Hak ve Adalet

GİRİŞ

Allah, adaleti, hakkın yerini bulması için emretmiştir. Her nizamda adalet vardır. Her düzenin olduğu yerde, birden fazla hak sahibleri var demektir. Çekirdek aileden başlayıp büyük devlet organizesine kadar efrâdın-bireylerin bulunduğu her yerde, hak ve adalet, yapışık ikizler gibi beraber bulunur. Allah’ın mümin kulları üzerinde beş büyük nimeti vardır. Bunlar sırasıyla: İman nimeti, sağlık nimeti, eş-dost-arkadaş nimeti, emniyet-güven içinde yaşama nimeti, mal-para-servet-makam nimeti. Dünya hayatını tercih edenler arasında, beşinci nimetin paylaşımı sebebiyle insanlar ihtilafa düşer. Hakkına razı olmayan hasetçi ve fesatçı insanlar adaleti sevmezler. Devletin varlığı ve sebebi vücûdu, hakkın îlâsı ve adaletin sağlanmasıdır. Devleti yönetenin birinci vazifesi “hak ve adalet” ile hareket ve hükmetme mecburiyetidir.

Her şeyden önce, büyük devlet olma özelliği, halkla devletin bütünleşmesiyle başlar. Osmanlı, kuruluş ve yükseliş döneminde, tarlasında, çarşısında ve mabedinde halkıyla omuz omuza bütünleşmiş, dünyaya adalet dağıtan büyük bir devlet olmuştu. Devleti yöneten elitler, halkıyla barışık olursa; büyük devlet olma yolunda, hak ve adalet dağıtır. Çünkü büyük devlet, halkıyla barışık olan devlettir. Adalet yapan büyük devlet, dış politikada, bütünüyle kendi inisiyatifini ve kendi tercihlerini kullanır. Ekonomi gücüyle zulmeden büyük devlet değildir. Hak ve adaleti tatbik edebilmek için kuvvetli olmak gerekir. Büyük devletin müesseselerini yönetenler, halkın kabullendiği, uğrunda hayatını seve seve verebileceği değerleri savunduğu için, halkın arasına karışır ve onlarla mabedinde omuz omuza durur. Sahabeden sonra, Büyük Selçuklu ve onların devamı olan Devlet-i Aliye-i Osmâniye hak ve adalete riayet ettiği için büyük devlet oldu. Dünyaya nizamât verdi. İnşâallah hak ve adaletin ikâmesiyle, çağdaş cumhuriyetimiz de Osmanlı gibi, dünyanın elinden “büyük devlet” olma unvanını, haklı olarak geri alır.

Her dinin bir ideali, her idealin de bir dini olur. Dinsiz ideal olmaz, ancak, “öteki” saydığına karşı düşmanlığı olur. Komünizm böyleydi. Sovyetlerin gücü, onları büyük devlet yapmadı, büyük zalim yaptı. Dayatmanın ve zulmün de ömrü kısa oldu. Çünkü dinle mücadele, insan fıtratıyla mücadele demektir. Halbuki o fıtratı yaratan Allah'tır. Onu değiştirmek ve yenmek hiç kimsenin hakkı ve haddi değildir. Çıkarları için, hak ve adalete uymayan devletler, teröre pirim verirler. Daha iyi bir dünya inşasına da mani olurlar. Hal böyleyken günümüzde toprak ve ağaç gibi, elle tutulup gözle görünen bir din savaşı yok. Ama su ve hava gibi hissettiğimiz örtülü ve gizli bir dînî rekabet ve mücâdele bütün hızıyla devam ediyor. Güncel dünyamızda bu rekâbet, diyalog barışıyla “ötekini” anlamağa dönüşüyor.

Bu tebliğimizde Allah’ın 99 esmâsından ikisi olan HAK ve ADL ismi şerîflerinin psiko-sosyal hayatımızdaki yerini inceleyeceğiz. Bu isimler, Kur’ân’da, hadislerde ve Risâle-i Nur Külliyâtı’nda yeterince anılmış ve bir çok türevleriyle açıklanmıştır. Hak ve adalet kavramlarına yüzlerce anlam yüklenmiştir. Sayısız HAK kavramının ilki Allah’tır. İkincisi Kelâmullah. Üçüncüsü de Efendimiz (sav) in risâletidir. Ancak, bizim üzerinde duracağımız konu, bu üçünün dışındaki dördüncü veya beşinci anlamıdır. Önce haktan başlayalım.

HAK

Allah’ın güzel isimlerinden bir isim olup fiil, isim ve sıfat kalıplarıyla çok yönlü kullanılan kudsî bir kelimedir. Bilinen ve bilinmeyen, görünen ve görünmeyen zâhir ve bâtın bütün âlemlerde “hak” adâleti, dengeyi, ölçüyü, âhengi ve güzelliği temsil eder. Maddi ve manevî âlemde, âfâk ve enfüste var olan güzellik, iyilik ve doğruluk “Hak” adına ve hak için vardır. Yok olan bir şeyin varlığını ve var olan bir şeyin yokluğunu isbât etmek bâtıl ve muhâl olduğu gibi; yokluğun ademi ve varlığın vücûdu hakdır ve isbatı da çok kolaydır. Varlıkların, özellikle canlıların yerli yerinde, uygun ve münasip olarak yaratılmış olmaları da hakkı, adâleti ve kemâli ifâde eder.[1]

HAK ve NASİP

Hak, bir pay, hisse ve nasip olduğu kadar; bir vazîfenin verilip verilmemesini de temsil eder. Adâletin ikâmesi, mükellefin ibâdet ve itâatı, bir öcün alınması ve suçlunun cezalanması da haktır. Fakat bağışlama, şahsen affetme hakkın kemâlindendir. Bir iş, nesne veya olayın mâhiyeti (nefsü-l emr) hak, bunu bilip öğrenmek için yapılan gayret ve çalışma da haktır.[2]Hükmün buna göre verilmesi de hak ve adâlettir. Hakîkî, izâfî, nisbî ve îtibârî bütün hakların kaynağı Cenâbı Hak’tır. Haktan uzak olan, adâletten de uzak bir zâlim olur.[3] Zâlimler ise, (bir bardak su, içilince yerine hava dolması gibi, Kur’ân ve îmandan boşalan, yâni) haktan hâlî olan kalpleri -istemeseler bile- bâtılla dolar ve öylece de ölüp giderler.

Hak, alacak ve adâlet anlamına kullanılır. Hak, Allah için, verdiği nîmetlere şükür ve (bizim iyiliğimiz için) emrine itaat anlamına gelir.[4] Allah’ın emrettiği namaz, oruç, hac, zekat, ferâiz ve öşür, fıtır sadakası, haraç gibi çeşitli vergiler, O’nun (kullarının iyiliği için emrettiği) haklarıdır. Adâletsiz ve itaatsizler için de had cezaları ve keffâretleri, birer müeyyide olarak Hakkın emridir. Özel olarak aynî ve şahsî haklar, müştekinin ihbarında haklı olması halinde hasmının cezalanması ve alacağın tahsil edilmesi, hukukun temeli olarak Allah’ın kulları üzerindeki haklarıdır. Allah’ın kul hakkı olarak tanımladığı hakların (helâlleşme olmadan) tövbe ile affı mümkün olmadığı için, bu iş âhirete intikal eder. Allah, kendi zatına ait küstahlıkları, özel hakkı olarak tövbe edenler için bağışlayacağını önceden beyan etmiştir. Kullar da dilerse; Allah gibi, kendi haklarından vazgeçebilir, özür dileyenleri affeder, bağışlarlar. Haklarını helâl edebilirler. Kullar, isterlerse sahip oldukları (mâlî ve manevi) hak ve değerlerinden bir kısmını, diledikleri kimselere îtâ ve ikram edebilir, tasarrufları altındaki mallarını, (sefâhat ve savurganlığa girmemek kaydıyla) diledikleri yere vermeğe ve harcamağa yetkilidirler.

ŞAHSİYET, HİDÂYET VE ADÂLET İLİŞKİSİ

Şahsiyet, kişilik anlamına gelirse de bizim kastettiğimiz mânası, ferdin kendine mahsus “ben”i, yâni orijinini ve özelliklerini serbestçe ifâde etmesidir. Yapmacık konuşma, jest ve mimiklerden, birileri beğensin diye kendi kişiliğini yansıtmayan eylem ve amellerden kaçınmaktır. Yâni riyâkarlıktan samimiyete, gösterişten ihlâsa, münâfıklar gibi rol yapmadan tabiî davranışa rücû etmektir şahsiyet. Hidâyet, kişinin doğru yolu bulması; Allah’ın dînine girmesi;[5] hak ve adaleti sevmesi, şerefli ve nâmuslu bir hayat yaşaması, salâbet-i dîniyyesi adına dosdoğru yaşamasıdır. Kur'ân ifâdesiyle "İnne hâze’l-Kur’âne yehdî lilletî hiye akvem…" kişinin mümin olarak en doğru yolu bulması ve bu yol üzere yaşamasıdır.[6] Fakat bu, sadece hak dîni ve hakikati bulmaktan ibaret değil, dürüstlük esası üzere hayatını sürdürmek; duâ ve ibâdetiyle, iyilik ve merhametiyle, Allah’ın çizdiği müstakim (dosdoğru) Kur’ân’î çizgi üzere yaşamaktır.

Hak ile batıl tebeyyün ettiği halde; menfaati gereği hakkı reddedip batılı kabul eden kâfir; haklı ile haksız belli olduğu halde; menfaati için haksıza yardım edip mâsuma zulmeden zâlim; haram ile helâli bildiği halde; nefsinin hevâ ve hevesinden helâli terkedip harama meyleden fâsık; hidâyete ehil olmadıklarından Allah tarafından asla doğru yola erdirilmezler.[7] Ama bâtılı bilmeden hak zanneden kâfirin; zulmü bilmeden adâlet zanneden zâlimin ve fıskı bilmeden sevap zanneden fâsıkın; her zaman hidâyete erme hakkı saklıdır. Allah boş yere, “veylün yevmeizin lil-mükezzibîn” (vay, o gün yalancı ve yalanlayanların haline!) buyurmamış.[8]

Allah bile bile haksızlık yapan şahsiyetsiz zalimleri; iyi ile kötüyü, güzel ile çirkini, doğru ile eğriyi kavrama zekası olduğu halde adil olmayan hakemleri; hasetçilik ve fesatçılık yapan günahkar fâsıkları hidâyete erdirmiyor. "Müslümanım" demiş olsa bile, bilerek yalan söyleyenlerin dîni hayatları tehlikededir. Şahsiyetli bir çocuk, oyun oynarken oyun bozanlık yapmaz. Kardeşleri veya arkadaşlarıyla bir şey bölüşürken hakkına razı olur. Şahsiyetli bir genç, arkadaşlarına haksızlık yapamaz, onlara yalan söylemez. Aleyhine de olsa, doğru söze itiraz edemez; annesine, babasına saygılı olur. İşte bunlar hidâyete ehil oldukları için zaman zaman duâ ve ibâdet ihtiyacı duyarlar. Şahsiyet dediğimiz istikâmet ve doğruluk, kişinin hidâyeti ve şerefiyle doğrudan ilgilidir.[9] Yalancılık da kişinin dalâleti ve zilletidir. Şeref ve izzet Allah’ın dîninde olanlara, zillet ve meskenet de dalâlette olanlara yakışır.

Doğruluk şereftir. Hiçbir şeref doğruluktan daha üstün olamaz. Hikmet, sıdk (doğruluk) temeli üzerinde akıl, ilim ve iman terkibiyle yükselen güzel ahlakı temsil eder. Allah korkusu, haramlardan ictinabı ve Allah sevgisi de farzları ikâmeyi gerektirir. Bu hâllerine devam eden müminler, hidâyet ve doğruluk şerefi[10]elde ederler ki,doğruluk Allah'ın kullarına bu dünyadaki en büyük mükâfâtıdır. Adâlet yapmayan zâlimler, “buniye’l-İslamü ale’s-sıdk” kelâm-ı kibârını, yâni "İslâm doğruluk üzerine bina edilmiştir." sözünün inceliğini ve hikmetini bilemezler. Aslında hatasını anlamaya başlamak bir ilk meziyet ve hidâyeti hak etmenin bir ön adımıdır. Hakkı ve marifetullahı tanımaya yarayan bilgi, öyle üstün bir atiyyedir ki, bu terkîbe hikmet deniyor. Allah buyurdu ki, “Rabbinin sözü adalet ve sıdk (doğruluk) üzerine tamamlandı”[11]

Allah, kimin hakkında hayır murat ederse; onu dinde anlayışlı ve bilgili kılar. Kur’an-ı Kerimde,

“Allah içinizden inananların ve ilim sahiplerinin derecelerini yükseltir."[12]

Bu ancak ilmi ile amel eden, takvâ sahibi, firâseti ile yanılmayan ve yanıltmayan, yorumları ile halkı irşâd eden sâlih ve müstakim ulemâdır. Zaten müminlere, ihtisas sahiplerine danışılmasını Allah teşvik etmektedir. Hayra davet, iyiliği emretme ve kötülükten nehyetme müminlerin vazifesi ve iyi insanların sıfatlarıdır.[13]

Her sanat bir sanatkarı, her güfte bir söyleyeni, her beste ve melodi bir müzisyeni, her resim bir ressamı ve her yazı da bir kâtibi gösterdiği gibi, kâinâtta câri olan kanun (sünnetullah), şuursuz tabiat kanunları bile evrene onu yerleştiren Allah’ı gösterir. Tabiatta görülen ekolojik dengeler de her şeyi görüp bilen bir Kâdir-i mutlak olan Cenâbı Hakkı gösterir. Yaratan, vâreden “Vâcibü-l vücûd” olan Allah “Hak” olduğu gibi, vâr edilen mevcûdât da (âlemdeki mîzân = denge ve gerçeğin anlaşılmasına, açığa çıkmasına vesile olmasından dolayı) hak olarak yaratılmıştır. Kâinat, Allah tarafından yazılmış büyük bir kitab gibidir. Aynı zamanda, ancak akıl ve ilim sahibi kimselerin okuyup anlayacağı ve hakkın îlân edildiği bir büyük manzumedir. Onu tanzim ve tesviye eden, dengeli ve koordineli olarak tekmîl eden de Âdil ve Kâdir olan, Zât-ı Akdes Allah’dır.

HAK ve BÂTIL

Bâtılın zıddı olan Hak, varlıktır ve vücûddur. Bâtılın vücûdu olmadığı için ademî ve vehmîdir.[14] Bâtıl, putperest zihinlerde hayâlin diktiği bir libasla var görünür. Yâni bâtıl, mevcud olmadığı halde putperestlerin sanal âlemde ürettiği bir zandan ibarettir. Hakk, bizâtihi kendini vucûdî-varlık olarak temsil eder. Bu temsil gücünü haktan, gerçeklik ve doğruluktan alır. Bâtılın kendisi bizzat mevcud olmadığı için, zayıftır. Güç gösterisi için, mitolojik kahramanlar uydurur, tesadüf tanrılarını ve hayâlî sembolleri kullanır. Istılahları da ütopya, yalan ve ustûrelerdir. Hakkın hâkimiyeti ve kullanım alanı çok geniştir. Onun olduğu yerde, “bâtıl”a hayat hakkı verilmez. Hakkın meşrû nizâmında, ferd olarak herkesin haktan nasibi ve hissesi vardır. Her şahsın menfaati, ihtiyacı ve zaruretleri tanınır ve bunları karşılama ve gider­me hakları yerine getirilir. Bütün bu hakların hakiki sahibi, zerrelerden kürelere kadar, kozmotik âlemi determine eden esbâbın asıl sahibi olan gerçek müsebbib, Cenâb-ı Hak'tır. Ferdin ve ammenin hak ve hukukunun korunması için, yere ve göğe denge ve düzen ölçüsü vaz edilmiştir. Allah Âdemoğullarına, bunlardan istifade etmeyi akıl, ilim ve îmân nimetine bağlamıştır. Bu hususta kişinin sermayesi, ancak, hakka bağlılık adına iyi niyettir. İyi niyet olmadan hakka bağlılık da olmaz. Ve kişi yanılsa bile iyi niyetinden dolayı sevapla ödüllenir. Hükmünde isabet etse bile kişi, bozuk niyetinden dolayı ödül alamaz. Kötü niyetle isabetsiz hüküm veren haktan sapar, batıla düşer. Ve cezasını çeker. Göklerde ve yerde, hâkim olan tek şey haktır. Bâtılın vücûdu olmadığı için, yerde ve gökte var olduğu bir mekanı da yoktur. Bâtıl, kâfirin küfründe, zâlimin zulmünde ve câhilin cehlinde, hâyâlî libâsıyla var görünür. Bâtıl, insan ve cin şeytanlarının uydurduğu ve müşriklerin tapındığı tanrılar sürüsüdür. Müslümanların en çok korktukları, en çok sevdikleri ve en çok umdukları bir tek hak tanrı vardır. O da Allah’tır.

HAK ve HUKUK

Hukukun temelinde, kanûnîlik, umûmîlik ve ferdîlik usûlü olmalıdır. Yâni kânunlar, herkes için eşit olacak, sadece davalı ve davacıyı ilgilendirecek şekilde uygulanacaktır. Babanın suçundan oğul, Ali’nin borcundan Veli sorumlu olmadığı gibi, borçlu veya suçlu kim olursa olsun, kanun önünde herkes eşittir. Allah'ın isimlerinden bir isim olan (el-Adl) adâlet, O'na yakışan ve gücüne münasip kudretiyle kâinât yönetiminde âlemlerin dengesi, düzeni, ölçüsü, nizamı ve vezni için işler. İnsanlar arasında ise, onların niyet ve amellerine göre, Allah hikmet perdesi altında adâlet eder. Allah’ın Kur'an'da takip ettiği maksatlar, tevhid, nübüvvet, haşir ve adalet olmak üzere dörttür.[15] Yani Allah, Kur’ân’da bu dört konu çevresinde ayetlerini yoğunlaştırır. Nübüvvet temeli üzerinde tevhid binası yükselir. Tevhidin davası haşirdir. Haşirden maksad da adalettir. Kulların bilgisi ve irfanı yetmediği için, bazen adalete zulüm dedikleri gibi, musîbet ve belâya da adâlet dedikleri görülmüştür. Bir kimsenin âdil olması için en az üç şart gerekir. Bunlardan birincisi akıl, ikincisi (hukuk bilgisi) ilim, üçüncüsü de îmandır. Bunlardan biri eksik oldu mu hiç kimse adalet yapamaz. Yâni, aklı veya ilmi az ise, bir kimse dindar da olsa adaleti tam yerine getiremez. Ateist yargıçlar da, yasalar adına, konjöktürel kararlarıyla bazen adalet yaparlar. Hukuk = haklar anlamına gelen bu kelime Allah'la ilişkilidir. Bâtılı hak zanneden, hakkı da bâtıl zannedenlerin hükmü âdalet olmaz, bir yanılma olur. Fakat, haksızlığı ve zulmü bilerek yapan kişilere âdil, buna da adâlet diyenler, insanlığın yüz karası kimselerdir. Allah bu ince noktaya dikkatimizi çekerek, "…bir kavme olan düşmanlığınız onlar hakkında adâletsizliğe sebeb olmasın" diye bizi uyarır.[16]

HAK ve KANUN

Dünyada kânûnîlik ilkesine göre, ilk büyük cemiyeti kuran Hz. Muhammed’ (sav) dir. Ve O’nun yolunda, bunu uygulamalı olarak geliştirenler de “Hulefâ-yı Râşidîn” olmuştur. Cemaat denen küçük cemiyetin din, dil ve kültür olarak hayat tarzı homojen bir yapı arz ettiği için, mes’eleleri az ve yönetimi de kolaydır. Cemaat arasında güzel örf, âdet ve gelenekler hakim olduğu zaman, insanlar arasında onun müeyyidesi de utanma hissi olur. Sadece “ayıp” ve “günah” gibi basit esaslarla ahlâkî yönden te’dîb edilmesi yeterli olur ve istisna dışında büyük suçlar işlenmez. Halbuki büyük cemiyetler homojen olmadığı için bilinen örf, âdet ve güzel gelenekler yetersiz kalır. Birçok kavmin ve muhtelif dine mensub insanların yaşadığı büyük cemiyette, ahlâkî müeyyideler değil, kanun gücü ve müeyyidesi hâkimdir. İşte, bizim dünyamızda Peygamberden beri insan hakları bütün tafsilatıyla ortaya konmuştur. Sosyal hayatta bütün vatandaşlar kanun gücüyle korunur. Büyük cemiyette bütün insanlar, kabul edilmiş yazılı (Medine Sözleşmesi gibi) anayasa metni ile birbirine bağlıdır. Çünkü büyük cemiyette tek ulus olamaz. Azınlığın hakkı da çoğunluğun hakkı gibidir. 1200lü yılların “Magna Carta”sı ve 1789Fransız “İhtilâl-i Kebîr”i, hukuk ilkeleri yönünden, 6. Asır’daki Medine Devleti’nden çok geridir. İnsanlara, insan haklarını veren ve bunu belleten İslâm ve onun Peygamberi (sav) olmuştur. Avrupalı insanlar, kânûnîlik ilkesi nedir, bilmediği; suç, suçlu ve suça göre cezâ, kavramlarının tanımı yapılmadığı için, Ortaçağ boyunca Engizisyon tarafından, zulmen infazlara maruz kalmışlardır.

HAKKIN ÇEŞİTLERİ

Dünyada adalet ve nizam, dinin ikaz ve irşadıyla olmuştur. Adalet ve fazileti ilk defa enbiya (nebiler) tesis etmiştir.[17] Hak kavramının anlaşılması için; (Hukuku’llah) “Allah hakkı” ve (Hukuku’l-İbâd) “kullar-insan hakkı” olmak üzere, (anlaşılması için) ikiye ayırıyoruz. Sonra da topluma ait hak ve hürriyetleri “müşterek haklar” olarak tanımlıyoruz. Aşağıda açıklandığı gibi, Allah hakkı, kullar hakkı ve müşterek haklar şeklinde, bu ıstılahlar ulemâ arasında kullanıla gelmiştir.

1. Allah’ın hakkı: Esasında kaderin fetvasına göre, her türlü nimetleri veren Allah’a şükredilmesi ve her türlü musibete karşı da sabredilmesi işidir. Kalbî, kavlî ve fiilî duâ ve ibâdetle Allah’a kulluk etmektir. Kendisine iyilik ve kötülük yapılmaktan münezzeh olan Allah, mahlûkunun hukukunu koruma adına, hakka bağlı iyileri cennetine, haktan uzak kötüleri de cehennemine koymakla tehdit eder. Öyleyse bu hak, zâlimin cezasız ve mazlûmun rahmetsiz kalmayacağı garanti ve sigortası adına, Allah’ın bir vaadidir. Ki, cennet ve cehennem şeklinde tecelli edecek ki, Allah’ın gadabını ve rahmetini temsil eden bir hak ve latif bir vazifedir. Mûtinin hakka itaatı için ödül vermek ve mûsinin de hakka isyanı için ceza vermek şeklinde bir adalettir.

2. Kulların hakkı: Kişilerin beş şeyine dokunulmaz ki, bu mâsuniyetler: Din, dil ve etnik farklılık gözetilmeden herkesin (aklı, dini, canı, malı, nâmus ve nesli) bu beş şeyi korunmuştur. Haksız ve dayatmacı yöntemlerle halkın baskı altında tutulması, onları strese sokar ve akıl sağlığına zarar verir. İnandığı dini yaşamasına engel olur. Bazen, haksız tutuklama ve baskılarla canından ve ağır vergilerle malından bezdirir. Medeniyetin sefâhatiyle aile ve nikah müessesini çözenler, insan fıtratına aykırı zinâyı teşvik ederek hayâsızlığı bir kültür gibi yayarlar. Ahlakî çöküntüyü teşvik ederek nâmus ve nesebi bozarlar. Bir müslimi dînî inancının gereğini yapmaktan alıkoymak kadar, bir gayri müslimi de istemediği halde, İslâm için zorlamak haram ve zulümdür. Katilden beter en büyük haksızlık, herkesin samimi olarak inandığı dini terk etmeğe zorlanmasıdır.

3. Müşterek haklar: Ferdî ve ictimâî hak ve menfaatlerin korunması, birbirine zarar vermeden yaşama adına hürriyet ortamının korunması, hak ve adaletin yerine getirilmesi için liyakatli sivil siyasilerin idarecilik etmesi, hukuk devletinin gereğidir. Ferdî hakları devletin affetme yetkisi olmadığı gibi, toplumun hakkını gasbeden ferdin de cezasız bırakılması zulümdür. Devletin asla affetmediği hıyânet-i vataniye suçu gibi, meselâ babası öldürülen bir kimsenin, câniyi affetme yetkisi de devlet başkanına ait değil, maktülün velisi olan evlâda aittir. Ferdlerin kânûnî haklarını kullanma, vazgeçme veya affetme iradelerini, devlet kullanamaz. Hukuk ihlâlini sorgulama ve suçluları takip ve tedîb etme yetkisi devlete ait olup ferdlerin kendi başlarına ihkâk-ı hak etme ve ceza verme yetkileri de yoktur.

HAK ve VARLIK

Varlık ve vücûd (Lizâtihî ve Liğayrihî) olmak üzere ikiye ayrılır. Varlığı kendine dayalı vâcibü-l vücûd olan Allah, lizâtihi varlıktır. Varlığı başkasına (Allah’a) dayalı “mümkün vücûd” olan eşyâ ve alem ise “liğayrihî” varlıktır. Esmâ-i Hüsnâ’nın tamamı, âlemde ve insanda hakkın şuaları olarak tecelli eder. Varlığın tamamı, Allah’ın güzel isimlerinin tecelli, inkişaf ve açılımlarından ibarettir. Allah (lizâtihî ve liaynihî) başkasına muhtâç olmadan kendi kendine vardır. O sadece kendisine benzer ve kendisini temsil eder. Vâcib Vücûd, kendine yakışan eşsizliği ve (Ganiyyün ani’l-Âlemîn) âlemlerden münezzeh ve müstağni olmasıyla da haktır. “Âfak ve enfüs” âlemlerinde Allah’ın esmâsının tecellileri Hak olarak tecellî eder ve bu tecelliler âlemde nakşedilmiştir.[18] Fakat insanlar gafletleri, cehâletleri ve gözlerine perde olan günahları sebebiyle, âfâk ve enfüsteki âyet ve delilleri göremezler. Kâinat, açılmış ve büyümüş, kocaman bir insan gibi, âfâk olmuş; insan da dürülmüş ve küçülmüş, minicik bir kâinat gibi enfüs olmuştur. Allah, ilerde bu hak ve hakikatı insanlara göstereceğini vaad ediyor.[19]

Bu itibarla lizâtihî ve liaynihî Vâhid, Ehad ve Hakk olan Allah, mutlak mevcut ve sabit sıfatlarıyla mutlak kemâldedir. O’ndan başka hak olan her şey, O’nun vücudunun bir ziyâsı ve bir tecellisinden ibarettir. Bütün hakların ehakkı, vâcibü vücûdu Hak'tır. Buna karşılık, Allah’tan gayri hak olan bütün varlık (mâsivâ), bir yaratıcıya muhtâç olarak "hak ligayri zâtihî" dir. Âlem (mâsivâ) Allah’a muhtaç ve O’na istinad ve istimdat itibarıyla her za­man malûldürler. Ama, yine de Cenâbı Hakk'ın onları “varlıkta tutma” irâdesinden gelen şua ve nûr ile bir derece haktır, O’nunla mevcut ve sabit olurlar. Varlık ve vücûd itibarıyla sabit kabul ettiğimiz her nesne, Hakk'ın vücudunun bir nûru olduğu gi­bi; alemdeki her oluşum, her iş ve faaliyet, her vazife ve mükel­lefiyet de ancak Hakk'a nisbet edildiği zaman bir kıymet ifade etmektedir. Aksine, Hak'la irtibatsız ve O'na izafe edilmeyen hiçbir nisbet; O’nunla ilgisiz (ve besmelesiz) başlayan her iş, O’nsuz işleyen her terkib ve tahlil ebter ve güdük kalır. Cenâb-ı Hakka dayanmayan ve O’nun adına niyet edilmeyen her amel ve eylem sonuç itibariyle bir boşa gitme, beyhude bir yorgunluk ve hüsran olur.

HAKKI TESLİM

Bizim dünyamızda insan hakları, İslâm'ın ilk zuhuruyla tafsîli bir surette ortaya konmuş; Kur'ân-ı Kerim ve Sünnet-i Sahiha sayesinde herhangi bir farklı anlayışa meydan verilmeden tavzih ve tasrih edilmiştir. Osmanlı’yı Devlet-i Aliyye olarak 600 yıl temâdi ettiren asıl sebeb maddi gücü değil, uygulamadaki hak ve adalet anlayışıdır. Onu yıkan da güçsüzlüğü değil, “kaht-ı ricâl” denen adam kıtlığı ve haksız makam ve mansıp dağıtımıyla hak ve adâlete gölge düşürmesidir. Sayısız misallerden iki örnek: Yavuz, Balkanlarda fesat çıkaran 200 bin kadar Bulgar’ı Anadolu’ya sürüp eritmek (asimile etmek) ister. Devrin Şeyhulislâm’ı bunu yasal bulmadığı için izin vermez. Kanûnî, ordusu ile sefere giderken bir çiftçinin tarlası harab olur. Çiftçi atının geminden tutarak, “tarlamı tazmin etmezsen; seni şeriata şikayet ederim” der. Kânûnî bunu gülerek karşılar ve fazlasıyla tazmin eder. Baba-oğul bu güçlü Pâdişahları durduran daha büyük güç neydi? Elbette ki Hakka bağlı adâlet anlayışlarıydı. Bir zamanlar Batı, “Berlinde Hâkimler Var” avuntusuyla övünürken hukukta ayrımcılık yapmağa devam etmektedir. Endülüs’ten Müslümanları ve Yahudileri kovarken de o zaman din dayatmasıyla öldürüyordu.

İslâmî terminolojide bütün haklar, temelde Allah'ın iradesiyle teminat altındadır. Ve O'nun tarafından insanlığa bir ihsandır. Bu ema­netler, insana ilk yaratılışıyla bahşedilmiş, alınıp satılamaz, azaltılıp çoğaltılamaz, tebdil edilemez, bir mal karşılığı bedel ola­rak ödenemez, tayini ve takdiri hâkim güçlerin eline bırakılamaz ve bir emtia mu­amelesi göremez özelliği taşır. Üstelik toplumu yönetenleri bir efendi mertebesinde değil, hizmetçi hükmünde tuttuğu için idâreciler istemese de bu haklara saygı adına katlanmağa ve sabırlı olmağa alıştırır. Çünkü, millete efendilik yapmak zulum, hizmet etmek, hak ve adalettir. Gerçekten "milletin efendisi, onlara hizmet edendir." hadisinin sırrıyla, şeriat âleme gelmiş ki, istibdadı, zulmü ve tahakkümü mahvetsin.[20]

HAK DOSTLARI

Müslümanlar, Asr-ı Saadet başta olmak üzere bütün gelişme ve yükselme dönemlerinde, samimiyetle ve uygulamalı olarak insan haklarına riayet etmiş ve her zaman üstün bir hakperestlik örneği sergilemişlerdir. Çünkü hakperestliğin temeli Allah'a ve ahirete imandır. İnsan inanırsa hukukun üstünlüğü düşüncesini yönetim elindeyken tatbik ederek gösterir. Yoksa haksızların sözlü ve yazılı beyanları, halkı aldatmak ve oyalamaktan öte bir işe yaramaz. Ancak, her zaman müstakim (dosdoğru) olma inancı taşıyanlar adalet yapabilir. Medineli bir Yahudi vatandaş, rahatlıkla “Yâ Muhammed (sav) ben sana ve getirdiğin dîne inanmıyorum. Kendi inancıma ve kültürüme göre yaşamak istiyorum” dediği zaman, Efendiler Efendisi (sav) onun bu hürriyet anlayışına sadece tebessümle cevap veriyordu. Her zaman Cenâb-ı Hak'la samimi bir kul­luk münasebeti içinde bulunanlar, yaptıklarını Allah emrettiği için, yapmadıklarını da Allah yasakladığı için terk ederler. “İhsân” şuuru içinde Hakka bağlılık ve halkla barışık olan hak dostlarının tabiî hâlleri böyledir. İnsan haklarına saygı çağı olan saadet asrında insanlar açıktan haksızlık yapmağa utanır, ancak bir utanmazlık ve haksızlık zuhur ederse; bu, münafıkların dar dünyasıyla sınırlı kalırdı.

HAK ve ADALET

Adâletin tanımı için Hz.Peygamber (sav) “adâlet eşyânın (yâni canlı-cansız her şeyin) yerli yerine konmasıdır.” diye buyurmuş. Hz. Ömer’e (ra) nisbet edilen bir söze göre de (El adlü esâsü-l’ mülk) “adâlet mülkün temelidir.” Bu tanım ve tariflere göre de hak ve adâlet, bir bakıma eş anlamlı ve sinonim kelimelerdir. Hakkın çoğulu “hukûk” da adâletin ve hakların yerine getirilmesi için bir ıstılah olarak kullanılmaktadır. Bu ıstılahın üç anlamından birincisi adâlet müessesesinin, ikincisi bir bilim dalının adıdır ve üçüncüsü de hakların ve adâletin tevzî edilmesi anlamına gelir. Kendini gerçekten mü'min bilen kişi; her işini Hak ism-i şerifiyle irtibatlı olarak yerine getirmeye çalışır. Her faaliyetinde Hakk’ı esas alır.[21]

Yukarda açıklandığı üzere, Hak ve Adâlet terimleri müterâdif, eş anlamıyla birbiri yerine kaim olur. Nebi’nin (sav), adâletin târifi için, “adâlet, eşyânın (her şeyin liyâkatına göre) yerli yerine konmasıdır” diye buyurmuş olması bir hayli te’vil ve tefsire sebeb olmuştur. Eğer şeyler (yâni eşyâ) yerli yerine konmazsa; o zaman, sayısız haksızlık ve zulme sebeb olur. Makamına lâyık olmayan hakim, muallim, komutan, siyâsetçi ve idâreci kim olursa olsun, zulme sebep olmaktan kurtulamaz. Çünkü adaletin olmadığı yerde hak, hakkın olmadığı yerde de adâlet olamaz. Bu iki terim, çoğunlukla birbiri yerine ikâme edilir.

Göklerin mizânı ve yerlerin düzeni, ancak hak ve adâletle mümkündür. Bütün canlı mahlukâtın kâbiliyet, istîdât ve hal diliyle taleb ettikleri; ihtiyac-ı fıtrî ve ızdırar lisanıyla duâ edip istedikleri her şeyi; Allah, Hak ve Adl isminin fazlı ve keremi sebebiyle, inâyet ve rahmetiyle ihsan ediyor. Gönül ve hal diliyle isteyen her muhtaç mahlûkuna, ism-i Adl ve Hak adıyla cevap veriyor, hikmetiyle yardımlar gönderiyor. Her şeyde adâlet ve mîzanla iş görüldüğüne dair delil istersen; mahlukâta hassas mizanlarla ve özel ölçülerle vücut verip suret giydirmesi; onları vazifeli oldukları yerlerine koyması ve bir mîzâna (ekolojik dengeye) göre, her bir canlıyı yerli yerinde istihdam ederek çalıştırması; her birini özel silahlarıyla koruması; bu vaziyeti gören gözlere ve anlayan akıllara gösteriyor ki, bütün bunlar ancak kudreti sonsuz birinin hak ve adaletiyle mümkün olur.

İlmî araştırma, adâlet ve hukuk, söylendiği gibi “tarafsızlık ilkesi” yerine, (eşyadaki derinlik gibi) her zaman üçüncü bir taraf olan “hak” kın yanında yer almalı ve hakka taraftar olmalıdır. Âlimin, hâkimin ve hakemin aslî vazifesi, Hakk’a bağlılık adına gerçeğe ve hukuka saygılı olmaları ve kendilerini hakka zimmetli ve borçlu bilerek yaşamalarıdır. Mü’min kimseler, bütün ömürlerini hak ve adâlet saygısı içinde geçirirler. Fânî ve zâil olan dünyevi şeylerin izâfî değerlerini, hakkın ikamesi adına değerli bilirler. Latîf olan Allah’ın lütfu olarak kabul ederler. Hamd ve şükre vesile olduğu için kıymet verirler. Paylaşım ve bölüşümde, iyi niyetle adâlete vesile olduğu için, sever ve sevilirler. Çünkü Allah, âdil olanları sever ve hakkın zıddı olan zulme taraftar olanları da cehennemle tehdît eder. Evet, adalet iki şıktır. Biri müsbet, diğeri menfidir. Fâtır-ı Zülcelâl, mahlûkunun istediği bütün ihtiyaçlarını, vücut ve hayatına lâzım olan bütün haklarını (azgınlık ve tuğyâna sebep olmayacak derecede) özel ölçülerle cevaplar ve ihsan eder. Demek ki eşyâda adalet, vücut ve hayat derecesinde kat'î vardır. İkinci kısım adâlet menfidir ki, haksızları ceza ile terbiye etmektir.[22] Cennet olmazsa, Cehennem tâzip etmez. Cehennem olmazsa cennet lezzet vermez. Hastalık olmazsa sıhhatin kıymeti, sıhhat olmazsa hastalığın hikmeti bilinmez.

HAK ve CESARET

Mü’min kimse, haktan yana olma adına daima doğruluğu iltizam eder. Yalancı ise, hiçbir zaman haktan yana olamaz ve hakkın öne çıkmasından korkar. Çünkü o bir mücrimdir. Bütün mücrimler de korkaktır. Bu korkudan dolayı, yalanı bir savunma kalkanı olarak kullanırlar. Yalancı, haksız bir menfaat elde etmek veya işlediği bir cürmün cezasından kurtulmak, sinmek ve gizlenmek için yalan söyler. Her yalancının korktuğu bir hak=gerçek vardır. Cesaretin kaynağı doğruluktur. Yalancı bir zâlimde görülen cesaret, ancak bir blöf ve cerbezeden ibâretdir. Hak ve haklılık adına görülen cesaret, bir yiğitlik ve cihattır. Doğru bir kimsenin hücum ve savunma cesareti, Hak’tan ve haklılıktan gelir. Hakka yakın olan her doğruluk şeref ve adâletdir. Cesur ve kahraman insanlar, ancak hakka bağlı doğru kimseler arasından çıkar. Çünkü yalancılardan gerçek değil, sahte kahramanlar çıkar. Hakka ve hukuka bağlı doğrular, her zaman hak olan aktivite içinde bulunmayı yeğler ve “hakkı tutup kaldırma” cehdi içinde bâtıldan da uzak durur. Daima Allah hakkında hüsnü zan eden kullar, cesur ve âdil olurlar. Allah da kendisi için, "Kulum Beni nasıl tanırsa, ona öyle muamele ederim." Diye buyurmuş.[23]

HAK ve HÜRRİYET

İnsan haklarının başında hürriyetler gelir. Bütün insanlar analarından hür olarak doğarlar. Bir tarağın dişleri gibi insâniyette eşittirler. Ancak sonradan zâlim insanlar kendi aralarında haklarını gasb ederek kölelik müessesini kurmuşlar. İşçi sınıfının olmadığı eski çağlarda, insanlığın câhiliye dönemlerinde bu zulme dayalı bir ekonomi sistemi geliştirmişler. Eski Roma, Bizans ve Pers İmparatorlukları böyle yönetilmiş.

İslâm köleliği vaz etmediği gibi, bu müessesenin zaman içinde lağvedilmesini emir ve tavsiye etmiştir.[24] Fakat düşman devletler hem bunun ticaretini yapıyor hem de Müslüman esirleri ağır ve (meselâ forsalık gibi) hakir işlerde çalıştırıyorlardı. Hz. Ömer, örnek aldığı Peygamber’in (sav) kölesi Zeyd’i (r.a) evlat edinmesi gibi, Kudüs fethinin teslimine giderken, Müslüman olmayan kölesine din dayatması yapmadığı gibi, candan bir arkadaş gibi, kölesiyle deveye nöbetleşe binmiştir. Geçmiş peygamberler de köleliği kısıtlayıcı, hattâ ev halkı muamelesi yaparak, adı köle olsa bile uygulamada kardeş muamelesi yaparak köleliği yok etmeğe çalışmışlardır. Fakat her defasında mütegallibe köleliği hortlatmıştır. Günümüzde de kölelik tamamen yasak olduğu halde, zâlim devletler, mafya ve terör bu huyundan vaz geçmemiş, haksız ve azgın kapitalizm devam eden ekonomi sömürüsüyle, erkekleri iş istihdamı adı altında ve özellikle kadınları da asrî-çağdaş câriye olarak fuhuş sektöründe kullanmaktadır. Terör ve mafya, karanlık ve yasak işlerde her zaman beyaz köle kullanmakta, vahşi kapitalizm ve fuhuş mafyası da, geçici ve bayağı dünya metaı için, insanların hak ve hürriyetlerini selbederek haksız, âdi bir kazanç elde etmek için öldürmekten ve zulümden çekinmiyorlar.

Düşünce ve inanç hürriyeti, kendini ifâde hürriyeti, teşebbüs ve iş hürriyeti, vicdan ve kanaat hürriyeti, eğitim ve öğretim hürriyetleri vazgeçilmez ve devredilemez haklardır. Bu hürriyetler, din, dil, ırk ve renk ayrımı yapılmadan herkes için geçerlidir. İnsanların rûh ve beden yapılarını etkileyen bu haklar kısıtlandığı zaman toplumda barış ve huzur kalmaz, insanların akıl ve beden sağlığı bozulur.

İnsan hakları yönünden “Medine Sözleşmesi” ilk örnek olması bakımından çok önemlidir. İnsanların uğrunda uzun müddet mücadele ettiği, ifrât ve tefrîte girip çıktığı, hatâ ve yanlışlarla düşüp kalktığı, yüzlerce tashih ve rötuşlar yaptığı ve insan hakları adına iç ve dış savaşlar verdiği bu hürriyet dilberi(!) nasıl bir hak ki, uğrunda milyonlarca insanlar ölmüş ve öldürülmüştür.

İslâm, insan hakları adına hiç kimseyi ölüme göndermeden, bu hakları adalet çerçevesinde ortaya koyar. Adına “Asr-ı Saadet” denilen Peygamber (sav) zamanında, bir Yahudi rahatlıkla Devlet Başkanı Peygamber’e (sav) “Yâ Muhammed! Ben senin peygamberliğine inanmıyor, kendi inancım ve kültürümle yaşamak istiyorum.” dediği zaman, O, bunu tebessümle karşılar. Kızmadığı gibi, herkesin böyle davranması için örnek ahlâkı temsil ve tebşir eder. Âdil Ömer de (ra) halifeliği zamanında, devletin gelirine göre halka ihsan ettiği paydan, vatandaşı yaşlı Yahudiyi ayırt etmeden onu da maaşa bağlar.

KADERİN HAK ve ADALETİ

Bu dünya için, en büyük hak ve adâlet, Allah’ın kaderinde saklıdır. Başa gelen musîbet ve belâlarda iki cihet ve iki hüküm vardır: Biri insanın hatası, diğeri kaderin hükmüdür. İnsan her zaman -hakkın ne olduğunu tam bilemediğinden- zulme düşebilir, kader ise her zaman adâlet eder. Fakat insanların çoğu bunu bilmezler.[25] Meselâ, yönetimi ele geçiren (silahlı ve) dayatmacı bir zâlim: Kendi gibi diğer küçük zâlimleri istihdam ederek zulmüne ortak eder. Sonra da (kendi) şeriklerini cezâlandırır. Zulmüyle mazluma sevab kazandırır, zâlimler için de ikab makinesi gibi çalıştıktan sonra, yıkılıp cehenneme yuvarlanır. Meselâ bir adam, yapmadığı bir hırsızlık sebebiyle zulmen hapse atılır. Fakat bu onun, (kendisinden ve Allah’tan başka kimsenin bilmediği) gizli kalmış eski bir suçunun karşılığı olur. Ancak hakim (bazen bilmeden) zulmetse de, kaderin hükmü her zaman adalet eder.[26] Bu hâle düşen bir kimse için denilir ki, eğer o kimse müminlerden ise, kader-i ilâhî onu te’dîb ile adâlet eder ve günahına kefaret sayar. Sevab işleyerek kazanamadığı mânevî bir makamı, musibetine sabır ve günâhına tövbe ederek kazanır. Bu zulüm (gibi görünen adâlet) onun maddî ve mânevî terakkisine de vesile olur. Kaderin adalet ettiği o kimse eğer kafir ve zâlimlerden ise, başına gelen bu zâhiri haksızlık, onun için de adâlettir. Âhiretteki büyük cezadan evvel, âcilen bu dünyada erkene ve öne alınmış ibretlik bir cezadır.

Kaderin adâletine işâret eden iki gerçek hikayeden birincisi: Babasını öldüren 17 yaşındaki delikanlı, sebebini soran hakime: "Babam bana çok iyi davranıyordu. Ancak ben, sebebini bilmediğim nefret duygusunu yenemeyip onu öldürmek zorunda kaldım" der. Annesi, avukatına sır kalması şartıyla şöyle itiraf eder: "Oğlumun öldürdüğü ikinci kocam, benimle evlenmek için, hâmile olduğumu bilmeden ilk kocamı öldürmüştü. Ölen kocamdan gebe olduğumun farkına vardığım zaman, bunu açıklayamadım. Onlar, birbirini öz baba-oğul bildiler. Oğlum, büyüdükçe kâtil kocamdan nefret ediyordu. Ama ben biliyorum ki, oğlum, üvey babasını öldürerek, öz babasının intikamını aldığını bilmiyor."

İkincisi: Asilzâde bir atlı, yol yorgunluğunu bir çeşme başında dinlenerek hafifletir. Sonra yoluna devam eder. Atlıdan hemen sonra, bir genç adam gelip çeşmeden su içer. Dinlenmek için çayıra uzandığı sırada, sırtına çağşak, küçük bir tümsek dokunur. Bir de bakar ki, iri bir kese dolusu altın paralar! Tam o sırada, elinde asâsı olan kör bir adamın hızla çeşmeye doğru geldiğini görünce, düşürdüğü parayı almağa gelen kesenin sahibi zanneder. Sessizce çeşme başındaki koca ağaca çıkıp saklanır. Kesenin sahibi gibi davranmayan âmâ, suyunu içip çayırda istirahata çekildiği sırada, atlı asilzâde çıkagelir. Kesesini bulamayınca, âmâyı sıkıştırır. O, keseden haberi olmadığını söylese de asilzâde atlı inanmaz. Öfkelenir ve kılıçla vurup kör adamı öldürür. Ağaca saklanan genç adam da korkudan, keseyi aldığını itiraf edemez, atlı gidinceye kadar gizlenir…hikaye uzun… Bu işin iç yüzüne gelince: Kör adam gençliğinde, haksız yere, asilzâde atlının babasını öldürmüş. Atlının babası da, keseyi bulan gencin babasını dolandırmış… Yâni, âmânın ölümüyle kısasla adâlet olmuş, kesenin iâdesiyle de hak yerini bulmuş...! Ve her zaman olduğu gibi kader, hak ve adâletle hükmetmiş. Pek tabii ki, herkes niyetine göre yaptıklarının karşılığını görecektir.

Hoşa gitmeyen hadiseler, beşerin zulümlü eliyle, kaderin hak ve adaletini icrâ eder. Bazen zulüm gibi görünen nikmetler (belâlar) nîmetlere dönüşür. Bazen de adalet(!) gibi görünen nimetler(!) nikmetlere (belâlara) dönüşür. Halbuki herkes niyetlerine göre ya zâlim veya mazlum olur. Meselâ, semâvî veya arazî bir musibetle, sel veya deprem gibi bir felaket gelse, zâlimin malı telef ve kendisi de helâk olur. Mazlumun zâyî olan malı, sadaka hükmüne geçtiği gibi, kendisi de hükmen şehîd sayılır. İnsanlar kaderin hükmüyle ve ancak, Allah’ın hak ve adaletiyle yaşar ve ölürler. Fakat, yeniden diriliş gününde, herkes niyetine göre karşılık bulur. Bütün mesele, bu işin inceliklerini ve kaderin hikmetini anlama nimetinde gizlenmiştir.

Allah, “adalet-i mahzâyı”, kaderine havale etmiş ve kaderin kabza-ı tasarrufuyla korur. Ancak, Allah’ın “adâlet-i izâfî” denen ve zâhiren görünen adâleti ise, iyi niyetli, akıllı, bilgili ve imanlı insanlar eliyle tecelli eder. Devlet bazında da adalet, iyi niyetli, akıllı, bilgili, imanlı ve cesur insanların eliyle ve devlet gücüyle gerçekleşir. Hak ve adaletin ikâmesi ve yerine getirilmesi için yapılan çalışma ve gayrete cihad denir. Hakiki adalet, bir ferdin hakkını cemaate feda etmez; "Hak haktır; küçüğüne, büyüğüne, azına, çoğuna bakılmaz"[27] İnsanlar bu dünya ile imtihan edilmek üzere, niyetlerinde hak ve adâlet arzusu var mı, yok mu diye denenir. Herkes akıl ve bilgi gücüne göre, her hususta hak ve adâlet niyetiyle yaşamak ve buna göre hükmetmekle mükelleftir. Din alimleri, adaletli nizamıders ve irşadla halka gösterir. Enbiya ise, adalet ve fazileti tesis ederek bir arada yürütür.[28] Bu sebeble adaletten daha yüce bir makam olmadığı için iyi niyetli âdil bir hâkim, “makam-ı mahmûd” makamına lâyık olan Nebî (sav) ile beraber olma lütuf ve şerefine nâil olacaktır. Merhameti, iyiliği, hak ve adaleti sevenler de sevdiklerinin ulaştığı nimetlere kavuşacaklar. Çünkü kişi sevdiği ile beraberdir ve kişi sevdiği ile birlikte haşr olacaktır.

Kur’ân’ın, tevhid, nübüvvet, haşir ve adâlet olmak üzere, dört büyük ve önemli konusu vardır. Nebi, Tevhidi isbat eder. Tevhidin dâvası, (yeniden dirilip hesab verme inancı, yani) haşirdir. Haşrin de gayesi adalettir, demiş­tik. Buna göre, emânete riâyet ve cemiyete adalet etmekle, dî­nin dâvâsının güzelliği ve tevhîd akidesinin yüceliği anlaşılmış olur. Bu hususta Hz. AIi (r) ile bir Yahudi arasında geçen mahkeme oldukça ilgi çekicidir:

Hz. Ali (r) hilâfet makamında bulunduğu sıralarda, Hâkim Şurayh'a (r) bir Yahudi tarafından dâva edilir. Yahudi, "Ali benden bir zırh satın aldı fakat parasını ödemedi" der. Hz. Ali de zırhı ondan satın aldığını itiraf etmekle beraber, karşılığını ödediğini isbât edemez. Hâkim, O'nun sıdkına inanmakla beraber, usulen zerre kadar halîfeye meyletmez ve hükmünü verir. "Ya zırhı geri verirsin, ya da bedelini ödersin" diye hükmederek koca halîfeyi haksız çıkarır. Bu adaleti gören Yahudi îtirâf eder:

"Bedelini sattığım zaman aldığım o zırh Ali'nindir. Bir Devlet Başkanı ile Müslüman olmayan birisi, ada­letiniz karşısında eşit oluyor mu diye deneyip anlamak istemiştim. Dîninizin hakka ve adalete ne kadar yer verdiğini anladım. Şimdi tam kanaat edindim ki, İslâm Dîni hakk ve adalet dîni imiş. Ben de Müslüman oluyorum." der.[29]

Bundan da anlaşılıyor ki, amme hizmeti görenlerin sabırlı, emânete ve adalete riâyet eden kimseler olma­sı gerekiyor. Cemiyetin emniyet ve huzuru ancak böyle sağlanır.

Hakimlik emanetine ve hakkın teslimine dair, Hâkim Şurayh’ın (r) kararından çıkaracağımız birkaç hususu vurgulamadan geçemeyiz: a) Hukuk usûlü yönünden, hâkim iftira olduğu kanaatine rağmen, davacıya bunu açıklamıyor ve onu azarlamıyor. b) Devlet baş­kanı ile sıradan vatandaşı duruşmada eşit tutuyor. c) Adâlet eder­ken dîn, milliyet ve içtimaî durumu hesaba katmıyor. Çünkü, en yüce şey haktır, adalet hukukun üstünlüğü ilkesine göre yapılır… İbret alacaklara arz olunur.

ADALET DÜŞMANLARI

Kıyâmet günü insanların amel ve eylemleri, niyetlerine göre değerlendirilecek. Zulmederken ölen ve öldürülenler cehenneme, adâleti savunurken ölen ve öldürülenler de cennete girecek. Aynı şekilde zâlimi öldürene gâzi-kahraman denilecek. Mazlûmu öldürene de kâtil denilecek. Adâlet düşmanlarının kötü niyeti, bu dünyada ne kendilerini, ne yakın çevrelerini ve ne de muhataplarını huzurlu eder. Ahirette ise azapları daha büyüktür. Bu dünyada geçici bir zevk ve az bir menfaatten sonra, ebedî huzursuzluk onların yakalarını bırakmaz. Bir kimsenin, iyi niyetli bile olsa, adâlet yapabilmesi için, asgarî seviyede akıllı, bilgili ve îmanlı olması gerektiğini önceden belirtmiştik. Adâlet düşmanları, inanmadıkları için sorumluluk hissetmezler. Bu yüzden akıllarını iyi kullanamazlar. Çünkü, ilim ve iman kıtlığından daha beter olan yanları, kötü niyetli olmalarıdır.

Afganlı Mücâhidler, Rus işgâline karşı 20.Yüzyılın Bedir aslanları gibi cihad edip memleketlerini kurtardılar. Bu kurtuluş sırasında da hârikulâde gaybın desteğini kerâmetlerle gördüler. Ancak, iktidar menfaati için, kendi aralarında yaptıkları çatışmalar sebebiyle adalete uymadıkları için düşmanları karşısında mağlub oldular. Eşitlik ilkesine aykırı olan dengesiz adalet, adalet değildir.[30] Bilgisiz dindarlık, Afganistan'a ve Çeçenya'ya adalet yerine zulüm getirdi. Şeriatın ne olduğunu ve günümüzdeki istimâl hakkını bilemeyenler, kötü niyetli düşmanlarının eline koz vererek kendilerini yıktırdılar.

Allah, Vicdânın aydınlanması ve hayâtın huzuru için dîni bilgiler vahyettiği gibi, aklın ikna edilmesi ve nûrlanması için de fennî ilimleri eşyâda tabiat kanunu adıyla vaz etmiştir. Bediüzzaman bu ikisinin uyuşmasıyla hakikatin tecelli ettiğini, fenni bilmeyen dindarlığın taassuba girdiğini, dini bilmeyen fencinin de küfre düştüğünü belirtir. Bunlardan birisi, dindar görünümlü fen câhili, diğeri de, kâfir görünümlü dîn câhilidir.[31]

Bütün dünyada görünen kargaşa ve zulmün asıl sebebi ve arka plânında yer alan şey, kötü niyettir. Kötü niyetin açılımında, adâletin baş düşmanı olan ve zulmün anası sayılan, yalan ve menfaatçilik gelir. Menfaatçiliğin açılımı içinde ise, bencillik, haset ve îman kıtlığı vardır. İmansızlık içinde akılsızlık ve bilgisizlik vardır. İslam’da ve (bozulmadan önceki diğer) semâvî dinlerin özünde, yalandan arınma, iyilik yapma ve paylaşarak mutlu olma öğüdü vardır. Hak ve adalet de bunu gerektirir. Adalet ve barış düşmanı narsist, bencilliği ve egosu adına, menfaati için zulmen hak gasbeder. Bu tipler, sırasıyla fâsık, kafir veya münâfık kimselerdir. Tarihte de Müslüman görünümlü nice melikler gelip geçmiştir. Paylaşmayı sevmeyen, makam hırsıyla adalet düşmanlığı yapan bu egoistlerin kendileri de, devletleri de uzun süreli pâyidâr olmadan yıkılıp gitmiştir. Sahabe gibi adâletle yaşayan Devlet-i Aliyye-i Osmaniye, 600 sene devleti adaletle temâdî ettirdi. Ne zaman ki adâleti yerine getiremedi, yıkılıp gitti. Zaman-ı Âdem’den beri iman ve küfür kesintisiz devam eder. Ancak, zâlimin helâki ile zulüm kesilir ve zaman içinde adâletle zulüm nöbetleşe münavebe eder.

Devlet bazında adalete gelince; en az dört şart gerekir: Akıllı, bilgili, îmanlı ve güçlü devlet adamı olmak gerekir. Şahıslardan farklı olarak devlet, hükmedilen adaleti, devletin fiilî ve fizikî gücüyle yerine getirir. Ferdî olarak hüküm veren hakim, kendi kararını kendisi icrâ edemez. Uygulama ve hükmün tatbîkini devlete bırakır. Fiîlî olarak adaleti uygulayacak olan devlet gücü yanında, o devleti yöneten adamın akıl kıtlığı, bilgisizliği ve hak yerine bâtıla inanması sebebiyle, bu uygulama, adalet adına zulme dönüşür. Hakikî îman sahibi, akıllı ve bilgili bir yönetici böyle bir yanlışlığa düşmez. Çünkü Allah, "adâleti, iyiliği ve fedakarlığı emreder. Ahlaksızlığı, insanların ayıp saydığı kötülüğü ve azgınca zulmetmeyi" bize yasaklar.[32]

Adalet düşmanı zalimlerin karakteristik vasıfları: Evhamlı, şüpheci, menfaatçi, hak ve hakikat câhili, îmansız, dikta heveslisi, kin ve düşmanlıktan zevk alıcı ve kötü niyetli olmalarıdır. Bu haksızların habis sıfatları, adaletin yerine gelmesine manidir. Çünkü bunlar, çıkarlarını başkasının zararında gören, bencil, cimri, korkak ve hâin kimselerdir. Bunlar emanete hiyânet eder, politik nezaketleri içinde yalan söyler, vaad ve sözlerinde durmaz ve çevrelerine karşı kendilerini yalanla savunurlar. "Âhir zamanda, Süfyan ve Deccal gibi zâlimler, nifak ve din (İslâm) düşmanlığı yapanların başını çekerler. Müthiş zulüm ve zarar verirler. Bunlar, insanların ve özellikle Müslümanların hırs ve ayrılıklarından istifade ederek, az bir kuvvetle insanlığı hercü merc ederek koca Âlem-i İslâm’ı da esaret altına alan"[33] haksız ve yalancı zâlimlerdir. Kaderin hükmüyle Müslümanlar da bu duruma layık olmuşlardır. Nefisleriyle cihadda galip gelmedikçe düşmanlarını yenemezler. Meğerki düşmanları kendiliğinden çekip gitmiş ola…

Zâlim, gücünü maddi kuvvetten, mazlum, gücünü hak ve adaletten, yani haklı olmaktan alır. "Zulm ile âbâd olanın âhiri berbâd olur" özdeyişine göre, yaşayan görür, gören de ibret alır. "Eden bulur", "rüzgâr eken fırtına biçer", Allah'ın kahrını, gayretullahı tahrik eden bir gün belasını bulur, zulm edenin cezası tepesine iner. Ve Biiznillah her "cezâ, o amel cinsinden gelir".

Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselam buyurmuşlar ki:

"Şu beş şeyin cezasını zâlim dünyada görmedikçe ölmez:

1. Zulmetmek,
2. Hâinlik etmek,
3. Ana babaya âsî olup eziyet etmek,
4. Sıla-ı rahmi kesmek,
5. Yapılan iyiliğe nankörlük etmek.

Adaletle arası açık olanlar, Allah'ın adaletinin hayatımızda ne kadar hâkim olduğunu olaylara birazcık dikkatle bakacak olurlarsa göreceklerdir. Göremeyenler, kendi nefislerini ayıplamadan ölemezler.

Adâletli olmak için akıllı, bilgili ve imanlı olmak yeterlidir. Benim anladığım mânada "imanlı olmak"ın içinde iyi niyet de vardır. Kim olursa olsun, adalet düşmanlığı, herkes için kötü bir niyet ve apaçık bir haksızlıktır.

ADALET ve MEDENİYET

Üç çesit medeniyet vardır.

- Bayındırlık ve refah
- Bilim ve sanat
- Ahlâk, huzur ve mutluluk medeniyeti.

Peygamber aleyhisselâm hicretle Medine'yi şereflendirdiğinde, onun getirdiği medeniyetin adı, “Asr-ı Saadet” veya ahlâk medeniyetidir. Rasûlullah (sav) değişik inanç, değişik düşünce ve farklı etnik gruplarla yaptığı sözleşmeyle (Medine Sözleşmesi) eksiksiz bir hürriyet te’sis etmiş ve insan haklarına riâyetle insanları mutlu etmiştir. İnsanların dini, ırkı, sosyal seviyesi ne olursa olsun, fevkalâde bir hassasiyetle herke­sin hukuku gözetilmiş ve uzak-yakın çevreye göre "Medine-i Münevvere" bir "dâru'l-emân" (emniyet ve güven yurdu) hâlini almış ve orada yaşayanlar (geçim sıkıntısı dışında) huzurlu ve mutlu olmuşlardır. O çağda, bu ahlâkî medeniyet altın çağını yaşamış. Ve bu döneme, “Asr-ı Saadet” denmiştir. Rûhumuz o çağın mimarına kurban olsun. Peygamber Köyü de Cennet bağlarından bir bağ olmuş, o çağa yakın duranlar, Hakk'a da halka da yakın olmuşlar. Sonraki asırlarda idareyi ele alanlar, heva ve heveslerine yenik düşüp yaşadıkları asırların medeniyetine gölge düşürmüşler.

BATI MEDENİYETİ

Batı (Avrupa) ikidir. Birisi,akıl ve fen gücünü medeniyetlerin hizmetine sunan, insanlığın selâmeti için çalışan, temiz ahlak sahibi ve iyi niyetli dindar Hıristiyanlar. Bunlar büyük çoğunluğun % 5 ini temsil eder. Kâşifler, mûcidler, hak ve adaleti savunan dâhi ilim ve fikir adamları bunlar arasından çıkmış. İnsanlığa hizmet eden eserleriyle bu kimseler saygı görmüşlerdir. İkinci Avrupa, kâfirliği ve zulmü ile sömürgeci ve zorba Batı’dır. Şahsî menfaati için her türlü yolu (ahlaksızlığı) mübah gören, insanları zevke ve sefâhate sürükleyen, eğlenceyi din hâline getiren, adâlet ve hukukla arası açık, dinsiz, evrimin tesâdüf tanrılarına bağlanmış, îmân ve İslâm düşmanı zorbalardır. Bu ikinci gürûh, büyük çoğunluğu teşkil eder. Bunların:

1. Dayanak noktası yalan ve kuvvettir. Bunun şe'ni, zulüm ve teca­vüzdür.

2. Hedefi ve maksadı, menfaattir. Bunun şe'ni, tezahumdur (yani çatışmadır).

3. Hayatta düstûru, cidaldir. Bunun şe'ni, tenazudur. (yani çekişme ve savaştır)

4. Kitleler arasında rabıtası ve anlaşması, başkalarını yutmakla beslenen unsuriyet (ırkçılık) ve menfi milliyetçiliktir. Onun şe'ni ise, müthiş tesadümdür (çarpışmadır).

5. Câzibedar (göz alıcı) hizmeti, heva ve hevesi teşci (coşturma), nefsânî ar­zularını tatmin etmek, oyun ve eğlence taleblerini kolaylaştırmaktır. O hevâ ve hevesin tatmin edilmesinin şe'ni, insaniyeti melekiyet derecesinden kelbiyet (köpeklik) derekesine indirmektir.([34]) Batı medeniyetinin temelleri bu ilkeler olduğu müddetçe, küresel düzeyde işbirliği, barış ve diyalog köprülerinin kurulması insanlığa beklenen saadeti getirmeyecektir. Ancak, belki biraz daha büyük zulmü önleyip stabilize edecektir. Fakat Birinci Avrupa ile diyalog meyve vermeseydi; belki 3. Dünya Savaşı çıkardı. Allah, hakiki dindar Hıristiyanlar ile Müslümanlar arasında iş birliği yarattığı gün, dünya medeniyeti bir dolunay gibi parlayacaktır.

İSLAM MEDENİYETİ

Belli nisbette Sünnî ulemâ ve münevver Müslümanlar, dünya nizâmı adına, îsâr denilen Sahâbe mesleği gibi, bir hayat tarzının örneğini sunmağa başladılar. Sahabeden sonra tâbiîn mesleğinde giden sâlih Selçuklular gibi Osmanlılar da muhlis ve muttakî olmadan hizmet verilemeyeceğini ve cihad yapılamacağını anladılar. Zararlı ve yararsız ikinci tip Batı medeniyet projesi karşısında, İs­lâm'ın evrensel ilkelerine dayalı, farklı bir medeniyet projesi öngördüler. Bu bizim medeniyet, menfi esasların yerine tümüyle müsbet esasları ko­yarak bir düzen sağlamağa çalıştı. Şöyle ki:

1. Dayanak noktası, kuvvete bedel sıdk ve haktır ki; bunun şe'ni, adalet ve tevazündür (dengedir).

2. Hedefi ve maksadı, menfaat yerine fazilettir ki; bunun şe'ni, mu­habbet ve tecazübdür (sempatidir).

3. Hayatta düstûru, unsuriyet ve milliyet yerine; dîni, insâni, vatanî ve sınıfî râbıtalarla muhabbet ve yardımlaşmadır ki, bunun şe'nî samimî uhuv­vet (kardeşlik) ve müsâlemet (barış) ile haricin tecavüzüne karşı yalnız müdâfaa (savunmadır).

4. Kitleler arasında râbıtası ve anlaşması, cidal yerine teâvün düstûrudur (yardımlaşma) ki; şe'ni ittihad (birlik) ve tesanüttür (dayanışmadır).

5. Hizmet alanı, hevâ(nefsâni arzular) yerine hüdâdır (Allah rızasıdır) ki; şe'ni, İnsaniyetin te­râkkisi ve rûhen tekâmülü, sıdk ve ahlâkın teâli etmesi (yücelmesi)dir. Tâ ki dünya ve âhirette kizbin (yalanın) zilleti (alçaklığı) ve sıdkın(doğruluğun) şeref olduğu bilinsin.[35]

Batı Medeniyeti ile İslâm Medeniyeti arasındaki farkları icmâlen bu şekilde ifade edebiliriz. İstikbâlin büyük bir değişime gebe olduğunu; Sâlih Müslümanların, kuvvet dengelerine tesîr etmesiyle, inşâallah medeniyetin pozitif yanları galip gelecek ve bu sayede, (Hudeybiye’de görüldüğü gibi) diyaloglarla evrensel barışın temin edilmesiyle, Kur’ân nın vaad ettiği âfâkta ve enfüste ilimle görünecek âyetlerin hak olduğu, kıyâmet kopmadan önce tebeyyün edecektir. Müslümanlar için, büyük cihad; ülemâ nezdinde hak ve hakikatin tebliği, sûfiyye için örnek ahlak ve başkaları için yaşamak, kadın için iffet ve hayâ, erkek için mertlik ve cömertlik, sanatkarlar için bediîyyât (her çeşit güzelliği ahlâkî sınırlar içinde yarıştırmak), zenaatkârlar için sağlamlık ve helal kazanç, eğitimciler için yüksek ahlak içinde yeni bilgilerde edeb ve terbiye, tüccâr için eminlik ve güven... nihayet devlet erkanı için de adâlet ve halkı siyânettir.[36]

Batı Medeniyeti’nin esası ise; yeme, içme ve şehvet hürriyeti başta olmak üzere, oyun ve eğlence öncelikli nefsâni arzuların tatmini adına, dünyayı, dünya için istemek ve onu elde etmek uğruna cidal yapmak ve bunun için de teknolojiyi üretmek ve kullanmaktır. Halbuki bizim dünyamızda teknoloji, eğitimin aracı bır vasıtadır. İlmin sebebi olan ihtiyaç ve merakla Allah’ın kevni âyetlerni anlamak ve şükretmektir. Asıl mesele, âlemin hikemî gayesini anlamak, ondan faydalanmak ise ârizîdir.[37] O zaman, İslâm Medeniyeti, dünyayı ihâtâ ve tenvir edecek, İstiklâl Marşı Şâiri’nin dediği gibi, Hakkın vaadi bir daha doğacaktır…


Yard. Doç. Dr. Abdulkadir Etöz

Kayseri’de doğdu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü ve Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde lisans; Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde doktora öğrenimini tamamladı. Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde yardımcı doçent olarak çalışıyor. Kur’ân’da Sosyal Psikoloji konusunda çalışmalar yapıyor. Evli ve üç çocuk babası.

[1] R.N.K. Sözler / Lemeât - s.329

[2] R.N.K. İşârâtü'l-İ'câz, s.1246

[3] R.N.K. Münazarat - s.1940

[4] R.N.K. Sözler / Yirminci Söz - s.103

[5] R.N.K. Sikke-i Tasdik-i Gaybî - s.2103

[6] İsrâ, 17 / 9

[7] Maide, 5 / 44, 45, 47

[8] Mürselât Sûresinde 11 defa geçiyor

[9] R.N.K. Şuâlar / 1. Şuâ - s.837

[10] R.N.K. Mektubat / 29. Mektup - s. 560; Nur Çeşmesi - s. 2328

[11] En’âm, 6/115

[12] Mücâdele, 58/11

[13] Âli İmran,3/104

[14] R.N.K. Lem'alar / 13. Lem'a - s.619; Şuâlar / 2. Şuâ - s.852

[16] Mâide, 5 / 8

[17] R.N.K. / Muhakemat - s. 2029

[18] R.N.K. İşârâtü'l-İ'câz - Bakara Sûresi, Âyet: 23,24 - s.1231

[19] Fussilet, 41 / 23

[20] el-Mağribî, Câmiu'ş-Şeml, 1:450, Hadis no: 1668; el-Aclûnî, Keşfü'l-Hafâ, 2:463

[21] R.N.K. Sözler / 20.Söz - s.103

[22] R.N.K. Sözler / 10. Söz - s. 38

[23] (Ene inde hüsni zanni abdî bî) (Buharî, Tevhid: 15, 35; Müslim, Tevbe: 1

[24] R.N.K. Münazarat - s.1955

[25] R.N.K. Lem'alar / 28. Lem'a - s. 734

[26] Kastamonu Lâhikası, s. 111-112

[28] R.N.K. Sözler, 26. Söz, s. 204

[29] H.Basri Çantay, Meâl-i Kerîm...C.1, s.130-31 İstanbul, 1965, (54.dipnot)

[30] R.N.K. Sünuhat - s.2052

[31] R.N.K. Münazarat - s.1956

[32] Nahl, 16 / 90

[33] el-Hâkim, el-Müstedrek, 4:529-530; İbni Hibban, Sahih, 8:286

[34] R.N.K. Sözler / Lemeât - s. 326

[35] R.N.K. Mektubat / Hakikat Çekirdekleri - s. 573; Sünuhat - s. 2049

[36] Abdulkadir Etöz, İpek Yolu, 1999 Konya(içinde) s. 307

[37] Yukarda adı geçen yer.

Yükleniyor...