Block title
Block content

Üstadımız, namazın beş vakte ayrılmasının hikmetini neye dayanarak açıklamıştır?

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Gramer ilminde her manaya bir lafız ya da kalıp giydirilir. Bu kalıp ve lafızların manaya olan işaret dereceleri ve kuvvetleri muhteliftir. Bazen mana ve lafız çok açık ve zahir olur, herkes rahatlıkla görebilir. Bazen de işari olur ancak ehil ve ilimde derin olanlar bu manaları  görebilirler. İşte zahir ve işaret arasında çok derece ve aşamalar vardır. Bunlar belagat ilminde izah edilip ilmi bir kural haline getirilmiştir.

Lakin gramer açısından daha lafız ve işaret kalıbına girmemiş çok ince ve latif manalar da vardır. Üstad Hazretleri gibi ilimde ve maneviyatta derinleşmiş büyük zatlar, henüz gramer kalıplarına girmemiş olan ince ve latif manaları insanlığa kazandırmak için, üstüne bir takım kendine has nişan ve alametler koyuyorlar. Üzerine nişan konulan ince ve latif manalar gramer açısından kalıba girmediği için, delalet değil nişan ve alamet şeklinde izhar olunuyor. Şayet delalet olsa o zaman gramer kalıplarına girmiş demektir.

Kur’an’ın umumunun külli bir manası olduğu gibi, her bir ayetlerin keyfiyetlerinin de remizleri ve kendine has manaları vardır. Bir kelimenin açık bir manası olduğu gibi,  zimni ve işari gereklilik esasına dayalı manaları da vardır.

Dâlli bil-fehvâ: Söylenen sözün veya ifâdelerin hülâsasından çıkan mânaya göre delil ve işaret olmak.

Dâlli bil-ibare: Bir ifade veya sözden muayyen bir mânanın ve hükmün anlaşılması. Meselâ: "Zekât, Müslümanların fakirlerine verilir, hiçbir zengine verilmez" ibaresi, zekâtın yalnız Müslüman fakirlere verileceğine delâlet-i mutabıkıyye ile delâletidir. Zengin olan belli şahıslara da verilemeyeceğine delâlet-i tazammuniye ile delâlet eder. Zekât hususunda, zenginler ile fakirler arasında fark bulunduğuna da delâlet-i iltizamiye ile delâlet eder.

 Dâlli bil-işâre: Sözdeki mânanın işâretine göre delil olmak. Üç nevi delâletten biri ile sevkedildiği mânanın gayrisine yani; söylenince maksud-u asli olmayan bir mânaya delâlet eden lâfızdır. Meselâ: "Cenab-ı Hak bey'i helâl, ribâyı haram kılmıştır." ibâresi, bey', yani alışveriş ile ribâ (fâiz) arasında fark bulunduğunu beyan için sevk olunmuştur. Bundan asıl murad budur. O hâlde bu ibâre meşru alışverişle faiz arasında fark bulunduğuna "delâlet-i mutabıkıyye" ile delâlet ettiği gibi, bey'in helâl, fâizin haram olduğuna da yine "delâlet-i mutabıkıyye" ile "bil işâre" delâlet etmiş olur.

Yine bunun gibi bir malın abde verilmesini veya verilmemesini isteyen bir kimseye karşı "Bu malı hiç bir şahsa vermem." sözü bu malın abde verilmeyeceğine "delalet-i tazammuniye" ile "bil-işare" delâlet eder.

"Evlâdın nafakaları mevludün leh üzerinedir." ibâresi de çocukların neseblerinin, babalarından sâbit olacağına delâlet-i iltizâmiye ile bil-işâre delâlet eder. Çünkü, babanın mevlüdün leh olması, nesebin kendisinden sübutunu müstelzimdir."

Dâlli bil-iktiza: İktizası ile delâlet eden. * Istılah olarak, şer'an muhtacun ileyh olan bir lâzime delâlet eden lâfızdır. Başka bir tâbir ile; vaz'olunduğu mânadan mukaddem isbatına şer'an lüzum ve ihtiyaç mevcud olan bir medlule delâlet eden ibaredir.

Meselâ: Bir kimse bir şahsa hitaben: "Evini şu kadar liraya benim nâmıma medrese yap." deyip o şahıs da evini medrese yapsa, o ev o kadar lira mukabilinde o kimse nâmına medrese yapılmış olur. Çünkü bu söz ile: "Evini şu kadar liraya bana sat, sonra onu benim nâmıma medrese yap." denilmiş olur. "Evini medrese yap" emri bir muktezîdir. Evin satılması da muktezâdır. Bu muktezâ olmadıkça öyle bir mânanın emri hükümsüz kalır. Artık öyle bir emrin sıhhatı için evvelce bu muktezânın vücuduna lüzum ve ihtiyaç vardır. Binâenaleyh, o emir bu muktezaya bil-iktiza delâlet etmektedir.

Buna benzer bir çok çıkarım metotları ile ayetin derinliklerinden ince ve latif manaları Üstad Hazretleri gibi amik ve rasih olan alimler kolaylıkla çıkarabilirler. Bizim kaba ve kesif nazarımız ayet ile o mananın hafi ve latif irtibatını göremeyebilir, görmemesi olmadığı anlamına gelmez.

Özetle, Üstad Hazretlerin, namazın beş vakte tahsis edilmesini namazı beş vakte tahsis eden ayetin derinliklerinden çıkarması pekala mümkün ve caizdir. Nitekim bu gibi tefsir ve çıkarımları şu hadis açıkça ilan ediyor:

"Her âyetin birer zâhir ve bâtın ve her zâhir ve bâtının birer had ve muttalaı ve her had ve muttalaın çok şücun ve gusunu vardır."(1)

(1) bk. İbni Hibban, Sahih 1/146; el-Münavî Feyzü'l-Kadîr, 3:54.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Paylaş
BENZER SORULAR
Yükleniyor...