Meal
36. Yasin Sûresi'nden
8. Gerçekten biz, onların boyunlarına tasmalar geçirdik; onlar çenelere kadar indiği için, başları yukarı kalkmıştır.
9. Onların önlerinden bir set ve arkalarından bir set çektik de onları sardık; artık onlar görmezler.1
10. Onları uyarsan da uyarmasan da (onlar için) birdir; iman etmezler.
11. Sen ancak zikre (Kur'an'a) tabi olan ve görmeden Rahman'dan korkanı uyarırsın. Öyle ise onu, bir bağışlanma ve değerli bir mükâfat ile müjdele.
12. Gerçekten biz ölüleri diriltiriz; önden gönderdiklerini ve eserlerini yazarız. Biz her şeyi apaçık bir kitapda (Levh-i Mahfuz'da) saydık (tesbit ettik).2
33. Ölü yer, onlar için bir ibrettir. Biz onu dirilttik ve ondan tane çıkardık; ondan yiyorlar.
34. Onda hurmalıklardan ve bağlardan bahçeler yarattık ve onda pınarlar akıttık.3
35. Meyvesinden ve bunlardan ellerinin imâl ettiği şeylerden yemeleri için. Hâlâ şükretmeyecekler mi? 4
36. Yerin bitirdiğinden, insan oğlunun kendi nefislerinden ve bilmedikleri şeylerden bütün çiftleri yaratan O Zât, münezzehtir.
37. Gece onlar için bir ibrettir; ondan gündüzü soyarız da; birden onlar karanlığa girerler.
38. Güneş de kendi karargahı (yörüngesi) içinde akar.5 Bu, mutlak galip, her şeyi bilenin takdiridir.
39. Ay'a da menziller (yörüngeler) takdir ettik.6 Sonunda O, eski hurma salkımının çöpü gibi (hilâl olur da geri) döner.
40. Güneş'in Ay'a yetişmesi yaraşmaz; gece de gündüzü geçemez. Bunların her biri bir yörüngede yüzerler. (...)
Açıklamalar
1 "Ebu Cehil yemin etmiş ki: "Ben, secdede Muhammed'i görsem, bu taşla onu vuracağım!? Büyük bir taş alıp gitmiş. Secdede gördüğü vakit kaldırıp vurmakta iken, elleri yukarıda kalmış. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm namazı bitirdikten sonra kalkmış, Ebu Cehil'in eli çözülmüş. O ise; ya Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın müsaadesiyle veyahut ihtiyaç kalmadığından çözülmüş.
Hem yine Ebû Cehil kabîlesinden -bir tarîkte- Velid İbn-i Mugire, yine Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ı vurmak için, büyük bir taşı alıp secdede iken vurmaya gitmiş; gözü kapanmış. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ı Mescid-i Haram'da görmedi, geldi. Onu gönderenleri de görmüyordu, yalnız seslerini işitiyordu. Tâ Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm namazdan çıktı, ihtiyaç kalmadığından, onun gözü de açıldı. " (M., On Dokuzuncu Mektub-Mu'cizat-ı Ahmediyye- On Beşinci İşaret Üçüncü Şube Dördüncü Hadise, s.160)
2 " * Biz her şeyi Levh-i Mahfuzda tek tek yazdık.*" (Yasin Suresi, 36:12) gibi âyetlerin ifade ettikleri ki, "Bütün eşya, bütün ahvaliyle vücuda gelmeden ve geldikten sonra ve gittikten sonra yazılıdır ve yazılır ve yazılıyor." demek olan hakikat-ı âliyesine kanaat getirmek için Nakkaş-ı Zülcelâl, rûy-i zeminin sahifesinde, her mevsimde, bâhusus baharda değiştirdiği nihayetsiz muntazam mahlûkatın fihriste-i vücudlarını, tarihçe-i hayatlarını, desatir-i hareketlerini; çekirdeklerinde, tohumlarında, köklerinde manevî bir surette derc ve muhafaza ettiğini ve zevalden sonra semerelerinde aynen kalem-i kaderiyle, manevî bir tarzda basit tohumcuklarında yazdığını, hattâ her geçici baharda, yaş-kuru ne varsa, mahdud zerrecikler ve kemikler hükmünde olan tohumlarda, ölmüş odunlarda, kemal-i intizam ile muhafaza ettiğini nazar-ı şuhuda gösteriyoruz." (S., On Dördüncü Söz İkinci Mes'ele, s.164)
"Evet, şu kâinat kitabının manzum mektubatı ve mevzun âyâtı şehadet eder ki, herşey yazılıdır. Amma vücudundan evvel herşey mukadder ve yazılı olduğuna delil, bütün mebadi ve çekirdekler ve mekadîr ve suretler, birer şahiddir. Zira herbir tohum ve çekirdekler, "Kâf-Nun" tezgâhından çıkan birer latif sandukçadır ki, kaderle tersim edilen bir fihristecik, ona tevdi edilmiştir ki; kudret, o kaderin hendesesine göre zerratı istihdam edip, o tohumcuklar üstünde koca mu'cizat-ı kudreti bina ediyor. Demek bütün ağacın başına gelecek bütün vâkıatı ile çekirdeğinde yazılı hükmündedir. Zira tohumlar maddeten basittir, birbirinin aynıdır, maddeten bir şey yoktur." (S., Yirmi Altıncı Söz-Kader Risalesi- Üçüncü Mebhas, 469)
3 (bk. Nahl Suresi 11.âyet açıklaması, s.63 ve S., Yirmi Beşinci Söz Birinci Şule İkinci Şua Dördüncü Lem'a, s.396)
4 "Hâlik-ı Rahmân'ın, ibâdından istediği en mühim iş, şükürdür. Furkan-ı Hakîm'de gayet ehemmiyetle şükre dâvet eder. Ve şükür etmemekliği, nimetleri tekzib ve inkâr suretinde gösterip "Rabbinizin nimetlerinden hangi birini inkar edersiniz?" (Rahman Suresi, 55:13) fermanıyla, Sure-i Rahman'da şiddetli ve dehşetli bir surette otuzbir defa şu âyetle tehdid ediyor. Şükürsüzlüğün, bir tekzib ve inkâr olduğunu gösteriyor. (...) Şükrün mikyâsı; kanattır ve iktisattır ve rıâdır ve memnuniyettir.. Şükürsüzlüğün mîzanı; hırstır ve israftır, hürmetsizliktir, haram helâl demeyip rastgeleni yemektir. " (M., Yirmi Sekizinci Mektub-Şükür Risalesi-, s.364)
5 "Meselâ Güneşe der: "Döner bir siracdır, bir lâmbadır." Zira Güneşten, Güneş için, mahiyeti için bahsetmiyor. Belki bir nevi intizamın zenbereği ve nizamın merkezi olduğundan, intizam ve nizam ise Sâni'in âyine-i mârifeti olduğundan bahsediyor. Evet der: "Güneş döner." (Yasin Suresi, 36:38) Bu döner tabiriyle; kış yaz, gece gündüzün deveranındaki muntazam tasarrufat-ı kudreti ihtar ile azamet-i Sâni'i ifham eder. İşte bu dönmek hakikatı ne olursa olsun, maksud olan ve hem mensuc, hem meşhud olan intizama tesir etmez." (S., On Dokuzuncu Söz sonu, s.244)
"Hem Şemse, kendi mihveri üstünde cazibe denilen manevî ipleri yumak yaptırmak için dolap ve çıkrık hükmünde olan güneşi, bir Kadîr-i Zülcelal'in emriyle döndürüp, o seyyaratı o manevî iplerle bağlayıp tanzim etmek ve Güneşi bütün seyyaratıyla sâniyede beş saatlik bir mesafeyi kestirecek kadar bir sür'atle, bir tahmine göre "Herkül Burcu" tarafına veya Şems-üş Şümus canibine sevk etmek, elbette ezel ve ebed Sultanı olan Zât-ı Zülcelâl'in kudretiyle ve emriyledir. Güya haşmet-i Rubûbiyetini göstermek için, bu emirber neferleri hükmünde olan manzume-i şemsiye ordusu ile bir manevra yaptırır." (S., Otuz Üçüncü Söz Yirmibirinci Pencere, s.673) (Ayrıca bk. S., Yirmi Beşinci Söz-Mu'cizat-ı Kur'aniyye Risalesi- Birinci Şule Birinci Şua İkinci Suret Üçüncü Nokta, s.377)
6 "Evet, Kamer'in takdîri ve tedvîri ve tedbîr ve tenvîri ve zemine ve Güneş'e karşı gayet dakik bir hesabla vaziyetleri, o kadar hayret-feza, o derece hârikadır ki, onu öyle tanzim eden ve takdir eden bir Kadîr'e hiçbir şey ağır gelmez. "Onu öyle yapan her şey'i yapabilir? fikrini, temaşa eden herbir zîşuura ders verir. Hem öyle bir tarzda Güneş'i takib ediyor ki; bir sâniye kadar yolunu şaşırmıyor, zerre kadar vazifesinden geri kalmıyor. Dikkatle bakana "İşlerinde, akılların hayrette kaldığı Zât, her türlü kusurdan münezzehtir." (36:39) dedirtiyor." (M., Üçüncü Mektub, s.16) (Ayrıca bk. S., Yirmi Beşinci Söz-Mu'cizat-ı Kur'aniyye Risalesi- Birinci Şule Birinci Şua İkinci Suret Üçüncü Nokta, s.376; MN., Onuncu Risale, s.218)
Hizb'ul Kur'an Meal Tefsir Çalışması Hakkında | Risale-i Nur'dan Hizb'ul Kur'an'ın Ehemmiyeti ile alakalı mektuplar | Kaynaklar ve Kısaltmalar | Ayet ve Sure İndeksi
Bu sayfada görmüş olduğunuz Hizb-ül Kur'an sayfaları Hizmet Vakfı tarafından hazırlanan Hizb'ül-Kur'an'dan alınmıştır. İzinsiz olarak alınıp çoğaltılması yasaktır.
