Block title
Block content

Vahdetü'l-Vücud hakkında bilgi verir misiniz?

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Vahdet-ül-vücud… "Tevhidde istiğraktır ve nazara sığmayan bir tevhid-i zevkîdir.” (1)

Vahdet-ül-vücud, “lâ mevcude illâ hu” cümlesinde ifadesini bulan bir tasavvuf meşrebi. Felsefecisinden materyalistine kadar geniş kitlelerin dikkatini çeken ve bunların her birince değişik yönlere çekilen bir garip ekol.

Önce, vahdet ve vücut kelimeleri üzerinde biraz duralım. Vahdet, birlik mânâsına geliyor. Zıddı “kesret”, yâni çokluk. Kesret tevhid edilir ve ortaya vahdet çıkar. Birbirinden ayrı beş harfi tevhid eder, bir araya getirirseniz, bu vahdetten bir kelime çıkar ortaya. Beş on kelime bir araya geldi mi bir cümle olurlar. Cümleler sayfada, sayfalar kitapta vahdete ererler. Kitap ortaya çıktı mı artık on binlerce kelime bir tek isimle anılır.

Kâinat kitabı denilen bu âlemde, bu mânâ daha güzel şekilde kendini gösteriyor. Yüzlerce dal bir ağaç olarak karşımıza çıkarken, milyarlarca hücre bir bedende birleşiyorlar. On iki gezegen “Güneş Sistemi” oluyor. Sayısız denecek kadar yıldız, Samanyolu’nu meydana getiriyor.

Arzı, semâyı, cennet ve cehennemi, melekleri ve ruhaniyatı, arşı ve kürsîyi, kısacası bütün varlık âlemini birlikte düşündüğümüzde bütün bu kesret âleminin aynı İlâhî sıfatlarla yaratıldıklarını müşahede ederiz. Sonsuz eşya yedi sıfatta tevhit eder. Hepsi aynı irade ile, aynı kudret ile vücut bulmuşlardır. Bu yedi sıfat ise aynı zâtın sıfatlarıdırlar. İlim başkasının da irade başkasının olamaz. Bu noktaya geldiğimizde, karşımızda kelime-i tevhidi buluruz: Lâ İlâhe illâllah...

Bu mukaddes kelâm, tevhid-i ulûhiyyeti ifade eder. Bütün varlık âleminin İlâhı, yâni Mabudu, Rabbi, Hâlıkı, Râzıkı, Mâliki birdir. Vücut ve vahdet (varlık ve birlik) O’nun sıfatlarıdır.

O’nun yarattığı bir varlık da vücut sıfatına kavuşmuştur, ama bu varlık onu yaratanın varlığı cinsinden değildir. İşte bu hakikati zihinlerde iyice yerleştirmek içindir ki, Allah’ın mukaddes varlığı için “Vacib-ül-Vücud”, mahlûkatının varlığı için ise “Mümkin-ül-vücud” tabirleri kullanılır.

Vacib; varlığı kendinden olan, bir başkasının var etmesiyle yaratılmaktan münezzeh bulunan, ezelî ve ebedî var olan Allah’ın varlığı.

Mümkin; varlığı, yaratıcısının var etmesiyle tahakkuk eden, o dilediğinde hemen yok olmaya mahkûm, bu cihetle varlığı ile yokluğu yaratıcısının kudretine nisbeten eşit bulunan mahlûkatın varlığı.

İşte vahdet-i vücud meşrebindeki bir velî, Üstadımızın ifadesiyle “Vacib-ül vücudun vücuduna hasr-ı nazar edip, sair mevcudatı o Vacib-ül-Vücud’un vücuduna nisbeten zaif bir gölge görür, vücud ismine lâyık olmadığına hükmeder.” Bu sevgili kul, Rabbine yakınlaşmada mesafeler kat ede ede, “istiğrak” dediğimiz manevî bir sarhoşluk hâline girer, kendinden geçer. Artık kendisinin çok gerilerinde kalmış olan mahlûkatı inkâr edercesine “lâ mevcude illâ hu” yani “O’ndan başka varlık yoktur” der. Bu sözün cezbe hâlinde, manevî sarhoşluk hâlinde söylendiği açıktır. Zira, O’ndan başka varlık olmasa, bu sözün de söylenememesi gerekirdi. Ama bu sözü söyleyen zat o anda bunu da düşünecek halde değildir. Nitekim o halden çıkıp kendine geldi mi artık böyle söylemez olur.

Vahdet-ül Vücut için, Mesnevî-i Nuriyye’de “tevhidde istiğraktır ve nazara sığmayan bir tevhid-i zevkîdir” buyrulur. Bu meşrebin akıl ile izah edilemeyeceğine dikkat çekilir. Lem’alar’da ise “lâ mevcude illâ hu” denilmesi, güneşin aksini ve timsalini tutan parlak bir âyineye güneş denilmesine benzetilir. Bu harika teşbihi bir derece açmak isteriz.

Bir aynayı güneşe karşı tuttuğunuzda güneş o aynada görünür. Onun nuruyla ayna da aydınlanır. O da ışık saçmaya başlar. Bu ayna şuurlu olsa, güneşin nurunu kalbinde taşır, ona iman eder ve kendisindeki bütün renklerin, ışığın, hararetin hep ondan geldiğini bilir, ona minnettar olur. Bu şuurlu aynanın güneşe doğru yaklaştığını farzedelim. Yaklaştıkça güneşten daha fazla ışık alacak, daha çok parlayacak, diğer yandan, daha fazla ısınacak, yanacaktır. Ayna güneşe yaklaştıkça onda, güneşin görüntüsü dışında kalan saha gittikçe azalır. Ve sonunda aynanın tamamı güneşin nuruyla dolar. Artık onun kalbinde başkasına yer yoktur. Yaklaşma devam ettikçe, ışığın şiddetinden ayna kendini göremez olur. iddetli hararet ve nur ile kendinden geçer, istiğrak hâline girer. Artık ne kendisi kalmıştır ortada, ne de ışığı. Her yanı güneşle sarılmış ve o, güneşten başka birşey göremez olmuştur. İşte o ayna bu halde iken, “güneşten başka birşey yoktur” derse, bu onun mânevî sarhoşluğunun ifadesidir. Bu sözü akıl ile tartmak ve ona göre bir hüküm vermek doğru değildir.

O bu hâlinde mâzurdur, söylediğinden mes’ul değildir. Zira ortada mes’ul olacak nefis kalmamıştır.

İşte burada keyfiyetini aklın idrak ve lisanın izah edemeyeceği bir yakınlık sahnesiyle karşı karşıyayız. Velînin Rabbine yaklaşması... O’nun cemal tecellileriyle kalbin muhabbete gark olması ve celâl tecellileriyle nefsin, enaniyetin, şahsî varlığın eriyip tükenmesi hâli..

(1) bk. Mesnevi-i Nuriye, Nokta.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Paylaş

Yorumlar

ustadım
o zaman şöyle diyebiliriz;biz insanlar çevremizdeki varlıkların asıllarını duyu organları yoluyla göremez veya hissedemez veya duyamayız, gördüklerimiz ve hissettiklerimiz bu maddelerin beyinlerindeki kopyalarıdır ve biz bu kopya şeyler ile muhatab oluruz, buraya kadar doğru peki o zaman dışarda gerçekten beynimde oluşan bu kopya görüntülerin maddesel bir gerçekliği var mıdır yok mudur bundan nasıl emin olacağız;madde dediğimiz şey görüntüler bütünü halinde mi beynime gösteriliyor yoksa gerçekten bir maddesel gerçeklik var mı? dışarda aslı olmayan bir elmayı ALLAH beynimde görüntüler bütünü halinde mi yansıtıyor?
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Editor (burhan)

Dünyamız hayal mi?
Gördüklerimiz hayal mi?
Okuduklarımız hayal mi?
Dostlarımız, düşmanlarımız birer hayal mi?
Yiyip içtiklerimiz, gezip gördüklerimiz birer kuruntu mu?
Şimdiye kadar bildiğimiz ve inandığımız şeyler temelinden yanlış mıydı?
MADDENİN hayalden ibaret olduğu yolunda, tarih boyunca Doğuda ve Batıda pek çok defalar tartışma konusu teşkil etmiş bulunan bir eski iddia, son birkaç senedir bizim toplumumuzda yine gündeme getirilmiş bulunuyor. Bu defa, iddia, bilimsel bir buluş, ispatlanmış bir gerçek, bir tevhid delili ve bir inanç esası olarak sunuluyor ve bu kimliğiyle, girdiği zihinlerde pek çok soruya yol açıyor:
Biz bir hayal miyiz? Dünyamız hayal mi? Gördüklerimiz hayal mi? Okuduklarımız hayal mi? Dostlarımız, düşmanlarımız birer hayal mi? Yiyip içtiklerimiz, gezip gördüklerimiz birer kuruntu mu? Şimdiye kadar bildiğimiz ve inandığımız şeyler temelinden yanlış mıydı?
Daha yüzlercesi, daha binlercesi—ve bütün bunların yanı sıra, bir de can alıcı soru:
Herkes ve herşey bir hayal ise, hakikat olan ne?
Ayrıca belirtmeye belki hiç gerek yok; ama, eğer herşey bir hayalden ibaretse, bu konuyu tartışmak da bir hayalin ötesine geçemeyecek demektir. Ancak biz bu görüşü peşin peşin benimsemiş olmadığımız için, hayal peşine düşme endişesine kapılmaksızın, konunun hakikî ve ciddî bir biçimde tartışılması gerektiğini düşünüyoruz.
Böyle bir tartışma, bütün ayrıntılarıyla ve tarihsel seyriyle birlikte ele alınacak olursa, elbette ki bir kaç sayfaya sığmaz. Ancak konunun temel noktalarını aydınlığa kavuşturmak ve “Bu iddialarda bir gerçeklik payı var mı, yok mu?” şeklindeki bir soruya net bir cevap ortaya çıkarmak için, bu sütunların o kadar da dar gelmeyeceği düşüncesindeyiz. 
Daha geniş bilgi almak için tıklayınız: FELSEFE Mİ, TASAVVUF MU, KELÂM MI?

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
ustadım
bir şeyin hayal olması ile yok olması aynı şeyler midir?yukarda zikredilen hadiselerin beynimizde gerçekleşmesi bir nevi hayal! olması onun yok olduğunu gösterir mi? hayal kavramında bir anlaşmazlık var
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Editor (burhan)

Bir şeyin mevcut olması ile hayali olması elbette bir değildir. Zira Üstad Bediüzzaman'ın da dediği gibi "Tahayyül mantıkça hüküm değildir" Yani bir insanın kendisini herhangi bir memlekette hayal etmesi ile, hakikaten o memlekette olması anlamına gelmez. Aç bir insanın kendisini çok mükemmel bir sofranın başında görmesi ile, hakikaten doymayacağı aşikardır. Bu gibi ifade ve yorumlardan yola çıkarak diyebiliriz ki, hayali bir şeyin sadece mevhum bir varlığı olsa da hakikaten bir varlığı yoktur.

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
haktolga
sayın arkadaşlar,araya girdim kusura bakmayın,hayal değil benim kanaatimce,mükemmel bir şekilde sebebleriyle hayati gerçeklik söz konusu aslında beden yok ruha öyle gösteriliyor ama mükemmel gerçeklikle,bizim yapmamız gereken en azından ALLAH'IN SIFATLARINDAN EN AZINDAN BİRİNE tabi olup iman etmektir,doğrusunu ALLAH C.C. bilir. Selam ve dua ile....
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
erdal purc
aziz kardeşlerim Cenabı Hakkın esmasının tezahürü olan bu eşya ya hayal demek ne kadar yanlış olur ÜSTAD RİSALELERDE HAKİKİ HAKAİKİ eşya esma i İlahidir buyuruyor .maddeye hayal demek zaten beyninde hayal olduğunu kabul etmek gerek o zaman algılama nerede oluyor ruhdamı?hayır insan akıl ruh kalb sır gibi binler letaiften yaratılmış bir varlıktır.Allah kuran ı kerimde maddi vücutları bulunan eşyaya kasem ediyor zeytin incir ay güneş vs.Allah hayale mi kasem ediyor yada bizim algılarımızamı yemin ediyor?belki esmayı İLAHİYENİN AHİRETTEKİ hakiki vucuduna nispeten burdakiler gölge hükmünde yada binler perdelerden süzülmüş olmasına kıyasla hayal demişler yoksa hakiki manada eşyanın varlığını hayal mertebesine indirmekle ESMAYI İlahiyeye bir hürmetsizlik belkide tekzip olacağından büyük bir hatardır.insanı küfre ve inkara hatta YARATICININ inkarına kadar götürebilir.slm ve dua ile
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
BENZER SORULAR
Yükleniyor...