Block title
Block content

Üstad kainatı ve tüm varlıkları eşsiz bir sanat eseri olarak görüyor; Risale-i Nur'un hayal ve (insanların ürettiği) sanat yaklaşımı nedir?

 
Soru Detayı:

Üstad kainatı ve tüm varlıkları eşsiz bir sanat eseri olarak görüyor;  Risale-i Nur'un hayal ve (insanların ürettiği) sanat yaklaşımı nedir? Üstad, "Hattâ kalbin hâdimlerinden bulunan hayal, meselâ en zayıf, en kıymetsiz iken, hapiste ve zindanda kayıtlı olan sahibini bütün dünyada gezdirir, ferahlandırır..." derken, bir yazar, "Sanatın değil sadece, sanatçının da muhafazakarı olmaz..." diyor. Risale-i Nur ışığında konuya nasıl yaklaşmak gerekir?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Risale-i Nur Külliyatı'nın Lemeat adlı risalesinde Batı medeniyetinin sanat ve estetik anlayışı genel hatları ile şu şekilde tenkit ediliyor:

Ulaşmaz dest-i edeb-i garb-ı hevesbâr-ı hevâkâr-ı dehâdâr De'b-i edeb-i ebed-müddet-i Kur'ân-ı ziyâbâr-ı şifâkâr-ı hüdâdâr.

"Kâmilîn insanların zevk-i maâlâsini hoşnud eden bir hâlet, çocukça bir hevese, sefihçe bir tabiat sahibine hoş gelmez,"

Olgun insanların beğendiği bir şeyi  çocukça bir heves ve ahlaksız tabiat sahibi birisi anlayıp beğenmez. Demek insanların zevk ve beğenme kalitesi olgunluğa göre değişir.

"Onları eğlendirmez. Bu hikmete binaen, bir zevk-i süflî, sefih, hem nefsî ve şehvânî içinde tam beslenmiş, zevk-i ruhîyi bilmez."

Süfli zevk sahibi insanların ruhu ve yüksek hisleri köreldiği için ulvi şeylerden haz almaz. Burnu tabakhaneye alışmış birisinin esansçılar çarşısında bayılması gibi, aşağılık zevklere müptela olan insanlar yüksek ve ulvi inceliklerden zevk ve keyif alamazlar.

"Avrupa'dan tereşşuh etmiş şu hazır edebiyat romanvâri nazarla, Kur'ân'da olan letâif-i ulviyet, mezâyâ-yı haşmeti göremez, hem tadamaz."

Avrupa medeniyetinin bir ürünü olan romanlar Kur'an’ın yüksek ve ince zevklerini görüp tadamazlar.

"Kendindeki mihengi ona ayar edemez. Edebiyatta vardır üç meydan-ı cevelân; onlar içinde gezer, haricine çıkamaz."

Batı medeniyetinin zevk ve beğeni ayarı ile Kur'an’ın yüksek zevklerini tartamazsın. Edebiyat üç temel konu üzerine bina olmuştur.

"Ya aşkla hüsündür, ya hamâset ve şehâmet, ya tasvir-i hakikat. İşte yabanî edepse, hamâset noktasında hakperestliği etmez."

Güzellikler ve ona olan aşk. Kahramanlık ve  yiğitlik. Hakikatin tasvir ve betimlenmesi

"Belki zalim nev-i beşerin gaddarlıklarını alkışlamakla kuvvetperestlik hissini telkin eder. Hüsün ve aşk noktasında, aşk-ı hakikî bilmez."

Batı edebiyatı zalim ve despotların zulüm ve gaddarlıklarını alkışlar. Kuvvete tapmayı telkin eder. Güzellik ve aşkta sadece suret ve cinselliği ön plana çıkarır, siret ve ahlak güzelliğini vurgulamaz.

"Şehvet-engiz bir zevki nefislere de zerk eder. Tasvir-i hakikat maddesinde, kâinata san'at-ı İlâhî suretinde bakmaz,"

Şehvetin adi zevklerini insanlığa şırınga ediyor edebi eserleri ile. Hakikati tasvir sadedinde ise hakkı değil sureti resmeder. Sanat-ı İlahiye tabiat nazarı ile bakar.

"Bir sıbga-i Rahmânî suretinde göremez. Belki tabiat noktasında tutar, tasvir ediyor; hem ondan da çıkamaz. Onun için telkini aşk-ı tabiat olur. Maddeperestlik hissi, kalbe de yerleştirir; ondan ucuzca kendini kurtaramaz.

Batı edebiyatında aşktan kasıt suret ve madde bağımlılığıdır.

"Yine ondan gelen, dalâletten neş'et eden ruhun ıztırâbâtına, o edepsizlenmiş edeb müsekkin, hem münevvim, hakikî fayda vermez."

Küfür ve sapkınlıktan gelen ruh ve kalbin ağlamalarını edepsiz edebiyatı ile uyutup avutmaya çalışıyor, ama hakiki bir teselli değil geçici bir uyutma oluyor.

"Tek bir ilâcı bulmuş, o da romanlarıymış. Kitap gibi bir hayy-ı meyyit, sinema gibi bir müteharrik emvat. Meyyit hayat veremez."

Bu ruh ve kalbin ızdırap ve hüznünden ölmüş halini roman ve sinema gibi vasıtalarla hayatlandırmaya çalışıyor, ama hayat vermez.

"Hem tiyatro gibi tenasuhvâri, mazi denilen geniş kabrin hortlakları gibi şu üç nevi romanlarıyla hiç de utanmaz."

Mazideki olayları tiyatro ve sinema gibi vasıtalarla yeniden canlandırmaya çalışsalar da Batının karanlıklı bakış açısı ancak hortlatır.

"Beşerin ağzına yalancı bir dil koymuş, hem insanın yüzüne fâsık bir göz takmış, dünyaya bir âlüfte fistanını giydirmiş, hüsn-ü mücerred tanımaz."

İnsanları hep suret güzelliğine sevk ediyor, gözü hep şekle hapsediyor, soyut ve yüksek bir hakikat ve güzellik tanımıyor.

"Güneşi gösterirse, sarı saçlı güzel bir aktrisi kàrie ihtar eder. Zahiren der: "Sefahet fenadır, insanlara yakışmaz."

Roman ve sinemalarında güya insanları fenalıktan kaçındırmak için zahiren ahlaksızlık kötüdür der.

"Netice-i muzırrayı gösterir. Halbuki sefahete öyle müşevvikane bir tasviri yapar ki, ağız suyu akıtır, akıl hâkim kalamaz."

Zararlı neticeleri gösterir. Ama batılı ve ahlaksızlığı öyle bir tasvir eder ki ağız suyu akıtır, akıl o çirkinliğe müptela olur. Tamir ediyorum derken bozar dağıtır.

"İştihayı kabartır, hevesi tehyiç eder, his daha söz dinlemez. Kur'ân'daki edepse hevâyı karıştırmaz."

Batı edebi eserlerine dikkat ile bakıldığında haram ve ahlaksızlığa karşı iştah açar, hevesi teşvik eder hissiyatları kamçılar. Güya insanlara doğru yolu gösterir.

Bu değerlendirmede İslam ile batı medeniyetinin sanat ve estetiğe bakış açılarının temelde birbirinden ayrılığını görüyoruz. İslam’ın bakış açısında tevhit, mana ve ahlak ön planda iken, Batı medeniyetinin bakış açısında şirk, madde ve süfliyat ön plandadır. Her iki medeniyette de sanat ve estetik var, lakin paradigmalar fraklı. Yoksa "İslam da bütünü ile sanat ve estetik yok, dolayısı ile sanatkar da olmaz." demek cahillik olur.

(1) bk. Sözler, Lemeat.

Resim ve ressamlıkla ilgili şu cevabı inceleyebilirsiniz:

İnsan resmi yapmak neden doğru değildir?..

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Paylaş
BENZER SORULAR
Yükleniyor...