Block title
Block content

"Zahmetlerde rahmeti ve elemlerde bâki lezzetleri hissedip aramak..." Bunu Üstad'ın ve talebelerin hayatına tatbik ettiğimizde nasıl anlayabiliriz? Bu sırra nasıl mazhar olmuşlar?

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Büyük ruhlu insanlar ile inkişaf etmemiş olanların, hadiselere bakış açıları çok farklıdır. Birileri Kur'an'ın gözlüğünü takıp, hadiseleri öylece tartarken, diğerleri kendi akıllarıyla hadiseleri yorumlamışlardır. 

Nasıl ki yeşil camlı bir gözlüğü takanlar, etraflarındaki eşyayı yeşil, kırmızı takanlar kırmızı renkte görürler. Aynı şekilde kainata Kur'an penceresinden bakanlar, aleyhte olan hadiseleri bile lehlerine görürler. İnsanların lehlerine zannettikleri hadiseleri bile, hakikatte aleyhte olduğunu müşahede edebilirler.

Mesela, insanların musibet olarak gördükleri maddi ve dünyevi musibetleri, Bediüzzaman Hazretleri "Asıl musibet ve muzır musibet, dine gelen musibettir." diyor. Dünyevi musibetler ise O'na göre "İhtar-ı Rahmani, keffaretu'z-zünub, İlahi hediye ve sevap vesilesi" olarak görünmektedir.

Mesela, içimiz dışımıza, dışımız da içimize çevrilsek, Hz. Eyyüb (a.s)'dan daha ziyade yaralı ve hastalıklı görüneceğimizi ifade ediyor. "Hz. Eyyüb (a.s)'ın zahiri yaralarına karşılık, bizim manevi, kalbi ve batını hastalıklarımız vardır." diyor.

Şimdi zahmetlerde rahmetin nasıl tecelli ettiğini, Üstadımızın hayatından birkaç misalle görmeye çalışalım.

1. Altıncı Mektub'da geçen şu ifade:

"Birincisi: İhtiyarlık sırrıyla, hemen ekseriyet-i mutlaka ile akran ve ahbabım ve akaribimden yalnız ve garip kaldım. Onlar beni bırakıp âlem-i berzaha gittiklerinden neş’et eden hazin bir gurbeti hissettim. İşte, şu gurbet içinde ayrı diğer bir daire-i gurbet açıldı. O da geçen bahar gibi alâkadar olduğum ekser mevcudat beni bırakıp gittiklerinden hâsıl olan firkatli bir gurbeti hissettim."

"Ve şu gurbet içinde bir daire-i gurbet daha açıldı ki, vatanımdan ve akaribimden ayrı düşüp yalnız kaldığımdan tevellüt eden firkatli bir gurbeti hissettim."

"Ve şu gurbet içinde, gecenin ve dağların garibâne vaziyeti bana rikkatli bir gurbeti daha hissettirdi."

"Ve şu gurbetten dahi, şu fâni misafirhaneden ebedü’l-âbâd tarafına harekete âmâde olan ruhumu fevkalâde bir gurbette gördüm. Birden, fesübhânallah dedim, bu gurbetlere ve karanlıklara nasıl dayanılır düşündüm. Kalbim feryatla dedi:"

"Yâ Rab, garibem, bîkesem, zaîfem, nâtüvânem, alîlem, âcizem, ihtiyarem," / Bî-ihtiyarem, el-aman-gûyem, afv-cûyem, meded-hâhem, zidergâhet İlâhî!"

"Birden, nur-u iman, feyz-i Kur’ân, lütf-u Rahmân imdadıma yetiştiler. O beş karanlıklı gurbetleri, beş nuranî ünsiyet dairelerine çevirdiler."(1)

2. Yirmi Altıncı Lem'a' da (İhtiyarlar Risalesi) Üstad Bediüzzaman Hazretleri, imanın kendisine nasıl manevi bir ışık hükmüne geçtiğini izah ediyor.

 "İKİNCİ RİCA"

"İhtiyarlığa girdiğim zaman, birgün güz mevsiminde, ikindi vaktinde, yüksek bir dağda dünyaya baktım. Birden, gayet rikkatli ve hazîn ve bir cihette karanlıklı bir hâlet bana geldi. Gördüm ki, ben ihtiyarlandım, gündüz de ihtiyarlanmış, sene de ihtiyarlanmış, dünya da ihtiyarlanmış. Bu ihtiyarlıklar içinde dünyadan firak ve sevdiklerimden iftirak zamanı yakınlaştığından, ihtiyarlık beni ziyade sarstı."

"Birden, rahmet-i İlâhiye öyle bir surette inkişaf etti ki, o rikkatli hazîn firâkı, kuvvetli bir rica ve parlak bir teselli nuruna çevirdi."

 "ÜÇÜNCÜ RİCA"

"Bir zaman gençlik gecesinin uykusundan ihtiyarlık sabahıyla uyandığım vakit kendime baktım, vücudum kabir tarafına bir inişten koşar gibi gidiyor. Niyazi-i Mısrî’nin:

'Günde bir taşı bina-yı ömrümün düştü yere,
 Can yatar gafil, binası oldu viran bîhaber.' 

dediği gibi, ruhumun hanesi olan cismimin de hergün bir taşı düşmekle yıpranıyor. Ve dünya ile beni kuvvetli bağlayan ümitlerim, emellerim kopmaya başladılar. Hadsiz dostlarımdan ve sevdiklerimden mufarakat zamanının yakınlaştığını hissettim. O mânevî ve çok derin ve devâsız görünen yaranın merhemini aradım, bulamadım. Yine Niyazi-i Mısrî gibi dedim ki: Dil bekàsı, Hak fenâsı istedi mülk-ü tenim, Bir devâsız derde düştüm, ah ki Lokman bîhaber."

"O vakit birden merhamet-i İlâhiyenin lisanı, misali, timsali, dellâlı, mümessili olan Peygamber-i Zîşan Aleyhissalâtü Vesselâmın nuru ve şefaati ve beşere getirdiği hediye-i hidayeti, o dermansız, hadsiz zannettiğim yaraya güzel bir merhem ve tiryak oldu. Karanlıklı ye’simi, nurlu bir ricaya çevirdi."

 "DÖRDÜNCÜ RİCA" 

"Bir zaman ihtiyarlığa ayak bastığımdan, gafleti idame ettiren sıhhat-i bedenim de bozulmuştu. İhtiyarlıkla hastalık müttefikan bana hücum etti. Başıma vura vura uykumu kaçırdılar. Çoluk çocuk, mal gibi beni dünya ile bağlayacak alâkalar da yoktu. Gençlik sersemliğiyle zayi ettiğim sermaye-i ömrümün meyvelerini, bütün günahlar, hatîatlar gördüm. Niyazi-i Mısrî gibi feryad eyleyerek dedim:

'Bir ticaret yapmadım, nakd-i ömür oldu hebâ,
Yola geldim, lâkin göçmüş cümle kervan bîhaber.'

'Ağlayıp, nâlân edip, düştüm yola tenhâ, garip,
Dîde giryan, sîne biryan, akıl hayran, bîhaber.'

"O vakit gurbetteydim. Me’yûsâne bir hüzün ve nedametkârâne bir teessüf ve istimdatkârâne bir hasret hissettim."

"Birden, Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan imdada yetişti. Bana o kadar kuvvetli bir rica kapısını açtı ve öyle hakikî bir teselli ziyasını verdi ki, o vaziyetimin yüz derece fevkindeki ye’si dahi izale eder ve o karanlıkları dağıtabilirdi."

"BEŞİNCİ RİCA" 

"Bir zaman, ihtiyarlığımın mebdeinde, bir inzivâ arzusuyla, İstanbul’un Boğaz tarafındaki Yûşâ Tepesinde, yalnızlıkla ruhum bir istirahat aradı. Bir gün o yüksek tepede, daire-i ufka, etrafa baktım. Gayet hazîn ve rikkatli bir levha-i zeval ve firâkı, ihtiyarlığın ihtarıyla gördüm. Şecere-i ömrümün kırk beşinci senesi olan kırk beşinci dalındaki yüksek makamından, tâ hayatımın aşağı tabakalarına nazar gezdirdim. Gördüm ki, o aşağıda, herbir dalında, herbir senenin zarfında sevdiklerimden ve alâkadarlarımdan ve tanıştıklarımdan hadsiz cenazeler var. Ve o firak ve iftiraktan gelen gayet rikkatli bir mânevî teessürat içinde, Fuzûlî-i Bağdâdî gibi mufarakat eden dostları düşünerek enîn edip, "Vaslını yâd eyledikçe ağlarım, Tâ nefes var ise kuru cismimde feryad eylerim" diyerek bir teselli, bir nur, bir rica kapısını aradım. Birden, âhirete iman nuru imdada yetişti; hiç sönmez bir nur, hiç kırılmaz bir rica verdi."(2)

Yirmi Altıncı Lem'a'nın bütün Ricaları, Üstadımızın bir sıkıntısının nasıl izale olduğunu izah etmektedir.

Netice: Risale-i Nurların çok yerlerinde Üstad ve talebelerinin başlarından geçen zahmetlerin, rahmete nasıl kalbolduğu izah edilmiştir. Verdiğimiz misaller numune nevinden kabul edilip, diğerlerini risalelerden arayıp bulabiliriz.

Dipnotlar:

(1) bk. Mektubat, Altıncı Mektup.
(2) bk.Lem'alar, Yirmi Altıncı Lem'a (İhtiyarlar Risalesi).

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Paylaş
BENZER SORULAR
Yükleniyor...