Block title
Block content

Yükümüzü sırtımıza yüklemeyip gemiye yüklememizden bahsediliyor, peki biz nasıl bir tevekkül içinde bulunmalıyız, tamamen yükümüzü atmalı mıyız?

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Mümin, her şeyin tedbir ve dizgininin Allah’ın kudret elinde bildiği için, hiçbir şeyden endişe ve telaş etmez. Mümin bilir ki; Allah bir musibeti alnına yazmış ise, bundan kurtuluş yok der, teslim olur, aynı şekilde musibeti alnına yazmamış ise, hiçbir güç o musibeti başına bela edemez. Bu tevekkül ve düşüncesi mümini rahatlatır ve cesur kılar. İşte bu düşünce bir nevi psikolojik yükün, yani hadisler karşısında endişe ve telaş etmenin, tevekkül vasıtası ile kadere atılması demektir.

Ama kafir, Allah’a ve onun kainattaki tedbir ve iradesine inanmadığı için, her şeyi tesadüfe veriyor. O zaman başına her an bir iş, bir musibet gelmesi muhtemeldir. Bu yüzden her şeyde bir endişe, bir telaş duyar. Her hadise karşısında korkar ve titrer. Acaba bu musibet bana dokunur mu der, hayatı zehir olur. Üstad bu manaya örnek için, Amerikada olmuş bir olayı söylüyor. Kuyruklu yıldız dünyanın yakınından geçince, "acaba dünyaya çarpar mı" endişesi ile imanı ve tevekkülü olmayan veya zayıf olanlar çok korkmuşlar, hatta evlerinden çıkmışlar.

Halbuki iman ve tevekkülü olan bir mümin, bu olayda şöyle düşünür; şayet bu yıldız dünyaya çarpma emrini Allah’tan almış ise, tevekkülden başka yapacak bir şey yoktur der, hayret içinde çarpmasını bekler; yok emir almamış ise, bu yıldız haddini aşıp vazifesi olmadığı halde dünyamıza çarpamaz der, endişe ve telaştan kurtulur.

Allah’a tahkiki bir şekilde iman ile tevekkül eden adam hiçbir şeyden korkmaz, hiçbir hadise karşısında titremez. 

Cesaretin kaynağı hakiki ve sağlam iman olduğu gibi, korkaklığın kaynağı ise imansızlık ve tevekkülsüzlüktür. Kalbinde iman olmayan birisi, bu yüzden her hadise karşısında titrer, her musibetten azap duyar. Bir nevi dünyanın bütün yükünü beline yükler ve altında ezilip gider.

Tevekkülün çerçevesi ve sınırları şu şekildedir:

"Tertibi mukaddematta tefviz, tembelliktir."(1)

hükmünün manası; bir şeye ulaşmakta vasıta olan sebeplerin terk edilip, Allah'a havale edilmesine denilir ki, bu da tembellikten başka bir şey değildir. 

Misal; buğdayı elde etmek için, Allah sebepleri tertip ile sıraya koymuş; önce tarlayı süreceksin, sonra tohumlayacaksın, sonra sulayacaksın, sonra ilaçlayacaksın vs. Bu tertiplerden birini atlasan ya da sana bakan bu işlerden birini Allah'a havale edip, "ben tevekkül ehliyim" desen, buğdayı alamadığın gibi, tembellik damgasını da yersin. Zira Allah, sana meşgale olsun diye sebeplerin hazırlanmasını ve uyulmasını mecbur kılmış, sen sebepler noktasında tevekkül edip sebeplerin hazırlanmasını Allah'a havale etsen, hem neticeyi alamazsın, hem de tembel olursun.

Terettüb-ü neticede tevekkülün manası ise; insan kendine düşen kısmını tamamıyla yaptıktan sonra, yani yukarıda denildiği gibi buğdayı almak için gerekli tüm sebepleri yerine getirdikten sonra, artık neticeyi Allah'tan beklemek gerekir; işte buna tevekkül denir. Neticeyi Allah'a havale etmek gerekir, zira insanın bu hususta yapacak bir şeyi kalmıyor, bulutları toplayıp yağmur vermek, buğdayın kızarıp olgulaşmasını sağlamak için güneşi istihdam etmek, bunlar insanın elinin ulaşacağı şeyler olmadığı için tevekkül gerekiyor. 

Sebeplerde değil, neticede tevekkül etmek gerekiyor. "Sebepleri yapmak çalışkanlık, neticeyi Allah'a havale etmek ise tevekkül" oluyor, ikisi de güzel ahlaktan sayılmışlardır.

(1) bk. Sünûhat, Unsuriyetin Hikmeti.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Kategorisi: Birinci Mebhas, Üçüncü Nokta | Yazar: Sorularla Risale | Okunma Sayısı: 3944 | Word indir | Pdf indir
Paylaş
BENZER SORULAR
Yükleniyor...