Block title
Block content

Yirmi Altıncı Söz, Birinci Mebhas’ın giriş kısmı; kaderin idrak edilmesinde ve anlaşılmasında temel olduğundan, cümlelerini kısa kısa izah edebilir misiniz?

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

“Kader ve cüz-ü ihtiyarî, İslâmiyetin ve imanın nihayet hududunu gösteren, hâlî ve vicdanî bir imanın cüzlerindendir. Yoksa ilmî ve nazarî değillerdir. Yani, mü’min, her şeyi, hattâ fiilini, nefsini Cenâb-ı Hakka vere vere, tâ nihayette teklif ve mes’uliyetten kurtulmamak için, cüz-ü ihtiyarî önüne çıkıyor; ona 'Mes’ul ve mükellefsin' der. Sonra, ondan sudur eden iyilikler ve kemâlâtla mağrur olmamak için, kader karşısına geliyor; der: 'Haddini bil, yapan sen değilsin.'

"Evet, kader, cüz-ü ihtiyarî, iman ve İslâmiyetin nihayet merâtibinde; kader, nefsi gururdan; ve cüz-ü ihtiyarî, adem-i mes’uliyetten kurtarmak içindir ki, mesâil-i imaniyeye girmişler. Yoksa, mütemerrid nüfus-u emmârenin işledikleri seyyiâtının mes’uliyetinden kendilerini kurtarmak için kadere yapışmak; ve onlara in’âm olunan mehâsinle iftihar etmek, gururlanmak, cüz-ü ihtiyarîye istinad etmek; bütün bütün sırr-ı kadere ve hikmet-i cüz-ü ihtiyariyeye zıt bir harekete sebebiyet veren ilmî meseleler değildir.” (1)

Kader ile cüzi ihtiyari imanın icabındandır. Yani insan hem kadere hem de irade-i cüziyeye iman etme mecburiyetindedir. Bir meseleye veya hakikate iman etmekle, onun mahiyetini bilmek ve idrak etmek ayrı meselelerdir. Zira bizler birçok eşyanın veya varlığın vücudunu biliriz, fakat mahiyetini bilemeyiz. Çünkü mahiyet dediğimiz hakikat, Allah’a açık ve O’nun tasarrufunda bir meseledir. 

İşte kader ile cüzi ihtiyarinin varlığı delillerle ve bürhanlarla makul, hakikat ve sabit olduğu halde, mahiyet ve keyfiyeti insanlar tarafından bilinmez. Zaten iman; müsaade edilen kadarını bilmek, müsaade edilmeyen kısmını ise havale etmek, orada bilmemek ve idrak edememek imandır. Yani kader; aynı zamanda iman etmenin kaide, kural ve prensiplerini de ifade etmiş oluyor. Kısaca iman etmenin ve iman marifetinin de kaderi vardır. 

Bu sebepten dolayı, iman edip kabul ettiğimiz kader ve cüzi ihtiyarinin mahiyetleri bilinemeyeceğinden, bu konu hâli ve vicdani olarak nazara verilmektedir. Bunu bir iki misalle açabiliriz. Mesela, bizler limonun tadını biliriz; hakkalyakin tanırız. Fakat nasıl olduğunu, izahını ve mahiyetini anlatamayız. Ancak onu yeme suretiyle tadarak hali ve vicdani olarak biliriz.

Beynimizin varlığını, şeklini, fonksiyonlarını maddi unsurlarla izah ve ispat edebiliriz. Fakat beyni çalıştıran aklın mahiyet ve keyfiyetini aynı şekilde anlatamayız. Bu konuda ne konuşsak akıl açısından yanlı ve şirk olur. Çünkü mahiyetler ve keyfiyetler maddiyattan olmadığından, sıfatlarla bilinmez. Mahiyet ve keyfiyetleri bilmemek, derinlemesine tetkike çalışmamak ilimdir ve hakikattir. İşte aklımızı ve limonun tadını kesin bildiğimiz halde ve varlığından şüphe etmediğimiz halde, mahiyetini ve keyfiyetini kesinlikle anlatıp izah edemeyiz. Fakat buradaki acziyet onların varlığı hakkında bir şüphe ve vesvese iras etmez.

İşte kader, plan, program, ilim, yazı ve takdir olmakla beraber, buna iman etmek farzdır. Fakat yazının, takdirin, planın ve bu ilmin mahiyetini ve nasıllığını izah etmeye kalkmak cehalettir ve hakikatle zıtlaşmaktır. 

Zira kâinat ve mafihaya baktığımızda onların nizam ve intizamı, cemal ve kemali, sanatının harikalığı ve tezyinatının güzelliği kusursuz bir halde yaratılmaları, iki kere iki dört eder gibi bir plandan, yani kaderden ve ilimden ve programdan haber verdiği kesin olmakla beraber, bu planın ve ilmin niteliğini kurcalamak insanın ihatasını ve yeteneğini aşan bir meseledir. Demek ki burada kadere iman; plana, ilime ve programa iman anlamına gelir. Bu şekilde bunu kabul etmek iman olup, bu planın nasıl çizildiğini, ne kullanıldığını ve mahiyetini bilmemek, onu Allah’a havale etmek ayrı bir imandır. 

İrade-i cüziye ise; aynen kader gibi varlığı kesin olup mahiyeti bilinmeyen bir hakikattir. 

Her insan bazı şeyleri kendi iradesi ile ve vicdani hürriyeti ile kimse zorlamadan haricin baskısında kalmadan yapabildiğini vicdanen, halen bilir. Fakat bu irade-i cüziyenin bir masayı veya koltuğu anlatır gibi mahiyetini ve niteliğini anlatmaya kalksa yanlış olur. Acziyet zuhur eder ve hakikatle zıtlaşılır.

Çünkü bunları derinden derine bilme ve tetkik etme gibi bir mecburiyetimiz ve vazifemiz yoktur. 

Kader ve cüzi ihtiyari imanın en hassas, nazik ve derin bir mevzusu olduğundan, İslamiyet'in ve imanın bu nokta-i nazardan nihayet hududunu gösterir. İkinci mana itibariyle kader ve cüzi ihtiyariye doğru iman eden bir mümin, İslamiyet'in ve imanın nihayet hududu olan ve birbirine karıştırılması dalaleti ve ataleti intaç eden, itikad dairesi ile muamelat dairesinin keyfiyetini, hudutlarını ve kesişme noktalarını tayin ve tarif eder.

İslamiyet nokta-i nazarından "nihayet hudut" şu anlama gelmektedir: İslamiyet kelime itibariyle imandan sonra teslimiyeti esas alan bir dava ve konudur. Eğer bu teslimiyet sünnetullah ve âdetullah nokta-i nazarından sebepler nazara alınmadan, yanlış tevekkülle ifa edilirse, insanda atalet, betalet ve hakîm ismine muhalefet zuhur eder. İşte irade-i cüziye burada devreye girmekle teslimiyetin ve tevekkülün niha-i hududunu gösterir. Ondan ötesinin gaflet ve dalalet olduğunu nazara verir. Hakikatinde teslimiyet olan İslamiyet, irade-i cüziyenin ön almasıyla, günahları ve kusuratı Allah’a isnat etmek ile bu yanlış tevekkül ve teslimeyete hudut getirir. O muamelatın mesuliyetini kula yükleyerek irade-i cüziye burada İslamiyet'in nihayet hududunu gösterdiği gibi "Ve hüve ala küllü şeyin kadir / Allah her şeye kadirdir." hakikatinin yanlış telakkisi ile mesuliyeti işmam eden şeyleri, bu defa iman ve itikat açısından Allah’a vererek, isyanlardan ve kusurlardan o insanın kaçmaması ve mesuliyeti yüklenmesi açısından da yine cüzi irade devreye girerek der ki:

"Evet, Allah her şeye kadirdir, ama günahları, isyanları ve mesuliyetleri iradenle takdir ettiğinden dolayı her şeye kadir olan Allah neticeyi yaratır." der; kulun mesuliyetini ona yükler ve iman açısından "Allah her şeye kadirdir, her şeyi O yapar, her şey O’ndandır." inanç ve itikadının nihayet hududunu göstererek, adil bir fikri taksimat yapar.

Kaderin İslamiyet'in ve imanın nihayet hududunu çizmesi ise:

İnsanlar iradeleri ile yaptığı güzellik, hayır, kemalat ve muamelatlarında gurura girmemek, firavunluğa sapmamak, fikir ve enaniyetle fiilen ve fikren hududu aşmamak, kulluğun idrak ve şuuruyla yaşama adına, kader devreye girer ve der ki: "Yapan, yaratan, takdir eden Allah (cc)’tır." Dolayısıyla kaderle cüzi ihtiyari bir köprünün iki korkuluğu gibi olup, kader insanı firavuniyetten kurtarmak, irade-i cüziye ise mesuliyetten kaçmamak adına imana girmiş. İrade sahibi olan mahlukatın hatt-ı istikamet ve sırat-ı müstakimde fiilen ve fikren sevk ve idaresinde temel olmuştur.

(1) bk. Yirmi Altıncı Söz, Birinci Mebhas.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Kategorisi: Birinci Mebhas | Yazar: Sorularla Risale | Okunma Sayısı: 1076 | Word indir | Pdf indir
Paylaş
BENZER SORULAR
Yükleniyor...