“Zât-ı Zülcelâl, her şeye her şeyden daha ziyade yakın olduğu halde, her şey Ondan nihâyetsiz uzaktır… Yoksa zılde kalırsın, yalnız cüz'î bir cilveyi bulursun.” Buradaki temsilin hakikate tatbikini izah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Bu ifadelerle sanki Allah Resulünün (asm.) Miraç'ta İlâhî huzura perdesiz girmek için kat’ ettiği mesafeler, aştığı kemal mertebeleri ve vasıl olduğu küllî dereceler anlatılıyor.

“Onun huzur-u Kibriyâsına perdesiz girmek istenilse,” diye başlayan cümlenin sonunda “eğer cezb ve lütuf olmazsa, binler seneler çalışmak ve sülûk etmek lâzım gelir.” buyruluyor.

Binler sene çalışmaya kimsenin gücü yetmeyeceğine göre, geriye tek şık kalıyor: “Cezb velütuf.” Yani, Cenâb-ı Hakk’ın, sevgili kulunu lütuf ve keremiyle cezp ederek huzuruna alması.

Bu lütuf ise bu dünyada sadece Peygamber Efendimize (asm.) nasip olmuştur. Allah Resulü (asm.) bu cezb ve lütuf ile beka âlemine girmiş ve o âlemde rü’yete mazhar olmuştur.

Resulullah Efendimiz (asm.), “Namaz mü’minin miracıdır.” buyurmuşlardır.

Bakara Sûresinin başında muttakilerin sıfatları sayılırken ilk sıfat olarak onların gayba iman etmeleri zikredilir. Gayba iman eden bir mü’min namaza durduğunda, kendisini Rabbinin huzurunda bilir ve O’na yine O’nun bildirdiği gibi hitap eder, rükûa gider, secdeye kapanır; dua ve niyazda bulunur. Bütün bunlar Cenâb-ı Hakk’ın huzuruna girmek demektir, şu farkla ki bu giriş perdelidir. Allah’ın Zât’ının görülmesi bu dünyada söz konusu değildir. Ama kabir, mahşer ve sırat perdelerinin kalkmasından sonra bütün mü’minler de cennette rüyetullaha mazhar olacaklardır.

Burada Abdulkadir Geylani Hazretlerinin konuyla yakından alâkalı olan şu duasını nakletmek isterim:

“Allah’ım, bizi dünyada varlığını kalb gözüyle görenlerden eyle! Ahirette ise baş gözü ile (cemaline) bakanlardan eyle!” (Fethü’r-Rabbanî, 52. Meclis)

Bununla birlikte, mü’minler bu dünyada, “zulmanî ve nuranî, yâni maddî ve ekvanî ve Esmâî ve sıfatî yetmiş binler hicabdan” geçemeseler de elden geldiğince bu yolda mesafe almaya çalışmalıdırlar.

Zulmanî perdeler, cümlenin devamında “maddî ve ekvanî” olarak; nuranî perdeler ise, “Esmâî ve sıfatî yetmiş binler hicab” olarak ifade ediliyor.

Allah Resulü (asm.) bu perdelerin tamamını Miraç yolculuğunda geçti. Yani, hem yeryüzünden yıldızlara kadar bütün madde âlemini temaşa ve tefekkür etti, hem de İlâhî isim ve sıfatların azamî tecellilerini seyretti.

Biz bu işi ancak çok dar bir dairede, aklımızın erdiği, hayalimizin vardığı ölçüde yapabiliriz. Yıldızlar âleminin büyük kısmını görmediğimiz gibi, gördüklerimizi de azametlerine layık şekilde değil, küçük birer lamba gibi müşahede edebiliriz. Zaten, arşı, kürsiyi, semadaki sayısız melekleri hayal bile edemeyiz.

Üstadımız bu noktadaki aczimizi daha iyi anlamamız için Hâlık ismini misal olarak veriyor. Biz Hâlık ismini bütün varlık âleminin Hâlık’ı ünvaniyle değil, görüp bildiğimiz varlıkların Hâlık’ı mertebesinde bilebiliriz.

"Sen Ona Hâlık ismiyle yanaşmak istersen, senin Hâlıkın hususiyetiyle, sonra bütün insanların Hâlıkı cihetiyle, sonra bütün zîhayatların Hâlıkı ünvanıyla, sonra bütün mevcudatın Hâlıkı ismiyle münasebettarlık lâzım gelir. Yoksa zıllde kalırsın,.."

Bunun içindir ki, Resulullah Efendimizin (asm.) Miraç yolculuğunda seyrettiği tecelliler yanında bizimki, “zılde kalır” ve “yalnız cüz'î bir cilveyi" buluruz. Yani, Allah Resulünün (asm.) seyri bir güneş ise bütün müminlerinki bir gölge yahut o güneşin cüz’î bir cilvesi kadar kalır.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

BENZER SORULAR

Yükleniyor...