaldırıp taşlara vurmasında ne fayda var. Bundan kendi başını kırmaktan başka ne kazanıyor ki? Siz Trabzonlusunuz bilirsiniz.” dedim.
Benim bu latifem çok hoşlarına gitti. Çok güldüler. Devam ettim:
“Trabzonlular, size bir şey daha soracağım. Sabahları buralara güneş doğuyor mu?”

Tebessüm ederek, “Elbette” dediler.
“Peki o da gelirken böyle gürültü ile patırtı ile sizi rahatsız ediyor mu? Camlarınızı kırıp, ağaçlarınızı söküyor mu? Bağlarınızı, bahçelerinizi tahrip ediyor mu?” dedim.
“Hayır” dediler. “Şu halde güneş sizleri ısıtıyor. Bağ ve bahçelerinize feyiz ve bereket getiriyor. Gecenin karanlığından kurtarıp yollarınızı aydınlatıyor. Doğru mu?” dedim.
“Doğru” dediler.
Sonra soruyu soran gence dönüp:
“İşte sizinle bizim aramızdaki fark fırtına ile güneş arasındaki fark gibidir. Şimdi güneşe pasif mi diyelim? Risale-i Nur’un hareketi güneşin hareketi gibidir. Akıllara Nur, kalplere feyiz ve irfan getiriyor. Gönüllere muhabbet ve sevgiyi tesis ediyor.” dedim.
Bu sefer gençler şöyle bir soru sordular:
“Peki Hocam, Peygamberimizin, “Siz bir kötülüğü gördüğünüz zaman elinizle düzeltin” hadisine ne diyeceksiniz?” dediler. Ben de hadisin devamını okudum, “Eğer eliniz ile düzeltemiyorsanız diliniz ile düzeltin, ona da gücünüz yetmiyorsa kalbinizle buğz edin.” dedim. Bunun üzerine, “Dil ile düzeltmek Marksistler için değildir. Onlar nasihatten anlamazlar. Bunları mağlup etmek ancak kuvvet ile olabilir.” dediler.
Ben de, “Senin okuduğun bu hadisi fıkıh âlimlerimiz şu şekilde tefsir ediyorlar” dedim ve devam ettim:
“Bir kötülüğe el ile yani kuvvet ile engel olmak devletin vazifesidir, onu lisan ile vaaz ve nasihat ile önlemeye çalışmak ise âlimlerin vazifesidir. Çünkü hakkı hak, batılı batıl bilip bunları insanlara anlatmak ilim ile olur. O kötülüğe kalben razı olmamak ve buğz etmek ise ilim ehli olmayan kimselerin hakkıdır. Çünkü onlar konuştuklarında hataya düşerler, ya ifrat, ya da tefrit ile ıslah edeyim derken ifsad ederler. Ve cemiyet içinde fitnenin uyanmasına sebep olurlar. Onlar ancak âlimlere tabi olmakla selamet bulabilirler."

"Demek ki, anarşi ve terörü önlemek devletin vazifesidir. Bu iş için devletin yeterince askeri ve polisi vardır. Şu hâlde siz devletin yükünü üstlenmekle anarşi ve teröre sebep oluyorsunuz."

"Tarihe baktığımızda görürüz ki, cebr ve şiddetin halledemediği bir çok müşkilatı âlimler ilim, hikmet, rıfk ve nezaketle halletmişlerdir. İlim ve irfan yolu cebr ve şiddetten daha geniş ve daha selametlidir. İşte Bediüzzaman Hazretlerinin ve Nur Talebelerinin hareketi bu ilim ve irfan hareketidir.”

dedim. Mevzuyla alaklı şöyle bir misal söyledim:
”Müsbet hareket, bir doktorla hasta arasındaki münasebette de görünüyor. Doktorun vazifesi hastayla değil hastalıkla mücadeledir. Hatta hasta ne kadar ne kadar ağır olursa, doktor o derece ihtimam ve ihtiyat gösterir. Çünkü Allah Rasulu (A.S.M.) buyurmuş ki: 

“Benim şefaatim ümmetimin kebairinedir.” ifadesinden de bu neticeyi çıkarabiliriz."

Onlar da memnuniyetlerini ifade ederek “Hocam, bu günkü sohbetinizde söylemiş olduğunuz bu güzel hakikatleri ömrümüz boyunca rehber edeceğiz.” diyerek orada kendilerini dinî mücadelelerinde yalnız bıraktıklarını ifade ettikleri Nur taleberine sarılarak helallik isteyip ayrıldılar.》İstifade etmeniz dileğiyle.. Selam ve dua ile..

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Yükleniyor...