"Vicdanın anasır-ı erbaası ve ruhun dört havassı olan ‘irade, zihin, his, lâtife-i Rabbâniye’ her birinin bir gâyâtü’l-gâyâtı vardır. İradenin ibadetullahtır. Zihnin mârifetullahtır. Hissin Muhabbetullahtır. Lâtifenin müşehadetullahtır." İzahı?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"Vicdanın anâsır-ı erbaası ve ruhun dört havassı olan 'irade, zihin, his, lâtife-i Rabbaniye' her birinin bir gayetü’l gayâtı var: İradenin ibadetullahtır. Zihnin, mârifetullahtır. Hissin, muhabbetullahtır. Lâtifenin, müşahadetullahtır. Takva denilen ibadet-i kâmile, dördünü tazammun eder. Şeriat, şunları hem tenmiye, hem tehzip, hem bu gayetü’l-gayâta sevk eder."(1)

Yukarıdaki metinde geçen ibareleri parçalayarak gücümüz nispetinde ve sözü de fazla uzatmadan izahlarını yapmaya çalışacağız:

Vicdanın anasır-ı erbaası: Anasır-ı erbaa, dört unsur demektir ki, mahlukatın yaratılmasında sebep olarak esas kabul edilir. Bunlar hava, toprak, ateş ve sudur. Üstadımız burada bir benzetme yaparak herhalde şu manayı kastetmiştir:

Nasıl ki şu âlem dört ana unsur ve bu unsurların birleşmesinden meydana gelmiştir; aynen öyle de vicdanın da dört ana unsuru ve ruhun da dört havassı vardır. Bunlar irade, zihin, his ve latife-i Rabbaniyedir. Vicdanın ve ruhun hayatı ve devamı, ancak bu dört unsurun varlığı ve birleşmesiyle sağlanır. Vicdanı vicdan ve ruhu ruh yapan, bu dört unsurun vazifelerini görmesi ve gayelerini yerine getirmesidir.

İradenin ibadetullahtır: İradenin gayetü-l gayatı ve vazifesi ibadettir. Şimdi örneklerle bu ibareyi açalım:

Birinci Örnek: Bir kimse namaz kılarken son oturuşta otursa ve uyusa, sonra uyanınca selam verse ve namazdan çıksa, bu kişinin namazı tamam değildir. Bunun sebebi şudur: Son oturuş namazın farzlarındandır. Son oturuşta uyuyan kimse, oturuşunu iradesiyle yapmamıştır. Zira uykuda yapılan iş iradeye tabi değildir. Bu sebepten de ibadetten sayılmamaktadır. Bu kişinin, uyandıktan sonra hemen selam vermemesi ve iradesiyle bir tahiyyat miktarı oturması lazımdır. Sonra selam verir ve sehiv secdesiyle namazı tamamlar.

Gördüğünüz gibi, ibadet ancak kişinin iradesiyle yapılabilmektedir. Uykuda yapılan iş iradeye bağlı olmadığından dolayı, son oturuşta uyuyan kimsenin son oturuşu geçerli sayılmamakta ve uyandığı zaman iradesiyle son oturuşu yapması istenmektedir.

İkinci Örnek: Yine uykudan yola çıkarsak, insan rüyasında hac yapsa, sadaka verse, Kur’an okusa ya da başka bir ibadetle meşgul olsa, kişiye sevap yazılmaz. Bunun sebebi, ibadetin irade ile yapılabileceği, uykuda ise iradenin olmamasıdır.

Şu noktaya dikkat edelim: İnsan sadece düşünmesi ve niyetiyle sevap alabilirken, rüyasında yaptığı ibadetten dolayı hiçbir sevap alamamaktadır. Bunun sebebi, düşünce ve niyetin iradeyle yapılması, uykudaki ibadetin ise irade dışında yapılmasıdır.

Üçüncü Örnek: Bir kimse oruç tutmaya niyet etmeksizin bütün gün aç kalsa, yemese ve içmese oruç sevabı alamaz. Demek orucu oruç yapan ve kişiye oruç tutma sevabını kazandıran şey, sadece yememesi ve içmemesi değildir. Asıl sevabı kazandıran şey kişinin niyetidir. Niyet de iradeye tabidir.

Dördüncü Örnek: Bir kimse camiye girse ve camiden hiç çıkmaksızın yıllarca camide kalsa, eğer niyeti yoksa itikaf yapmış sayılmaz. İtikafın sahih olabilmesi kişinin niyetine bağlıdır. Şimdi şunu düşünelim: Bir kişi itikaf niyetiyle camiye giriyor ve sadece 5 dakika kalıyor. Bu kişiye itikaf sevabı veriliyor. Ama diğer kişi camide günlerce kalıyor; ama sadece niyet etmeyi terk ettiği için hiçbir sevaba nail olamıyor. Bunun sebebi, ibadetin niyete, niyetin de iradeye bağlı olmasıdır.

Her ibadetin başında niçin niyet edildiğinin de hikmeti budur. Biz örnekleri daha fazla çoğaltmaya gerek duymuyoruz. Sizler cihadı, haccı ve diğer ibadetleri örneklere kıyas edebilirsiniz.

İşte iradenin gayesi, adet ile ibadeti birbirinden ayırt etmektir. Basit bir amel iradeye taalluk ederek ibadet olabilirken, büyük bir ibadet iradeye taalluk etmezse sadece adet olarak kalmaktadır.

Yine “iradenin ibadetullahtır.” sözü ile şu mana da kastedilmiş olabilir. İbadet, Allah'ın emirlerini yapmak ve nehiylerinden sakınmaktır. İrade ise, bir şeydeki tercih kabiliyetidir. O halde, “iradenin gayetü-l gayatı ve vazifesi ibadettir.” sözünden murad şudur: İnsan kendisine verilen iradeyle Allah'ın “yap” dediğini yapmalı ve “yapma” dediğini yapmamalıdır. Yani irademize Cenab-ı Hakk'ın emir ve yasakları yön vermeli ve irademizi ibadeti tercihte kullanmalıyız.

Zihnin, marifetullahtır: Marifetullah, Allah ile ilgili bilgi sahibi olmak demektir. Yani Allah’ı isim ve sıfatlarıyla tanımak ve bu isim ve sıfatların tecellisini âlem aynalarında seyredebilmektir. Zihinden maksat ise, esma-i ilahiyyeyi keşfedecek olan akıldır.

Üstadımız Altıncı Söz'de akıl ile ilgili şöyle diyor:

“…Malik-i hakikîsine satılsa ve Onun hesabına çalıştırsan, akıl öyle tılsımlı bir anahtar olur ki, şu kâinatta olan nihayetsiz rahmet hazinelerini ve hikmet definelerini açar. Ve bununla sahibini saadet-i ebediyeye müheyya eden bir mürşid-i Rabbânî derecesine çıkar…”

İşte aklın vazifesi, Allah’ın isim ve sıfatlarını keşfetmektir. Her bir varlık bir kitaptır. Akıl, o kitapta yazılmış olan esma-i ilahiyyeyi okumalıdır. Her bir mahlûk bir tezgâhtır. Akıl, o tezgâhta dokunan sıfat-ı subhaniyeyi keşfetmelidir. Her bir varlık bir aynadır. Akıl, o aynada tecelli edeni görmelidir.

Hülasa aklın vazifesi, Allah’ı isim ve sıfatlarıyla tanıyarak marifetullahta yükselmektir.

Hissin, muhabbetullahtır: Buradaki histen murad kalptir. Muhabbetullah, Allah'ı sevmek demektir. Kalbin vazifesi bu sevgiye mazhar ve mahal olmaktır. Zaten zihin vazifesini yaparak Cenab-ı Hakkın isim ve sıfatlarını keşfettiğinde, ister istemez kalpte Allah sevgisi doğacaktır. Allah bilgisi, Allah sevgisinin tohumudur. Bir kalbe Allah bilgisi tohumu düşerse, o kalpte muhabbetullah ağacı biter. Kişi sevdiğini, tanıdığı ve bildiği nispette sever. Kişi Allah’ı ne kadar tanırsa, o nispette sever.

Demek, ilk vazife zihnindir. Zihin Allah’ı tanımalı ve marifetullahta yükselmeli ki, kalp de vazifesini yapsın ve Allah sevgisinde ilerlesin.

Lâtifenin, müşahadetullahtır: “Letaif” Arapça bir kelime olup, “latife” lafzının çoğuludur. İnsandaki latifeler hakkında ciltler dolusu kitaplar yazılmıştır. Kısaca şöyle diyebiliriz:

İnsanoğlunun ruhunda manevi merkezler vardır ki, bunlar kalb, sır, vicdan, hafi ve ahfadır. İşte bunlar “letaif” olarak isimlendirilir. Bu latifelerin sultanı ise kalpteki bu latife-i Rabbaniye olan "sırr" dediğimiz latifedir. Çünkü Allah'ın manevi cemalinin müşahedesi bu latife vasıtasıyla gerçekleşmektedir. Burada Üstadımızın letaiflere ait izahını nakletmekle yetiniyoruz.

"Aziz, sıddık, meraklı kardeşim Refet Bey"

"Mektubunda letâif-i aşereyi sual ediyorsun. Şimdi tarikati ders vermek zamanında olmadığımdan, tarik-i Nakşî muhakkiklerinin letâif-i aşereye dair eserleri var. Şimdilik vazifemiz ise, istihrac-ı esrar olduğundan, mevcut mesaili nakil değildir. Gücenme, tafsilât veremiyorum. Yalnız bu kadar derim ki:"

"Letâif-i aşere, İmam-ı Rabbânî kalb, ruh, sır, hafî, ahfâ, insanda anâsır-ı erbaanın her bir unsurdan o unsura münasip bir lâtife-i insaniye tâbir ederek, seyr-i sülûkta her mertebede bir lâtifenin terakkiyatı ve ahvâlinden icmâlen bahsetmiştir."

"Ben kendimce görüyorum ki, insanın mahiyet-i câmiasında ve istidad-ı hayatiyesinde çok letâif var; onlardan on tanesi iştihar etmiş. Hattâ hükemâ ve ulemâ-yı zahirî dahi, o letâif-i aşerenin pencereleri veyahut nümuneleri olan havass-ı hamse-i zahirî, havass-ı hamse-i bâtına diye, o letâif-i aşereyi başka bir surette hikmetlerine esas tutmuşlar."

"Hattâ avâm ve havas beyninde teâruf etmiş olan insanın letâif-i aşeresi, ehl-i tarikin letâif-i aşeresiyle münasebettardır. Meselâ vicdan, âsab, his, akıl, hevâ, kuvve-i şeheviye, kuvve-i gadabiye gibi letâifi, kalb, ruh ve sırra ilâve edilse letâif-i aşereyi başka bir surette gösterir. Daha bu letâiften başka sâika, şâika ve hiss-i kablelvuku gibi çok letâif var. Bu meseleye dair hakikat yazılsa çok uzun olur. Vaktim de kısa olduğundan, kısa kesmeye mecbur oldum.”(2)

Dipnotlar:

(1) bk. Hutbe-i Şamiye, İkinci Zeylinin İkinci Kısmı.
(2) bk. Barla Lahikası, 270. Mektup.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Yorumlar

inkişaf
İnsanın zahiri ve batıni olmak üzere görünen ve görünmeyen bedene ve ruha ait olan duyguları vardır. Görünen ve bedene ait olanları Görme, işitme, tatma, koklama ve dokunma duygularıdır. Buna beş zahiri duygu denir. Ruha ait olanlar ise  aynen bu beş duyu gibi Akıl, kalp, vicdan, hayal ve hafızadır. Hepsine birden şuur denir. Böylece “Letaif-i Aşere” denen On latife insanda hükmetmektedir.   Her duygunun da ihtiva ettiği farklı duyguları da vardır. Bunların hepsi iç içedir ve birbirini etkiler. Birinin eksik olması o insanı eksik ve noksan bırakır. Vicdanın da dört unsuru vardır. Bunlar “İrade, zihin, his ve latife-i Rabbbaniye” denen vicdanın dört duygusudur.  Her birinin de “gayetü’l-gaye” denen veriliş amaçları vardır. Her duygu amacına uygun kullanılırsa mutlu olur, rahat eder ve kendisini gerçekleştirmiş olur.   Vicdan: İnsanda bulunan hakikati arama meylidir. Vicdan hakikati bulduğu zaman rahat eder, huzur bulur. Hakikatten uzaklaştıkça huzuru kaçar.. Bu nedenle vicdanın rahat etmediği şey hakikat değildir ve doğru değildir. Peygamberimizin “Vicdanına danış” dediği mesele bundandır.   İradenin amacı: Allah’ın ibadete layık olduğunu bilerek, şuurunda olarak isteyerek şevkle ve aşkla ibadet, yani Allah’a itaat etmektir. Zira Allah’ı tanıyan elbette ona itaat edecektir. Tanımak ve bilmek ise Aklı ve zihnin görevidir.   Zihnin amacı: Marifetullah, yani Allah’ı eserleri ile işleri ile tanımak ve bilmektir. Zihin bunu Akılla yapacaktır. Zira akıl insanın tanıma ve bilme aletidir. Zihin Allah’ı bilmek ve tanımakla amacını gerçekleştirmiş olur.   Hissin amacı: Muhabbetullahtır. Bu ise kalbple beraber yapılır. Yani kalp hissiyatın kaynağıdır. Sevgi, nefret gibi duyguların yeri kalptir. Kalb ise kendisine ihsan ve iyilik yapanı sever. Sevgi ise Allah’a yönelmelidir. Zira Allah’ı bilen Rahmetini ve nimetini tanıyan onu sever. Bir şey ya bizzat sevilir veya neticeleri itibarıyla sevilir. Kemal ve güzellik bizzat sevilir. Bu ise tanımaya bağlıdır ve istifadeye göre artar. His Allah’ı sevmekle amacını gerçekleştirmiş olur.   Latife-i Rabbaniyenin Amacı: Müşahedatullahtır. Yani Allah’ın isim ve sıfat aynasında, sonra ruh ve duygular aynasında, sonra göz, kulak, dil, burun ve dokunma (yumuşaklık-sertlik- soğukluk- sıcaklık gibi) duguları ile açılan sonsuz alemlerdeki Esmanın tezahürünü müşahede etmek. Batıni duygularla kendisine açılan sevgi, muhabbet, ebediyet, hayal, hafıza, istek ve arzuların aynasında Allah’ın eserlerinin ve şuunatının tezahürlerini duyguları ile (gözle manzaraları seyrettiği gibi ) her duygunun insan ruhuna açtığı pencerelerden müşahede etmektir.   Latife-i Rabbaniye Rabbini tanıyan duygular demektir. Duygular Rabbimizin eserlerini müşahede ederek imanla ona yönlirse her şey “marifet-i ilahi” olur. Zira her şey Allah’ın iradesi, ilmi ve kudreti ile yaratmasıyla vücut bulur ve her şey eserin ustasına delaleti gibi Allah’ın varlıkta tecelli eden esmasına ve müsemması olan Allah’a delildir. Onu gösterir. Duygular fısk ve sefahet ve gafler ve küfürle Allah’tan uzaklaşırsa bu defa mahlukata yönelir ve şirke düşer, enaniyete ve tabiatperestliğe dönüşür ve gıdasız kalır. Huzursuzluk ve zulmetle hastalanır ve nihayet ölür, yani amacı dışına çıkar. Huzursuzluğun ve doyumsuzluğun sebebi budur. Bu nedenle “Duyguların merkezi olan "Kalp Allahı tanımakla tatmin olur” ayeti bunu ifade eder.   TAKVA denen İbadet-i kamile bu dördünü tazammun eder. Yani kişi farzları yapmak ve haramlardan kaçmakla korunur ve Sünnete uymakla kemale erdirilir, İlimle özellikle ilimlerin şahı olan “Marifetullah ilmi” olan imanı inkişaf ettiren ve “Tefekkürü” netice veren bilgilerle terakki ve tekamül eder. Bu nedenle en değerli ibadet ilim öğrenmektir ve “ilmi beşikten mezara kadar öğrenmek” gerekir. Zira ilimin amacı ve sonucu Marifetullahtır. Allah’tan uzaklaştıran her ilim “Faydasız” Allah’a yaklaştıran her ilim de “Faydalı” ilimdir. Peygameberimizin (asm) “Faydasız ilimden sakının” dediği ilim gaflet ve dalalete götüren her nevi ilimdir.   “Şeriat, şunları hem tenmiye, hem tehzip, hem bu gayetü'l-gàyâta sevk eder.” Yani Şeriat bütün bu duyguları geliştirir, kötülüklerden temizler, amacına sevk eder. İnsanı insan eder ve Alay-ı illiyyine sevk eder. Bediüzzaman “Namaz latife-i Rabbaniyenin nesimini cezb ve celbeder” demektedir.  İnsandaki latifeler imanla Allah'a yönelirse latife-i Rabbaniye olur, gaflette kalırsa o zaman latife-i insaniye olur…
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
baybarshan
Maaşallah...
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
ilyas26125
Zihnin marifetullahtır. İzahta zihinden maksadıyla akıl demişsiniz. Zihin ile akıl arasındaki farklar Risaleinurda bahsediliyor mu?
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Editor (Muaz)
İkisi arasında ki farkı anlatan bir yer yok diye biliyoruz.
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.

BENZER SORULAR

Yükleniyor...