Block title
Block content

Üstadın tahtel arz yaptığı hayali bir seyahatte gördüğü hakikatlerden “DÖRDÜNCÜ HAKİKATİ” detaylı olarak açıklar mısınız?

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Dördüncü Hakikat: Ey nefis (*)

Üstat hazretleri birçok dersinde nefsini muhatap alır. Bunu sadece bir tevazu olarak yorumlamak eksik olur. Üstadımız “Alimler peygamberlerin varisleridirler” hadis-i şerifine kemaliyle mazhar olmuş bir mürşit olmakla birlikte, kulluk şuurunda da çok ileri bir mümtaz şahsiyettir. Bilindiği gibi, Peygamberlerin, “abdiyet ve risalet” olmak iki cihetleri vardır. Bu iki cihete, bir başka ifade ile velayet ve nübüvvet cihetleri de denilir. Yani peygamberler, abdiyet cihetiyle Cenâb-ı Hakk’a en ileri manada kulluk ederler. Allah Resulünün (asm.) şu hadis-i şerifi  bu noktada çok önemlidir:

“İçinizde Allah’ı en çok seveniniz benim. Allah’tan en fazla da ben korkarım.”

Üstat hazretleri kulluk yönüyle “nefsini herkesten ziyade nasihate muhtaç” görmektedir. Ama, vazife noktasında iman ve Kur’an  hakikatlerini bütün muhtaçlara  çekinmeden tebliğ etmiş ve bunda Allah’ın inayetiyle muvaffak da olmuştur.

İşte, Cenâb-ı Hakka hadsiz şükürler olsun ki, bu zamanın tam yarasına bir tiryak olarak Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyânın bir mu'cize-i mâneviyesi ve lemeâtı bulunan Risâle-i Nur, pekçok muvâzenelerle en dehşetli muannid mütemerridleri, Kur'ân'ın elmas kılıncı ile kırıyor ve kâinat zerreleri adedince Vahdâniyet-i İlâhiyeye ve îmânın hakîkatlerine hüccetleri, delilleri gösteriyor... Hizmet Rehberi

Meselenin bir de şu boyutu var: Bizler, Nurun hakikatlerini muhtaç gönüllere ulaştırmaya çalışırken, öncelikle bu hakikatleri nefsimize ders verecek ve ruhumuza mal edeceğiz ki sözlerimiz muhatapların akıl ve kalplerinde makes bulabilsin. Kendimizi ihtiyaçtan müstağni görerek, karşımızdakine bir nasihat havası içinde yapacağımız derslerin fazla bir faydası olmaz.

Kâinatın uzak çöllerine gidip Sâni'in isbatına deliller toplamaya ihtiyaç yoktur.

Sani, “yapan, sanatını icra eden” demektir. Biz de, kâinat da Allah’ın sanatıyız. Saniin varlığını ve birliğini biz de gösteririz, kâinat da.

Bunlarda birincisine enfüsî, ikincisine ise afakî deniliyor. Bu eserin bir “İ’lem”inde “nefsî tefekkürün tafsilatlı, afakî tefekkürün ise icmalî” olması gerektiği  önemle vurgulanır.

Burada da aynı mana esas alınmıştır. İnsan enfüsî tefekkürle, yani kendi nefsini iyi düşünmek ve değerlendirmekle birçok marifet dersi alabilir. Enfüsi tefekkür denilince, hem ruh âlemimizi, hem de bedenimizi birlikte düşünmek gerekir. Bunun dışındakiler, yani topraktan, sudan, güneşe, aya, yıldızlara kadar yapacağımız tefekkürler ise afakî tefekkürdür.

Bir kulübecik hükmünde bulunan içerisinde oturduğun cisim kafesine bak! Senin o kulübenin duvarlarına asılan icad silsilelerinden, hilkatin mu'cizelerinden ve hârika san'atlarından, kulübeden harice uzatılan ihtiyaç ellerinden ve pencerelerinden yükselen “Ah!, Oh!” ve enînler lisan-ı haliyle istenilen yardımlarından anlaşılır ki, o kulübeyi müştemilâtıyla beraber yaratan Hâlık'ın o âh u enînleri işitir, şefkat ve merhamete gelir, hacat ve âmâlin ne varsa taht-ı taahhüde alır.

“İnsan şu kâinat ağacının en son ve en cemiyetli meyvesi” olduğundan, içinde yaşadığımız bu alemle  çok yakın  ilgisi vardır. (Şualar- Onbirinci Şua).

Bir meyveyi ikiye bölüp bu iki parçadan her birini ayrı bir zatın yaratığını söylemek mümkün olmadığı gibi, onun ağacını da ikiye bölüp ayrı yaratıcılara veremeyiz.

Aynı durum, insanla kâinat arasında da geçerlidir. Ne insanın organlarını birbirinden ayırabiliriz, ne kâinatın sistemlerini. Bir organ kimin sanatı ise bütün beden de onun mülkü ve eseridir. Aynı şekilde bir element, yahut bir yıldız kimin mülkü ve sanatı ise bütün kâinat da O’nundur.

İnsan kendi nefisini iyi değerlendirdiğinde, her bir organında, ayrı bir sanat mucizesi görecek, sonra bunlar arasındaki yardımlaşmaya bakarak tümünün insan mahiyetine hizmet etmek üzere en mükemmel şekilde terbiye edildiğini düşünecek, daha sonra tefekkürünü daha da genişletmek üzere cisim kafesinden dış âleme nazar edecektir. O zaman görecektir ki, insan müstakil bir varlık olmayıp kâinatla cihette iç içedir. Ayakları yer çekimi kanunuyla arza bağlandığı gibi, ciğerleri sürekli olarak havayla temas halindedir. Gözleri güneşten gelen ışıkla yolunu görmekte; midesi, bütün bir kâinatın iş birliğiyle yaratılan rızıklarla beslenmektedir.

İşte cisim kafesinden, yahut kulübesinden yükselen bu ihtiyaç taleplerini o cismi yaratan Sani, bütün bir kâinatla karşılamaktadır.

Yukarıda sözünü ettiğimiz İ’lem’de Üstadın şöyle bir ikazı da var:

“Âfakî tefekkür, dipsiz denize benziyor, sahili yoktur. İçine dalma, boğulursun.”Mesnevi Nuriye

Biz saçımızın, kaşımızın, gözümüzün ve kulağımızın yaratılış hikmetlerini çok net olarak gördüğümüz ve  bildiğimiz gibi, kalbimizin, ciğerlerimizin, böbreğimizin ve diğer bütün iç organlarımızın da görevlerini ve faydalarını  ilmen biliriz.

Ama dış âlemde, bizimle pek ilgileri görünmeyen varlıkların,  meselâ yıldızların, galaksilerin hikmetlerini aynı kolaylıkla kavrayamayız. Dış âlemde cereyan eden olayların hikmetlerine de çoğu zaman akıl erdiremeyiz. Bunların tümünü bilmeye kalkışmak, dipsiz denize dalmaya  benzer.  İnsan aklı bu güce sahip değildir.

Zira sineğin kafasındaki o küçük küçük hüceyratın nidalarına “Lebbeyk” söyleyen o Sâni'-i Semi' ve Basîr'in, senin dualarını işitmemesi ve o dualara müsbet cevablar vermemesi imkân ve ihtimali var mıdır?

Üstat hazretleri duaları gruplandırırken  “ihtiyac-ı fıtrî” lisanıyla duadan da söz eder. Bir sineğin kafasındaki hücrelerin ihtiyaçları bir duadır ve Cenâb-ı Hak o duayı kabul ederek o ihtiyacı karşılamaktadır. Böyle her muhtacın duasına cevap veren Allah’ın, ahsen-i takvimde yaratıp arza halife kıldığı insanın “dualarını işitmemesi ve o dualara müsbet cevablar vermemesi” mümkün değildir.

Binaenaleyh ey bu küçük hüceyrelerden mürekkeb ve “ene” ile tabir edilen hüceyre-i kübra! O kulübeciğin küçüklüğüyle beraber, dolu olduğu hârika icadlarını gör, imana gel! Ve: Yâ İlahî! Yâ Rabbî! Yâ Hâlıkî! Yâ Musavvirî! Yâ Mâlikî ve yâ men lehülmülkü velhamd! Senin mülkün ve emanetin ve vedîan olan şu kulübecikte misafirim, mâlik değilim.” de; o bâtıl temellük davasından vazgeç! Çünki o temellük davası, insanı pek elîm elemlere maruz bırakır.

İnsan bedeninin yüz trilyon hücreden meydana geldiği söyleniyor. Bu hücreleri yaratan, onları ilim ve hikmetiyle bir araya getirip organlar teşekkül ettiren, her organa  yapacağı göreve en uygun sureti veren Allah’a iman eden kimse, kendini bu mucizeler diyarında misafir olarak görür, malikiyet davası gütmez.

Aksi halde insan, bütün ihtiyaçlarını kendi ilim ve iradesiyle görmek, bütün düşmanlarından yine kendi güç ve kuvvetiyle kurtulmak  gibi pek elim elemlerle karşı karşıya kalır.

“Ey insan! Sen kendini, kendine mâlik sayma. Çünkü sen kendini idare edemezsin. O yük ağırdır; kendi başına muhafaza edemezsin, belâlardan sakınıp levazımatını yerine getiremezsin. Öyleyse, beyhude ıztıraba düşüp azap çekme. Mülk başkasınındır. O Mâlik hem Kadîrdir, hem Rahîmdir. Kudretine istinad et; rahmetini itham etme. Kederi bırak, keyfini çek. Zahmeti at, safâyı bul. “ Mektubat- Yirminci Mektup

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Kategorisi: Katre | Yazar: Sorularla Risale | Okunma Sayısı: 3404 | Word indir | Pdf indir
Paylaş
BENZER SORULAR
Yükleniyor...