Block title
Block content

"Vâcibü’l-Vücudun kudretine nisbeten yakın-uzak, az-çok, küçük-büyük, fert-nev’, cüz-küll aralarında fark yoktur. Ve keza, Onun fiilinde bizzat mübaşeret yoktur..." cümlelerini devamı ile birlikte izah eder misiniz?

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"İ’lem eyyühe’l-aziz! Vâcibü’l-Vücud, zâtında, mahiyetinde mümkine benzemediği gibi, ef’âlinde de benzemiyor. Çünkü, Vâcibü’l-Vücudun kudretine nisbeten yakın-uzak, az-çok, küçük-büyük, fert-nev’, cüz-küll aralarında fark yoktur. Ve keza, Onun fiilinde bizzat mübaşeret yoktur. Fakat, mümkinin kudreti bu derece değildir. Bunun için nefis, Vâcibü’l-Vücudun ef’âlini fiillerine benzetemiyor. Hakikatini fehmetmekte akıl mütehayyir kalıyor. Fiili fâilsiz zannediyor."(1)

Allah, Zatı itibari ile değil, isim ve sıfatları  ile her şeyin yanında hazır ve nazırdır. Zat-ı Akdesi ile bizzat değil, bilvasıta tasarruf ediyor. Yani Allah’ın isim ve sıfatları onun Zatı ile kaim ve Onun Zatından  kaynayıp geldiği için, dolaylı bir şekilde Allah’ın Zatı her fiil ve icraatın memba ve esasıdır, denilebilir. Ama Zat-ı Akdes asla ve kata mahlukat ile mübaşeret ve temas içinde değildir ve her şeyin yanında bizzat hazır ve nazır olmaz. Allah Zatı ile her şeyin yanında bizzat hazır ve nazırdır demek, şirk olur.

On Altıncı Söz'deki güneş örneği bu hakikati akla yaklaştırmak için verilmiştir. Güneş zatı itibarı ile bizden çok uzak olmasına rağmen, ısı ve ışığı ile göz bebeğimizin içine kadar giriyor. Allah da aynı şekilde Zatı itibari ile mahlukattan nihayetsiz uzak ve münezzeh iken, isim ve sıfatları ile bize şah damarımızdan daha yakındır. Bu mana itibari ile Allah kainatta Zatı ile değil isim, sıfatları ile iş görüyor. Ama isim ve sıfatların arkasında ve membaı olarak yine Allah’ın mübarek Zat-ı Akdesi vardır.

Maddi alemde tesir ve tedbir ancak temas ile olur. Yani dokunmadan ve temas etmeden bir şeye tedbir ve tesir etmek mümkün değildir. Mesela insan bir bardak su içmek için eli ile bardağı kavramadan, onu tutmadan suyu içemez.

Bu ilişki ve zorunluluk Allah için geçerli değildir. Allah temas ve mübaşeret etmeden bir şeye "ol" dedi mi olu verir. Bir şeyi icat etmesi için onunla temas etmeye muhtaç değildir. Yer çekimi bizi yeryüzüne bağlar, fakat dokunarak değil. Mıknatıs da çiviyi dokunmadan çeker.

Dokunmadan iş görmenin en büyük örneği insan ruhunda görülür. Biz ruhumuzdaki kuvvet sıfatıyla eşyayı kaldırırız, ama eşyaya dokunan o sıfat değil, ellerimizdir. Bir cümleyi ezberlediğimizde ondaki kelimeler hafızamızda kaydedilir, yine dokunmaksızın. Meleklerin bizim amellerimizi yazmaları da dokunmaksızın ve temassızdır.

Demek oluyor ki, bir varlık maddeden uzaklaştığı nispette mübaşeretsiz iş görme sahasında ilerleme kaydeder.

“Cenâb-ı Hakk’ın mahlukatındaki tasarrufu, yalnız bir emir ve irade ile olur. Bizzât mübaşereti yoktur. Şemsin kâinatı tenvir ettiği gibi.”(2)

Güneşin maddesi yeryüzündeki eşya ile temasta değildir, ama onun maddeden bir derece uzak olan ışığı, eşya ile temas edebilmekte ve onları aydınlatmaktadır. Güneş, “tenvir” fiilini eşya ile temas etmeksizin icra ettiği gibi, cazibesiyle de bütün gezegenlerini yine dokunmaksızın çekip çevirir. Bu misallerde olduğu gibi, basit bir mahluk böyle temassız iş görebiliyorsa, maddeden münezzeh ve mukaddes olan Allah elbette temas etmeden iş ve fiil icra edebilir.

"Ve keza, kudretin taallûkatı ayrı, vücudun cilveleri veya sair sıfatın tecelliyâtı ayrıdır; birbirine iltibas edilmemeli. Meselâ, dünyada vücudun tedricîdir; berzahî aynalarda âni ve def'îdir. Çünkü, icadla tecellî arasında fark vardır."(3)

Allah’ın her bir isim ve sıfatının hüküm ve tecellileri farklı ve başkadır. Bundan dolayı bir isme bakarken o ismin hüküm ve manası itibari ile bakmak gerekir.Yoksa Allah’ın ilim ve hikmet sıfatına kudret gözlüğü ile bakılmaz. Zira kudret her şeyin ani ve defi olmasını gerektirirken, ilim ve hikmet tam aksine, tedrici ve tekamüli olmasını iktiza eder. Bu yüzden her isim ve sıfatı kendi makamında değerlendirmek gerekiyor.

Mesela kudret bir şeyi ani ve defi yaratır. Zamansız ve sebepsiz yaratmak kudretin bir vasfıdır. Hakim ismi ise sebep ve zamanla iş görmek ister. Hakim ismi  hikmet ve hünerlerini satmak ve tanıtmak ister, bu da başka nazarlara sergilemek ile olur. Başka nazarlar ise ani ve defi bir yaratmadan hiçbir şey anlayamayacağı için, sebeplerin ve zamanın devreye girmesini iktiza eder. Bu yüzden kainata hikmet nazarı ile bakarken, kudretin ani ve defi yaratmak tarzını aramak yanlış olur. Kudrete nazar ederken de, Hakim isminin tecelli ve taalluku aranmaz. Bazılarının, neden Allah şu meyveyi zamanlı ve sebepli yaratıyor, halbuki O bir şeye ol dese oluverir diye itirazına bir cevaptır bu bahis.

Allah’ın bir ismi mutlak tecelli etme kabiliyetinde iken, başka isimler o ismi kayıtlandırır. Yoksa, kainatta bir isim hüküm sürerken, diğer isimler atıl kalırdı. Onun için Allah’ın bütün isim ve sıfatları koordine ve uyum içinde tecelli eder. Mesela Mümit ismi her canlıyı hükmü itibarı ile öldürmek iktiza ederken, Muhyi ismi onu takyit eder. Kudret sıfatı her şeyi sebepsiz ve zamansız defi ve ani bir surette yaratma kabiliyetinde iken, Hakim ismi devreye girip sebep ve zamanı devreye sokuyor ki, her isim ve sıfat tecelli edip kendini izhar etsin. Bu sebepten, bir ismi tefekkür ederken, başka isimleri de tefekkür edip hükümlerini ve manalarını ayırmak lazımdır, yoksa yanlış olur. Hatta eşyanın sadece oluşumuna dikkat kesilip aradaki hikmetli süreci görmemek insanı tabiat bataklığına sürükler.Zira sanatkarı  zahir kılan hikmettir.

Bu manaya işaret için bir temsil verelim: Hünerleri ve mahareti çok olan bir usta, bir bina yaparak bütün hüner ve maharetini seyrettirmek ister. Bu usta binayı iki şekilde yapabilir.. Biri defi ve ani, diğeri ise tedricidir. Yani yavaş yavaş ve tertip ve sıra ile yapmaktır.

Şayet eserini, yani, binasını halkın huzurunda defi ve ani bir şekilde  inşa etse, kimse onun maharet ve hünerinden bir şey anlamaz. Hatta inkara bile gidebilirler. Ama yavaş yavaş, tertip ile  eze eze yapsa, yani temelden tavana doğru tedrici bir yol izlese, herkes onun sanatını ve hünerini takdir ile Tahsin eder ve maksat hasıl olmuş olur. İşte Cenab-ı Hakkın iki şekilde yaratma tarzı vardır. Birisi yoktan ve hiçten, ani ve defi yaratmasıdır. Diğeri ise, inşa ve tecelli  suretinde tertip ve sebepler ile isim ve sıfatlarını talim ettirerek yapmasıdır.

Dünyada daha çok inşa şeklindeki yaratması hükmediyor. Sebebi ise, talimdir. Esma ve sıfatlarını ve dolayısı ile kendini bize tanıtmaktır. Burada defi ve ani derken, kısa bir süre, anlamında kullanılmıştır.Yoksa göz açıp kapamak müddeti kast edilmemiştir. Defi ve ani olması  hikmete zıttır. Ahirette hikmet değil, kudret hakim olacağı için her şey,  ani ve birden olacaktır.

İşte Allah’ın eşyayı temassız harika bir şekilde ani ve defi bir şekilde yaratmasını insanların aklı idrak edemediği için, eşyanın var olmasını ya tabiata ya da tesadüfe veriyor. Halbuki hikmet ve maslahatlara bakılsa tabiat ve tesadüfün ne kadar akıl dışı olduğu görülecek.

Dipnotlar:

(1) bk. Mesnevî-i Nuriye, Zerre

(2) bk. a.g.e., Zeylü'l-Hubab

(3) bk. a.g.e., Katre'nin Zeyli

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Paylaş
BENZER SORULAR
Yükleniyor...