Block title
Block content

Üstadın tahtel arz yaptığı hayali bir seyahatte gördüğü hakikatlerden “İKİNCİ HAKİKATİ” detaylı olarak açıklar mısınız?

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

İkinci Hakikat: Ey nefs-i emmare, katiyen bil ki, senin hususî ama pek geniş bir dünyan vardır ki; âmâl, ümid, taallukat, ihtiyacat üzerine bina edilmiştir.

Şu güneş dünyanın tümüne, aya ve gezegenlerine ışık verse bile, bizim hususi güneşimiz bizi ve şehrimizi aydınlatan güneştir. Keza, atmosfer bütün yeryüzünü kaplamış olsa bile, bizim atmosferimiz onun şehrimizi kaplayan kısmıdır. Yer yüzü şu kadar genişliktedir, ama bizim dünyamız, evimizin bina edildiği, şehrimizin kurulduğu yahut tarlamızın yer aldığı bölümdür.

İşte bizim bu hususî dünyamız âmâl (emeller, istekler, hedefler); ümit, taallukat ( aile fertleri, akrabalar, dostlar); ve ihtiyacat (özel ihtiyaçlar) üzerine bina edilmiştir. Yani, her insan gün boyunca bu dört sahada faaliyet gösterir ve bunlar onun hususî dünyası olur.

En büyük temel taşı ve tek direği, senin vücudun ve senin hayatındır.

Biz ancak hayatta olduğumuz sürece bu hususî dünyamızın işleriyle meşgul olabiliriz.

Halbuki o direk kurtludur. O temel taşı da çürüktür. Bizim vücut binamız demir direkler üzerine değil, sanki odun direkler üzerine kurulu gibi. O direk kurtlandı mı, yani çürümeye yüz tuttu mu binamız da bir süre sonra  yıkılacak demektir.

Hülâsa, esastan fasid ve zayıftır. Daima harab olmağa hazırdır.

Paragrafın başında, “Ey nefs-i emmare!” hitabına yer verilmişti. Kötülüğü emreden bu nefse, insanın hususî dünyasının kısa bir süre sonra yıkılacağı hatırlatılarak, onun isyan yoluna girmesi ve ahiret hayatına zarar vermesi önlenmek isteniyor.

Bu hayatın “esastan fasit ve zayıf” olması şu manaya geliyor: Bu dünya hayatı ahiret hayatının bir imtihan salonu, yahut bir tarlası gibidir. İnsan imtihan salonunda da, tarlada da sürekli kalmaz. İşi bitince o mekândan ayrılır. İşte bu dünya hayatı da sürekli kalmak için değildir. Onun esasında ve temelinde fanilik vardır, bir süre kalıp ayrılmak vardır. Hani, büyük inşaatlar yapılırken önce bir şantiye binası kurulur.  Herkes bilir ki bu bina esastan fasittir, sürekli değildir, inşaat tamamlandığında sökülecektir. Bizim de gerçek binamız ebedi saadet binasıdır. Bu kısa hayatımızda o binayı kurmaya, yükseltmeye, güzelleştirmeye çalışıyoruz. Ve yakinen biliyoruz ki, bu hayat ebedî değil.

Üstat hazretlerinin dünyanın faniliğini harika bir şekilde ispat eden şu cümlelerini  de burada nakledelim:

 “Bir şey kanun-u tekâmülde dahil ise, o şeyde alâküllihâl neşv ü nemâ vardır. Neşv ü nemâ ve büyümek varsa, ona alâküllihâl bir ömr-ü fıtrî vardır. Ömr-ü fıtrîsi var ise, alâküllihâl bir ecel-i fıtrîsi vardır. Gayet geniş bir istikrâ' ve tetebbu ile sabittir ki, öyle şeyler mevtin pençesinden kendini kurtaramaz.” Sözler-Yirmidokuzuncu Söz

Bir çocuk dünyaya adım attığında bu yeni âlemde tekâmül yolculuğunu sürdürmeye başlar. Kırk yaşına girdiğinde kemale ermiştir ve artık zevale meyil başlamıştır. Bu zeval yolculuğu ihtiyarlıkdan geçip ölüme varıncaya kadar devam eder.

Dünyanın altı günde, yani altı devrede yaratılması da bunun gibidir. Çekirdek mahiyetindeki bir ilk noktadan başlayan yolculuk kâinatın kemale ermesine kadar sürmüş, sonra zevale meyil başlamıştır. Kıyamet hadisesiyle bu dünya hayatına tümüyle son verilecektir.

İşte insan hayatı gibi, kâinatın hayatı da esastan fasittir, yıkılmaya mahkumdur.

Ağacın kemali meyvenin kemalini netice verdiği gibi, meyvenin zevali de ağacın zevalini haber verir.

Evet bu cisim ebedî değil, demirden değil, taştan değil.. ancak et ve kemikten ibaret bir şeydir. Âni olarak senin başına yıkılıyor, altında kalıyorsun. Bak zaman-ı mazi senin gibi geçmiş olanlara geniş bir kabir olduğu gibi, istikbal zamanı da geniş bir mezaristan olacaktır. Bugün sen iki kabrin arasındasın; artık sen bilirsin!...

Âdem babamızdan bu güne kadar gelen bütün insanlar mazi kabristanında defnedilmiş bulunuyorlar. İstikbal de bizim ve kıyamete kadar gelecek insanların mezaristanı olacak. Bu gün biz bu iki kabir arasındayız. Hayatımızı bu şuurla değerlendirmemiz gerekiyor.

Âni olarak senin başına yıkılıyor, altında kalıyorsun.

“Âni” kelimesi,  esas olarak, ölümü hiç düşünmeden uzun emeller peşinde koşan kişilerin ölümle ansızın karşılaşacaklarını haber vermekle, insanoğlunun bu husustaki gafletine vurgu yapmaktadır. Bununla birlikte, bu asırda trafik kazalarının yaygınlaşmasıyla âni ölümler artmış ve “âni” kelimesi ayrı bir boyut kazanmış bulunuyor. Artık, ölüm için ihtiyarlık mevsimini beklemek gerekmiyor. Genç-ihtiyar fark etmeden her gün yüzlerce insan trafik kazalarıyla ansızın ölümle karşılaşıyor ve kabre göçüyorlar. Bazıların, namaz kılmayı yahut ha(c)ca gitmeyi emekliliğe veya  ihtiyarlık dönemine  bırakmalarının yanlışlığı bu kazalarla çok net olarak sergilenmiş bulunuyor.

Arkadaş! Bildiğimiz, gördüğümüz dünya bir iken, insanlar adedince dünyaları hâvidir. Çünki her insanın tam manasıyla hayalî bir dünyası vardır. Fakat, öldüğü zaman dünyası yıkılır, kıyameti kopar.

Daha önce, bu umumî âlemde her insanın hususî bir âlemi olduğu açıklanırken bu konuya değinilmişti. Burada sadece “hayalî dünya” ifadesi üzerinde kısaca durabiliriz.

Bu ifade bize “İnsanlar uykudadırlar, ölünce uyanırlar.” hadis-i şerifini hatırlatıyor.

Bu dünyada ömürlerini gaflet uykusuyla geçirenler, “şu mal, şu makam benim” deyip dururlarken, ansızın  ölümü tattıklarında kendilerine sadece yaptıkları güzel amellerin yâr olduğunu,  geri kalanların tümünün başkalarının eline geçtiğini anlamakla uykudan uyanırlar; ama artık geri dönüş de mümkün değildir. Bir süre de onların çocukları ve torunları bu dünyanın hayalî makamlarıyla ve servetleriyle oyalanır ve onlar  da bırakıp giderler.

Hak şairi Yunus Emre bunu çok güzel dile getirir:

Mal sahibi, mülk sahibi,

Hani bunun ilk sahibi?

Mal da yalan, mülk de yalan,

Var biraz da sen oyalan.

 “Hayalî dünya” ifadesinin bir başka yönünü de Nur Külliyatında geçen şu dua cümlesinden öğreniyoruz:

“Bize gösterdiğin numunelerin ve gölgelerin asıllarını, membalarını göster; ve bizi makarr-ı saltanatına celb et.”     Sözler- Onuncu Söz     

Buna göre, bu dünya gölgeler âlemidir; her şeyin aslı ve kemal derecesi ahrette sergilenecektir. Bu dünyanın bağ ve bahçeleri, cennet bahçelerine göre gölge kadar zayıf kaldığı gibi, bu dünyanın her türlü makamı da cennetteki mertebeler yanında yine gölge kadar geri ve sönük kalırlar. Şu var ki, insan bu gölgeler âlemindeki imtihanını kazanacaktır ki, asıllar âleminin her türlü saadetine kavuşabilsin.

Yukarıda naklettiğimiz hadis-i şerifin ışığında şöyle diyebiliriz: Rüya âleminde edindiğimiz zevkler ve kazandığımız makamlar uyanık âlemdeki gerçek zevklerin ve makamların yanında gölge gibi zayıf ve sönük kalırlar. Aynı mana dünya ile ahiretin mukayesesinde de geçerlidir.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Kategorisi: Katre | Yazar: Sorularla Risale | Okunma Sayısı: 3437 | Word indir | Pdf indir
Paylaş
BENZER SORULAR
Yükleniyor...