Block title
Block content

Yirmi Üçüncü Söz, Birinci Mebhas: "Bir vakıa-i hayaliyede gördüm ki: İki yüksek dağ var, birbirine mukabil. Üstünde dehşetli bir köprü kurulmuş. Köprünün altında pek derin bir dere..." Bu örneği açıklar mısınız?

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"Bir vakıa-i hayaliyede gördüm ki: İki yüksek dağ var, birbirine mukabil. Üstünde dehşetli bir köprü kurulmuş. Köprünün altında pek derin bir dere. Ben o köprünün üstünde bulunuyorum. Dünyayı da, her tarafı, karanlık, kesif bir zulümat istilâ etmişti."

"Ben sağ tarafıma baktım, nihayetsiz bir zulümat içinde bir mezar-ı ekber gördüm, yani tahayyül ettim. Sol tarafıma baktım; müthiş zulümat dalgaları içinde azîm fırtınalar, dağdağalar, dâhiyeler hazırlandığını görüyor gibi oldum. Köprünün altına baktım; gayet derin bir uçurum görüyorum zannettim. Bu müthiş zulümâta karşı, sönük bir cep fenerim vardı, onu istimal ettim. Yarım yamalak ışığıyla baktım; pek müthiş bir vaziyet bana göründü. Hattâ önümdeki köprünün başında ve etrafında öyle müthiş ejderhalar, arslanlar, canavarlar göründü ki, "Keşke bu cep fenerim olmasaydı, bu dehşetleri görmeseydim!" dedim. O feneri hangi tarafa çevirdimse, öyle dehşetler aldım. "Eyvah, şu fener başıma belâdır" dedim."

"Ondan kızdım, o cep fenerini yere çarptım, kırdım. Güya onun kırılması, dünyayı ışıklandıran büyük elektrik lâmbasının düğmesine dokundum gibi, birden o zulümat boşandı. Her taraf o lâmbanın nuruyla doldu, her şeyin hakikatini gösterdi. Baktım ki, o gördüğüm köprü, gayet muntazam yerde, ova içinde bir caddedir. Ve sağ tarafımda gördüğüm mezar-ı ekber, baştan başa güzel, yeşil bahçelerle nuranî insanların taht-ı riyasetinde ibadet ve hizmet ve sohbet ve zikir meclisleri olduğunu fark ettim. Ve sol tarafımda, fırtınalı, dağdağalı zannettiğim uçurumlar, şahikalar ise, süslü, sevimli, cazibedar olan dağların arkalarında azîm bir ziyafetgâh, güzel bir seyrangâh, yüksek bir nüzhetgâh bulunduğunu hayal meyal gördüm. Ve o müthiş canavarlar, ejderhalar zannettiğim mahlûklar ise, mûnis deve, öküz, koyun, keçi gibi hayvânât-ı ehliye olduğunu gördüm. 'Elhamdü lillâhi alâ nûri'l-îmân' diyerek, اَللهُ وَلِىُّ الَّذِينَ اٰمَنُوا يُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِ âyet-i kerimesini okudum, o vakıadan ayıldım."(1)

İnsan şahsi kuvvet ve aklına güvenip, "ben doğruları kendim bulurum, peygambere ve onun rehberliğine muhtaç değilim" derse, şeytana oyuncak, vehim ve şüphelere eşek, korku ve endişelere müptela bir hasta, dağlar kadar yükleri taşımaya mecbur bir binek durumuna düşer. Halbuki insanın böyle ağır yükleri yüklenmeye ne takati ve ne de gücü yoktur. İnsan ancak ve ancak iman ve tevekkül ile mükelleftir.

Allah, insanı peygamber ve vahye muhtaç bir şekilde yaratmıştır. Bu yüzden insan iman ve tevekkül ile Allah’ın gönderdiği peygamberlere teslim olmak zorundadır. Yok olmaz ise, ağır bir yükün altına girmiş olur. Tıpkı ateş böceğinin cüzi ışığına güvenip, güneşe meydan okuduktan sonra zifiri karanlığa mahkum olması gibi, insan da cüzi aklına ve vehmi ilmine güvenip vahiy güneşinin terbiye ve rehberliğine girmez ise, küfür ve şirk karanlığına mahkum olur. Hem dünya saadetini hem de ahiret saadetini kaybeder. Hem dünyada hem de ukbada çok bela ve sıkıntılara maruz kalır.

Mesela; insan şahsi kuvvet ve fikri ile ölüme baksa, ölümü bir yokluk, kabri ise dipsiz bir karanlık kuyu tevehhüm eder. Bu tevehhüm ile bela ve sıkıntılar çeker. Ölümdeki ayrılık ve hiçlik acısı, hayatını bütünü ile zehir eder.

Ama İman ve Kur’an nazarı ile baksa, ölüm ebedi bir saadetin başlangıcı, sonsuz bir kavuşmanın girizgahıdır. Demek kuru akıl, ölümün sırrını çözemiyor, vahyin dersine ve terbiyesine muhtaçtır. Daha bunun gibi binlerce hadise karşısında, insan vahyi inkar edip aklına itimat ederse, bela ve sıkıntılara maruz kalır vs.

Bu manalar ayetlerde şu şekilde tasvir ediliyor:

"And olsun ki, Biz insanı en güzel bir şekilde yarattık. Sonra da onu en aşağı seviyeye indirdik; ancak iman eden ve güzel işler yapanlar müstesna." (Tîn, 95/4-6).

"Allah, iman edenlerin dostu ve yardımcısıdır; onları inkâr karanlıklarından kurtarıp hidayet nuruna kavuşturur. İnkâr edenlerin dostu ise tâğutlarıdır; onları iman nurundan mahrum bırakıp inkâr karanlıklarına sürüklerler." (Bakara, 2/257)

"Allah göklerin ve yerin nurudur..." (Nur, 24/35).

İnsan, kafa feneri hükmünde olan soyut aklı ile kainata ve hadislere bakacak olursa, temsilde olduğu gibi eşyaların hakikatlerini ve iç yüzlerini çözemez, hatta insana dehşet veren başka şekillere dönüşür. Yukarıda vermiş olduğumuz ölüm örneğinde olduğu gibi, ölümün iç yüzü nurani ve güzelken, dış yüzü soğuk ve iticidir. Ölümün iç yüzünü ise; ancak iman ve hidayet nuru açar. İnsanın soyut aklı, ölümün dış suretinden ötesine geçemez. Bu yüzden vahye tabi olmayan hidayet ile nurlanmayan soyut akıl, sürekli sıkıntı ve azap veren bir vasıta haline döner. Üstad'ın "kızdım ve cep fenerini yere çarptım" demesi, aklı vahyin terbiyesine verdim ve her şeyin iç yüzüne o zaman nüfuz edebildim demektir.

Özet olarak; bu temsilde, vahiy ile akıl mukayese ediliyor. Vahiy alemi ışıklandıran bir güneş iken, akıl fenere benzetiliyor. Güneşin yanında fener nasıl  bir şey ifade etmez, onunla kıyasa bile gelmez ise, vahyin yanında akıl bir şey ifade etmez, onunla kıyasa bile gelmez denilmek isteniyor.

(1) bk. Sözler, Yirmi Üçüncü Söz.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Kategorisi: Birinci Mebhas, İkinci Nokta | Yazar: Sorularla Risale | Okunma Sayısı: 6484 | Word indir | Pdf indir
Paylaş
BENZER SORULAR
Yükleniyor...