Yusuf Kaplan'ın, Nur talebeleri ile ilgili düşüncelerine nasıl bakıyorsunuz? Üstad'ı anlamamaları, kibirli olmaları gibi...

Yusuf Kaplan'ın, Nur talebeleri ile ilgili düşüncelerine nasıl bakıyorsunuz? Üstad'ı anlamamaları, kibirli olmaları gibi...
Soru Detayı

- Yusuf Kaplanın bir youtube videosunda Nur talebeleri hakkında ciddi ittihamları bulunuyor. Bediüzzaman hazretlerini anlamama, kibirli olma gibi iddiaları var.
- Bu durumla ilgili bir cevap verirseniz sevinirim. İlgili videonun linki: https://www.youtube.com/watch?v=yvXWnwRn1UM

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Bu gibi ciddi ve vicdani değerlendirmelerinden dolayı Yusuf Kaplan Hocamıza teşekkür ederiz. Kendilerinin ifade ettikleri çoğu meselelere katılmakla birlikte, hakkın hatırı kabilinden bazı noktalara ışık tutmak ve hakikati ortaya çıkarmak nevinden, bu videoda bahsedilen bazı konuları değerlendirmeyi uygun görüyoruz.

Âdetullah ve fıtratullah kanunları her yerde ve her zamanda geçerlidir. Mesela, nebatatın ekilme ve dikilme, daha sonra sümbül ve fidan olma ve daha sonra da hububata ve semerata dönüşerek nesillerini yayma programları vardır. Bu fıtri kaide dinler, davalar ve müesseseler için de geçerlidir.

Bu kanunlar cereyan ederken varlıklar evvela kendi varlıklarını ve hayatlarını korurlar. Ta ki semere verip neslini aleme yayma aşamasına kadar âdeta içine kapanırlar. Kendi varlıkları ve onların muhafazası, sabit kadem olmaları açısından bütün himmet ve gayretlerini kendilerini korumaya sarf ederler. Bunu da iki şekilde yaparlar:

Birincisi, kendi hayatiyetlerini kemale erene kadar geliştirme ve büyütme...

İkincisi de kemale erene kadar düşmanlarından ve hasımlarından korurlar.

Bu iki önemli muamele âdeta kendilerine kapanma ve içlerine ve özlerine hizmet anlamına gelir.

Bu, gelişme ve neşvünema bulma kanununa dahil olan her varlık ve dava için de geçelidir. Mesela, en yüce ve mükemmel din olan İslamiyet, Mekke hayatında içe kapanık ve özlerine dönük bir şekilde vaziyet arz etmiştir. Yani bir nevi ekim ve dikim mevsimi idi. Medine-i Münevverede ise; neşvünema ve gelişmenin başlangıçları yaşandı. Bu ikinci merhalede, yine içe kapanma ve kendini koruma refleksi ağır basmıştır. Düşmanların ve hasımların dehşeti ve şiddeti böyle davranmayı icab ettirmiştir. En yakından başlayarak birebir münasebetle dava, köyde ve kasabada kademe kademe gelişti.

Numune-i imtisal olması açısından bazı krallıklara ve imparatorluklara nameler gönderilse de ciddi bir netice alınamamış; ancak istikbalde gelecek cihad ruhlu dava adamları için bir numune olacak bir hayat yaşanmıştır.

Yirmi üç yıllık nübüvvet dönemine bu açıdan bir fihriste ve bir nüve gözüyle bakılmalıdır. Peygamber Efendimizin (a.s.m) ahirete irtihalinden sonra dışa açılım yavaş yavaş başlamış. O da fitneyi ve zulmü imkanlar nispetinde engelleme niyetiyle olmuştur.

Hulefa-i raşidinden itibaren bu açılım ve semeredar hâl; Emeviler, Abbasiler ve Selçuklularda olgunlaşmaya doğru gitmiştir. Osmanlı döneminde ise; bu yayılma ve inkişaf kemâle ererek zirve yapmıştır.

Böyle olmasına rağmen; Cenab-ı Hakk'ın korumaya aldığı ve teminat altında tuttuğu bir din, 1.400 yıl geçmesine rağmen galebe nöbeti şeklinde gelişmiş, yine de bugün itibariyle dünyada hakimiyet gösterme açısından istenen netice hasıl olmamıştır.

Dolayısıyla kemalatın zirvesinde ve en mükemmel din olan İslamiyet; bu merhalelerden geçerse ve o davanın lideri olan Efendimiz (a.s.m.) hayatı boyunca davası için meşakkatli ve sıkıntılı bir hayat yaşarsa; Risale-i Nur'dan ve camiamızdan daha farklı bir beklenti içerisine girmek doğru ve hikmetli olmaz.

Zira Cenab-ı Hak "Ben nurumu tamamlayacağım" diyorsa, buna iman ederiz ve bu emre iki şekilde bakarız:

Birincisi, keyfiyet açısından kemale ermedir ki; bu sahabe döneminde Asr-ı saadet olarak tahakkuk etmiştir.

İkincisi, Müslümanların kemiyet açısından nurun tamamlanması hususunda gelişmesidir ki; bu mesele muvakkaten cereyan etmiştir. Tarih bunun şahididir. İnşallah az bir zaman sonra bu kemiyet açısından kemal, bir daha yaşayacağız. Ayrıca kainatta gizli olan fen ve teknolojinin inkişaf ettirilerek medeniyetin kemale ermesidir ki; ona da ramak kalmıştır.

Yukarıdan beri anlattığımız ve teselsülen arz ettiğimiz meselelere bakıldığında; kemiyeten ve keyfiyeten, maddi ve manevi bütün gelişmelerde sadece Müslümanların ve inananların değil, bütün insanların ve medeniyetlerin payları vardır.

Yani Cenab-ı Hakk'ın kelam vasfından gelen Kur'an-ı Kerim'in ve davanın kemale ermesiyle, Cenab-ı Hakk'ın irade ve kudret vasfından gelen kainatta gizlenmiş olan fenlerin ve teknolojilerin kemali ve tamamının inkişafa ermesinde bütün insanlığın payı, hakkı ve hukuku vardır.

Aynen öyle de Muazzez Üstadımızın davası ile Risale-i Nur hakikatlerinin neşvünema bulması ve kemale ermesi de aynı kaide ve kurallara tabidir.

Muazzez Üstadımız onu üç kategori ve safhada değerlendirir.

Birinci dönem iman safhası: Bu safhada davanın ekilmesi ve bakımı söz konusudur. Düşmanların ve hasımların tazyiki Allah’ın bir muradıdır ki, davanın sağlamlaşması ve sabit kadem olabilmesi için içe kapatır ve öze döndürür. Zira henüz kemale ermemiş ve semere kamil manada hasıl olmamıştır. Bu dönem ve devre ile ilgili vazifeli insanlar gönderir. Bunların bütün mesaileri ve mücahedeleri öze dönük koruma ve muhafaza amaçlıdır.

İkinci dönem ise şeriat dediğimiz dönemdir: Bu dönemde, dava filizlenmiştir. Âdeta çiçeklenmiştir. Meyveler yavaş yavaş teşekkül etmeye başlamıştır. Bu devre ve dönemde ise; yine koruma esaslı ve öz ile ilgili muamele cereyan eder. Yayılma asgari olarak başlamış olur. Turfanda sebzeler ve meyveler gibi... Bu devre ve zaman içerisinde, mahiyeti itibariyle o açılıma münasip ve gelişmeye uygun başka vazifeliler ve selahiyetliler öne çıkarlar ve onlar devreye girerler.

İman ve küfür davası kıyamete kadar devam edeceğinden, ilk dönemle alakalı zalimane muamelelerin insanlara tesir ve o zulümlerin devam etme ihtimali ve tedirginliği bu dönemde de insanların reflekslerini harekete geçirerek, muhafaza ve koruma merkezli cereyan etmiştir. Üstadımızın bütün hayatı bu iki devre muameleleri ve hadisatları ile doludur.

Bu devrede, İttihad-ı İslam ve müminlerin birlik ve beraberlik şuurunun gelişmesi ile alem-i İslamın tevhid sancağı altında bir araya gelme muamelesi vuku bulacaktır. Biz bugün henüz bu merhalenin içerisindeyiz ve kemaline doğru gidiyoruz. Bugün bile ehl-i dalaletin, bütün imkan ve argümanları ile değil Risale-i Nur'u ve davamızı, alem-i İslamın nurunu söndürmek ve inananları mahvetmek adına; nasıl bir araya geldiklerini ve nasıl planlar uyguladıklarını müşahede etmekteyiz.

Üçüncü devre ise hayat devresi ve dönemidir: Bu dönem hak din mensuplarının ittifak ederek medeniyetin de faziletinden ve teknolojisinden istifade ederek; hakkın, hukukun, adaletin ve huzurun yaşanacağı dönemdir. İşte bu dönemin kemâli Allah'ın muradını tamamlama ahdinin zamanıdır.

Nasıl ki İslamiyetin maddi ve manevi kemalatta zirve yapmasında; sadece inananların değil tüm insanlığın payı var ise; Risale-i Nur'un hakikatlerinin de mezkur devrelerden geçip insanlığa mal olması ve entelektüel alana hitap etmesi ve bütün insanlığın bu davadan nasibini alabilmesi; sadece camianın mensuplarına ait bir şey değildir. Hele hele birinci ve ikinci devrede hizmet ifa edenlerin hiç değildir. Belki o devrelerde, numune-i imtisal olacak bazı örnekler ve misaller kafidir. Bu hakikatin cihanşümul olabilmesi için; her mekanda, alanda, makamda ve coğrafyada vasıflı ve yetenekli zevatın müdahalesi ve topyekûn gayretiyle olacaktır. O aşamaya da gelinmek üzeredir.

Zira herkes her şeyi yapamaz, yapamayabilir. Ama herkes illa bir şey yapar, yapabilir. İşte bu herkes; yapacakları şeyi ihmal etmeden ortaya koyabilirlerse; bu Kur'an'dan süzülen ve mal-ı umumi olan Risale-i Nur insanlığa kemaliyle hizmet ifa edecektir.

Muhterem Yusuf Kaplan gibi mütefekkir ve temayüz etmiş zevat da bu davanın bir hamelesi ve taşıyıcısıdır. Zira bu anlamda ülkemiz ve dünya çapındaki zevatın vazifeleri, yetkileri ve hitap edecekleri alan onları ilgilendirir. Risale-i Nur Külliyatı'na Nur talebelerinin yaşantısı ve hayatından bakmaktan ziyade; davanın ehemmiyeti ve Muazzez Üstadımızın vazifeli olması açısından bakılmalı; herkes bu nazardan ve bakıştan kendisine bir vazife ve sorumluluk yüklemelidir. Çünkü Risale-i Nur insanlığın malıdır. Nur talebeleri ala kadril imkan bu davayı, gelecek vasıflı ve ehliyetli insanlara sunma gayreti içerisinde olmuşlardır. İlerde öyle insanlar gelecektir ki; bu davayı çok ileriye taşıyacaklar ve kemiyeten ciddi manada alanlara hitap edeceklerdir.

Tüm bu vazifeler ifa edilirken, hepimiz insanız ve insan da hatadan hâli değildir.

Bir cemiyeti veya bir insanı değerlendirirken ölçü; hasenatın seyyiata, kemiyeten veya keyfiyeten galebesine bakılır. Bir de o davalar bulunduğu şartlara göre değerlendirilir. Bu sebepten dolayı Muazzez Üstadımız Risale-i Nur'un üzerine çok titremiş. Bu davanın ekim, filizlenme ve muhafaza döneminde tamamen dışa kapalı, içe açık çalışmıştır.

Birinci ve İkinci Said dönemlerinde, çevresi ile meşgul olmuş, zamanla baskının azalmasıyla da ihtiyatlı gelişmeler zuhur etmiştir.

Üçüncü Said döneminde ise dünya çapında ve İslam alemi ile ilgili, özellikle de Ülkemizin makam sahibi insanlarıyla alakalı bazı faaliyet ve tebliğlerde bulunmuştur. Bunun da zamanı geldiğinde vazifeli ve yetenekli insanlara bir numune-i imtisal olsun diye yapmıştır.

Dolayısıyla Muazzez Üstadımızın İkinci ve Üçüncü Said dönemleri, camiamızın ve davamızın bundan sonraki dönemine denk düşer. İnşallah bu dönemde gelişmeler süratli ve çok hızlı olacaktır. Bu dönemde herkes iştirak edecek ve liyakatli olan her insan buna ihtiyacını görecek ve bu davanın dünyaya yayılması için ellerinden geleni yapacaklardır.

Tüm bu açılımların inkişaflarını ve istikbal müjdelerini sadece Nur talebelerinden ve camiamızdan beklemek hem yanlıştır ve hem de mümkün değildir. Zira fıtrat ve tedriç kanunları buna müsaade etmez.

Bununla birlikte bu camia;

1. Eserleri yaklaşık 50 dile tercüme ettirmede muvaffak oldular.

2. Umumun istifadesini temin için Diyanet Vakfına basım ve satış için izin verdiler.

3. Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumlarını organize ettiler.

4. Farz-ı kifaye nevinden alanında uzman kişiler, hadis, tarih, felsefe v.s alanlarında faydalı ve güzel eserler ortaya koydular.

5. Sorularlaislamiyet.com gibi bütün İslami konularda on dört ayrı lisanda, doğru İslamiyet ve İslamiyete yakışan doğruluğu anlatan siteler kurdular. Bu sitelerle bütün mümeyyiz İslam alimlerinin eserleri ve fikirleri İslam alemine kazandırıldı ve müslim-gayrimüslim olanların istifadeleri sağlandı. Ehl-i sünnetin yüksek fikirleri yine müçtehitlerimizin güzel değerlendirmeleri ışığında ümmete kazandırıldı.

Yusuf Kaplan Hocamızın tenkitleri ve tespit ettiği eksiklikler olabilir ve olmuştur da. Ama bu umum camia ve Nur talebeleri için şümullü değildir.

Her cemiyetin, toplumun ve mesleğin mutaassıpları ve eksiklikleri olduğu gibi; elbette Nur talebeleri ve camiamızdan olan, bilinen veya zannedilen bu anlamda sıkıntılı adamları ve problemli insanları vardır. Zira insanız, nefis taşıyoruz ve kamil değiliz.

Muazzez Üstadımız insanların bir âdetinden bahseder. Buyurur ki;

"Ehl-i dalâlet ve tuğyan, işlerine gelmeyen bir eseri, eser sahibini çürütmekle eseri çürütmek âdetleridir."(1)

Bu sebeple davanın nezaheti ve kutsiyeti nispetinde; insanların ve elemanlarının da ideal ve kamil olması lazımdır. Fakat bu lüzum her zaman ve her yerde cereyan etmez.

Sahabeler dahi mücadele ve münakaşa alanlarına girmişler. Hatta cedelleşme ve muharebeye kadar gitmişken, biz kim oluyoruz ki; dört dörtlük insan muamelesi görüp ve her şey bizden beklenilsin!..

Dolayısıyla bizlerin eksikliklerini ve yapamadığımız hizmetleri başkalarının yapmasından ve ifa etmesinden memnun ve minnettar oluruz. Noksanlar ve eksiklikler; tespitlerden ziyade, güzel örnekler ortaya konularak gösterilmesi daha faydalı daha keskin daha maslahatlı olur. Fakat şefkatten ve merhametten gelen tenkitler muhatapta güzel tesirler icra eder. Hocamızın samimiyetine ve ihlasına itimaden, camiamız hakkında nazara verdiği nakıslıkları yapıcı bir tenkit gözüyle değerlendiriyoruz.

Bu hususta bizlere ve gelecek nesillere Peygamber Efendimizin (asm)’in Veda hutbesindeki şu son cümlesi; Risale-i Nur hakikati için calib-i dikkat mühim bir nasihattir.

Efendimiz (asm) Veda hutbesinden sonra buyurur ki:

"Bu vasiyetimi, burada bulunanlar, bulunmayanlara ulaştırsın. Olabilir ki, burada bulunan kimse, bunları daha iyi anlayan birisine ulaştırmış olur."(2)

Dipnotlar:

(1) bk. Mektubat, Yirmi Sekizinci Mektup, Yedinci Risale Olan Yedinci Mesele, Üçüncü Sebep.
(2) bk. Veda Hutbesi.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

Yorumlar

abdussamet-

Maşallah ne güzel tasnif edip îzah etmişsiniz 

Bu cevap değerli yusuf kaplan hocamıza ulaştırılmalı

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
E b u l a ş e y

Maşallah çok güzel kapsayıcı bir izah olmuş. Ben de bu cevap bir an önce hocamıza ulaştırılmalı diyorum.

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.

BENZER SORULAR

Yükleniyor...