Ve keza, Vahdetü'l-vücud ehli, kâinatı nefyetmekle idam ediyorlar. Vahdetü'ş-şühud halkı ise, bütün mevcudatı, kürek cezalıları gibi nisyan zindanında ebedî hapse mahkûm ediyorlar. Bu konuyu izah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Vahdet-i Vücud mesleği; “La Mevcuda illa hu” diyor, yani; Allah’ın varlığından başka bir varlık yoktur diyerek, bütün mevcudatın ve masivanın varlığını inkar ediyorlar. Bunun sebebi ise; sadece ve sadece Allah’ı düşünüp, O'nun huzurunu kazanmaktır. Şayet diğer varlıkları ve vücutları kabul etseler, o zaman varlık ikilik kazanıp, Allah’ın varlığına odaklanmayı ve ona hasr-ı nazar etmeyi zorlaştıracaktır bu da huzuru bozacaktır. Bu sebeple Allah için diğer varlıkları inkar ediyorlar.

Vahdet-i Şuhud mesleği ise; “La Meşhuda İlla Hu” diyor, yani; Allah’tan başka her şeyi unut ve her mevcudu unutkanlık mendiline sarıp zihin ve kalbini bunlarla meşgul etme diyor. Diğer meslekten farkı; bunlar mahlukatı ve eşyanın vücudunu inkar etmiyorlar, sadece unutulmasını ve hatıra getirilmemesi gerektiğini savunuyorlar. Üstad bu manaya işaret için; kürek cezalıları tabirini kullanıyor.

Eski dönemlerde gemi içinde suç işleyen ya da gemi disiplinini bozan ağır suçlular, geminin alt kısmında kürek çeken bölmeye atılıp, sürekli kürek çekerlermiş. Gemi ahalisi ise onları unutur, hiç hatıra getirmezlermiş. Hatta bir çok mahkumlar, bu kürek çekme mahzeninde ölüp giderlermiş.

Bu mesleğe göre; kainat ve eşya da kürek mahkumları gibi unutulmaya terk edilmesi gerekir. Şayet bu mevcudatlar unutulmazlar ise; Allah’a olan huzuru bozup, gaflete girmeye sebep teşkil edecekler. Tıpkı Vahdet-i Vücud mesleğindeki gibi, masiva yani; Allah’tan başka her şey Allah ile kul arasında bir huzur bozucudur. Bu nedenle bu huzur bozucular bir şekilde devre dışı bırakılmalıdırlar. Bu meslek Vahdet-i Vucud mesleğinden daha sağlam ve daha makbul bir meslektir.

Bir de, her şeyde ve her mevcudatta Allah’a açılan marifet pencerelerini görüp, o pencereden bakarak hakiki tevhit ve hakiki huzuru elde eden tevhid-i hakiki mesleği olan sahabe mesleği vardır ki; bu iki meslekten de yüksek ve daha nurani bir meslektir. Riski ve zorluğu olmayan bir meslektir. Bu meslekte ne mevcudatın inkar edilmesi, ne de unutulması söz konusudur, bilakis her şeyde tecelli eden isim ve sıfatlar vasıtası ile hakiki huzuru kazanmak manası vardır. Risale-i Nurlar mesleği de bu minval üzere gidiyor.

“Ve kezâ, Vahdetü’l-Vücud ehli, kâinatı nefyetmekle idam ediyorlar. Vahdetü’ş-Şühûd halkı ise, bütün mevcudatı, -kürek cezalıları gibi- nisyan zindanında ebedî hapse mahkûm ediyorlar.

Kur’ânın ifham ettiği tarîk, kâinatı, mevcudatı hem idamdan, hem hapisten kurtarır. Esmâ-i hüsnâya mazhariyetle ayinedârlık etmek gibi vazifelerde istihdam ediyor. Fakat kâinatı, istiklâliyetten ve kendi hesabına çalışmaktan azlediyor.”

Vahdetü’l-Vücud meşrebinde kâinatın varlığı adeta inkâr edilerek, “lâ mevcude illa hu” yani O’ndan - Allah’tan- başka varlık yoktur denilir. Vahdetü’ş-Şühûd meşrebinde ise biraz daha yumuşak bir ifade kullanılarak “lâ meşhude illa hu”, yani O’ndan başka görünen yoktur denilir. Bu ikinci ifadeye Nurlarda geçen şu ifadelerin ışığında baktığımızda bir derece akla yaklaştırılabilir.

“Hattâ, muhakkıkîn-i evliyanın bir kısmı demişler: “Hakikî hakaik-i eşya, esmâ-i İlâhiyedir. Mahiyet-i eşya ise, o hakaikin gölgeleridir.”

Buna göre, mahiyet-i eşya, yani varlıkların Allah’ın ilmindeki halleri esmâ-i İlâhiyenin gölgeleridir. O mahiyetler yaratıldıklarında o esmânın gölgelerinin gölgeleri olurlar. Misâl olarak rızıklar âlemini ele alalım. Rızıklar henüz yaratılmadan da Allah’ın ilminde mevcut idiler. Bu ilmî vücutlara mahiyet deniliyor. Allah’ın ilmindeki bütün bu rızık mahiyetleri Rezzak isminin gölgesi hükmündedirler. Yaratıldıklarında ise İlâhi ilimdeki vücutlarının gölgesi olmuş olurlar. O halde şu gördüğümüz bütün rızıklar Rezzak isminin gölgesinin gölgesi hükmündedirler. İşte Üstadımızın “muhakkıkîn-i evliyanın bir kısmı” diye işaret ettiği zatlar, o gölgelerden geçmişler, onları yok saymışlar ve bütün varlık âleminde ancak O görünür demişlerdir.

Vahdetü’l-Vücut meşrebinde ise “görünmek”ten söz edilmez, doğrudan doğruya “O’ndan başka mevcut yoktur.” denilerek mahlûkat âlemi yok sayılır.

Üstat hazretleri, bu meşrebin nakıs olduğunu ifade etmekle birlikte Muhyiddin-i Arabî hazretlerini “ulûm-u İslâmiyenin bir mucizesi” olarak kabul etmiş ve ona hücüm edenlere karşı çıkmıştır.

Yine o meşrebi “salih bir meşreb” olarak nitelerken, bu zamanın insanlarına telkin edilmesinin ciddi zararlar vereceğine de dikkat çeker. O meşreb sahiplerine yapılan itirazlara karşı şu harika ifadeyi kullanır:

“Muhyiddin-i Arabî gibi çok ehl-i tahkik, sair tabakat-ı vücudu evham ve hayal derecesine indirmişler, لاَ مَوْجُودَ اِلاَّ هُوَ demişler. Yani, “Vâcibü’l-Vücuda nispeten başka şeylere vücut denilmemeli; onlar vücut ünvanına lâyık değillerdir” diye hükmetmişler.”

İşte Üstadımızın ifadesiyle “Tevhitde istiğrak” olan bu meşrebe giren kişiler de Allah’ın vacip olan varlığı yanında mahlûkatın mümkin olan varlıklarını gölge gibi, suret gibi zayıf görmüşler ve istiğrak halinde bunların tamamını yok sayarak “O’ndan başka varlık yok.” demişlerdir.

Bu söz uyanık halde söylenemez. Zira O’ndan başka varlık olmasa, o sözün sahibinin de yok olması ve o cümleyi sarf edememesi gerekirdi.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

BENZER SORULAR

Yükleniyor...