KÂİNATTA HÜKÜMFERMA İLAHÎ ADALET KARŞISINDA GÜNÜMÜZ İNSANININ NEZAFET, İKTİSAT, İBADET VE ADALETİ

ÖZET

Bu tebliğde; Allah’ın kâinatta hükümferma adalet-i tammesi olan İlahî Adaleti karşısında, günümüz insanının nezafet, iktisat, ibadet ve adaleti ele alınmaktadır. Bunun için önce, kâinatta nizam, intizam ve dengeyi sağlayan ve bütün kâinat ve mevcudatın düstur-u hareketi olan İlahî Adalet konusu; Adl, Kuddûs, Hakem ve Hakîm isimleriyle kısaca açıklanmıştır. Bilâhare kâinatta hükümferma bu İlahî Adalet karşısında günümüz insanının nezafet, iktisat, ibadet ve adaleti ele alınarak, çözüm yolları aranmıştır. Şükürsüzlük, adaletsizlik, iktisatsızlık ve nezafetsizliğiyle; kâinatta hükümferma İlahî Adaletten alabildiğine uzaklaşmış olan günümüz insanlık âleminin irşada muhtaç olduğu ve bunun için, toplumu idare edenlerin Semavî Kitaplara kulak vermeleri gerektiği sonucuna varılmıştır. Bir insanı her türlü fenâlıktan ve adaletsizlikten alıkoymanın ve onu huzur ve sükûna kavuşturmanın tek çaresi, onun Allah’a ve Ahirete imanını kuvvetlendirmektir. Bunun yolu da; insanın dünya-ahiret saadeti vesilesi olan Taklidî İmanı, İman-ı Tahkikiye tebdil eden, Asrımızın Kur’an Tefsiri Risale-i Nurlardan geçmektedir. Günümüzde Risale-i Nurlar Kur’an’dan sonra dünyada en çok okunan kitaplardır. Tüm insanlığın huzur ve saadeti için; bugüne kadar kırka yakın dile çevrilmiş olan Risale-i Nurlara sahip çıkılarak, resmî makamların onları resmen neşretmesi, gençlere okullarda okutması gerekmektedir. Zaten Risale-i Nur eserlerinde; Risale-i Nurların ileride resmen neşrine mecbur olunacağı haber verilmektedir.

I. KÂİNATTA HÜKÜMFERMA İLAHİ ADALET

''Evet, kâinat o Hàlık’ın nurunun gölgesi, esmâsının tecelliyatı, ef’alinin âsârıdır. '' (Risale-i Nur Külliyatından; Mesnevi-i Nuriye: 62)

Allah’ın Rububiyet Kanunlarına bağlı bir emr-i İlahî olan kainatta hükümferma adalet-i tammesi, konumuzla bağlantılı olarak, İsm-i Adl, İsm-i Kuddûs ve İsm-i Rab ve Rahîm, İsm-i Hakem ve Hakîm başlıklarıyla, Risale-i Nur Külliyatı ışığında aşağıda kısaca incelenmektedir.

1. İsm-i Adl (İlahî Adalet)

İsm-i Azam’ın altı nurundan biri olan ADL isminin yansıması olan ADALET, kâinatta mizan (ölçü) ve denge (nizam) olarak tecelli etmektedir. Kâinatta, zerrattan seyyarata kadar her şey dengeli ve ölçülü, mizanlı şekilde dağıtılmakta, tevzin edilmektedir. (Kâinattaki ekolojik dengede olduğu gibi.) Kâinatta hükümferma adalet-i tamme olan; ‹‹Varlıkta Adalet tam olarak tecelli etmiştir, yani varlık aleminde her şey yerli yerindendir. Varlık, ilk varoluş biçimleri itibariyle adalet üzerine olmuş ve son deme kadar var oluşunu bu şekilde devam ettirmek üzere emir almıştır. Bu bir Emr-i İlahidir ki, insan hakkıyla tefekkür edecek olsa, filhakika kendisinin de haksızlık ve zulüm olmadan, adalet üzere hareket edebileceğini ve esasında böyle hareket etmesi gerektiğini anlar. …Allah varlığı hangi temeller üzerinde kurduysa, insan fıtratı da aynı temeller üzerindendir.››(¹) Gerçekten de insan Allah’ın emirlerine göre hareket etmediğinde hem kendi hayatına, hem çevresine zarar verebilmektedir.

‹‹Hem adalet ve mîzan ile iş görüldüğüne bürhan mı istersin? Her şeye hassas mizanlarla, mahsus ölçülerle vücut vermek, sûret giydirmek, yerli yerine koymak, nihayetsiz bir adalet ve mîzan ile iş görüldüğünü gösterir. Hem her hak sahibine istidadı nisbetinde hakkını vermek, yani vücudunun bütün levâzımatını, bekasının bütün cihâzâtını en münasip bir tarzda vermek, nihayetsiz bir adalet elini gösterir.»(²)

‹‹Bu hadsiz mevcudatta olan tahavvülât ve varidat ve masarif; her bir anda umum kâinatı görür, nazar-ı teftişinden geçirir bir tek Zâtın mîzaniyle ölçülür, tartılır… Yoksa esbab başıboş olsalardı veyahut maksatsız serseri tesadüf ve mîzansız kör kuvvete ve şuursuz zulmetli tabiata havale edilseydi, o müvazene-i eşya ve müvazene-i kainat öyle bozulacaktı ki, bir senede, belki bir günde herc-ü merc olurdu. Yani deniz, karma karışık şeylerle dolacaktı, taaffün edecekti; hava gazat-ı muzırra ile zehirlenecekti; zemin ise, bir mezbele, bir mezbaha, bir bataklığa dönecekti. Dünya boğulacaktı… Küre-i Arz, bir senede yirmi dört bin senelik bir dairede gezer, seyahat eder. (Yaklaşık saniyede otuz altı km. hızla bir yılda bir milyar yüz otuz milyon km. mesafeyi kateder.) O harika süratiyle beraber zeminin yüzünde dizilmiş, istif edilmiş eşyayı dağıtmıyor, sarsmıyor fezaya fırlatmıyor. Eğer sürati bir parça tezyid veya tenkis edilseydi, sekenesini havaya fırlatıp fezada dağıtacaktı»(³).

Bu nihayetsiz fezada Allah’ımızın kudret eli, bizleri binlerce yıldır, jetlerden çok daha süratli, görünmeyen bir hızla sürekli uçuruyor!

İnsandaki İlahî Adalet-i Tamme:

Makro alem olan kainattaki bu muvazene ve denge (adalet), mikro alem olan, yani kainatın bir nümunesi ve meyvesi olan insanda da tecelli etmektedir: «Hem nasıl ki: Senin göz bebeğinden bir hüceyre, gözünde bir nisbeti ve bir vazifesi var. Senin başın heyet-i umumiyyesi nisbetinde dahi hikmetli bir vazifesi ve hizmeti vardır. Zerre miktar şaşırsa, sıhhat ve idare-i beden bozulur. Kan damarlarına, his ve hareket asablarına, hatta bedenin heyet-i umumiyesinde birer mahsus vazifesi, hikmetli birer vaziyyeti vardır. »(4) (Gözdeki bu tek hücreye bu vazifeleri adaletle kim yaptırıyor?) İnsan, kainattaki adalet-i tammeye ve Allah’ın Rububiyet kanunlarına, O’nun daire-i emrinden hariç hareketiyle, kendi bedeninin sağlığını bozduğu gibi; sosyal hayatın düzenini de bozmaktadır. Kâinat gibi, insanın da her şeyi kader ile tayin edilen bir ölçü ve denge içindendir, tesadüfi değildir. Nitekim doğan insanların erkek ve kız olarak cinsiyetindeki denge de bunu göstermiyor mu?

«Her şey vücudundan evvel ve vücudundan sonra yazıldığını, (En’am Suresi: 6:59) رَطْبٍ وَلاَ يَابِسٍ اِلاَّ فِى كِتَابٍ مُبِينٍوَلاَ gibi, pek çok âyât-ı Kur’aniye tasrih ediyor ve şu kâinat denilen, kudretin Kur’an-ı kebîrinin âyâtı dahi şu hükm-ü Kur’anîyi, nizam ve mizan ve intizam ve tasvir ve tezyin ve imtiyaz gibi âyât-ı tekvîniyyesiyle tasdik ediyor. Evet, şu kâinat kitabının manzum mektubatı ve mevzun âyâtı şehadet eder ki, her şey yazılıdır… Demek kaderden gelen mikdar-ı mânevinin ve o mikdarın emr-i mânevisiyle zerreler hareket ederler. Madem, maddi ve görünecek eşyada bu derece kaderin tecelliyatı var. Elbette eşyanın mürur-u zamanla giydikleri suretler ve ettikleri harekât ile hasıl olan vaziyetler dahi, bir intizam-ı kadere tâbidir… Elhasıl: Madem en basit ve en aşağı derece-i hayat olan nebabat hayatı, bu derece kaderin nizamına tâbidir. Elbette en yüksek derece-i hayat olan hayat-ı insâniye, BÜTÜN TEFERRUATİYLE kaderin mikyasıyla çizilmiştir ve kalemiyle yazılıyor.» (5)

Aslında, İlahî Adaleti gösteren Adl ismi içinde mütalaa edilebilmekle birlikte, İlahî Nezafet ve İktisadı ayrı başlıklar altında aşağıda ele alacağız.

2. İsm-i Kuddûs (İlahî Nezafet)

«Bu Kâinat ve bu Küre-i Arz, daim işler bir büyük fabrika ve her vakit dolar boşalır bir han, bir misafirhanedir. Halbuki böyle işlek fabrikalar, hanlar ve misafirhaneler; müzehrefatla, enkazlarla, süprüntülerle çok kirleniyorlar. Eğer pek çok dikkatle bakılmazsa ve tanzif edilmezse ve süprülüp temizlenmezse içinde durulmaz, insan onda boğulur. Halbuki bu fabrika-i kainat ve misafirhane-i Arz o derece pak, temiz ve naziftir ve o kadar kirsiz ve bulaşıksızdır ve ufunetsizdir ki, bir lüzumsuz şey ve bir menfaatsiz madde ve tesadüfi bir kir bulunmaz, zahirî bulunsa da, çabuk bir istihale makinesine atılır, temizlenir… Demek bu saray-ı alemdeki paklık, safilik, nuranilik, temizlik, mütemadiyen hikmetli bir tanziften, bir dikkatli tathirden ileri geliyor… Demek bu saray-ı alem ve bu fabrika-i kainat, İsm-i Kuddûsün bir cilve-i azamına mazhardır ki o tanzif-i kudsiden gelen emirleri, değil yalnız denizlerin âkil-ül lâhm tanzifatçıları ve karaların kartalları, belki kurtlar ve karıncalar gibi cenazeleri toplayan sıhhiye memurları dahi dinliyorlar»(6)

İnsanoğlu umum mevcudatın düstur-u hareketi olan bu nezafeti yapmayarak, hem onların nefretlerine mazhar oluyor, hem de mütemadiyen kâinatı kirleterek, kendi kuyusunu kendi kazıyor. Kâinatta insan eli ulaşmayan her şey denge, intizam ve nizam içindedir. Ancak insan, bulaşık eli ve ihtiyariyle; sıfat-ı iradeden gelen ve evâmir-i tekvîniye tesmiye edilen, bütün kâinatta carî olan kavânin-i âdâtullaha ve Allah’ın kelamı semavî kitaplara muhalefetiyle o dengeleri bozuyor.(7).

3. İsm-i Rab ve Rahîm- İsm-i Hakem ve Hakîm (İlahî İktisat)

«Hem her şeyin hilkatinde gayet derecede hüsn-ü sanat bulunması; nihayet derecede HAKÎM bir Saniin nakşı olduğunu gösterir. Evet şu küçücük insan bedeni içinde bütün kâinatın fihristesini, bütün hazâin-i rahmetin anahtarlarını, bütün esmalarının âyinelerini dercetmek; nihayet derecede bir hüsn-ü sanat içinde bir hikmeti gösterir.» (8)

« Fâtır-ı HAKÎM, insanın vücudunu mükemmel bir saray suretinde ve muntazam bir şehir misâlinde yaratmış» (9)

«Allah’ın el-ADL ismi, el-HAKEM ismiyle de ilgilidir ki bu, varlıktaki adaletin doğru bir hüküm ve hikmet üzere olduğunun çarpıcı ifadelerinden biridir. Bizim gözümüze kusur, eksiklik, yanlışlık olarak çarpan nice olayın gerisinde belli bir hikmet vardır. Belki de “adaletsizlikmiş” gibi görünen çirkinlikler, kusurlar, eksiklikler, özürler olmasaydı, mahiyetler arasında mukayese yapmamız; doğruyu yanlıştan, güzeli çirkinden, iyiyi kötüden, hayrı şerden, hakkı batıldan ayırmamız mümkün olmazdı.»(10)

«Evet, Risale-i Nur’un çok cüzlerinde kati bürhanlarla isbat edilmiş ki: İsm-i HAKEM ve İSM-İ HAKÎM’in bir cilvesi olan fiil-i tanzim ve nizam ve İsm-i Adl ve Adilin bir cilvesi olan fiil-i tevzîn ve mîzan ve ism-i Cemîl ve KERÎM’in bir cilvesi olan fiil-i tezyin ve İHSAN ve İsm-i RAB ve RAHÎM’in bir cilvesi olan fiil-i terbiye ve İN’AM; bu daire-i âzam-ı Âlemde, her biri bir tek hakikat ve bir tek fiil olduklarından, bir tek Zatın vücûb-u vücûdunu ve vahdetini gösteriyorlar.»(11)

«HÂLIK-I RAHÎM, nev-i beşere verdiği nîmetlerin mukabilinde ŞÜKÜR istiyor. İsraf ise şükre zıttır, nîmete karşı hasâretli bir istihfaftır. İKTİSAT ise, nîmete karşı ticaretli bir ihtiramdır.»(12)

«Sâni-i Zülcelâl, İsm-i HAKÎM’in muktezâsiyle, her şeyde en hafif sûreti, en kısa yolu, en kolay tarzı, en faideli şekli ehemmiyetle takib ettiği gösteriyor ki; israf, abesiyet, faidesizlik, fıtratta yoktur. İsraf ise, İsm-i HAKÎM’in zıddı olduğu gibi; İKTİSAT onun lâzımıdır ve düstur-u esâsıdır. Ey iktisadsız israflı insan! BÜTÜN KÂİNATIN EN ESASLI DÜSTURU OLAN İKTİSADI yapmadığından, ne kadar hilâf-ı hakikat hareket ettiğini bil! كُلُوا وَاشْرَبوُا وَلاَ تُسْرِفُوا (A’raf Suresi,7:31) âyeti ne kadar esaslı, geniş bir düsturu ders verdiğini anla»(13)

«AHLÂK-I ÂLİYE-İ PEYGAMBERİYYEDEN (ASM) olan ve belki KÂİNATTAKİ NİZÂM-I HİKMET-İ İLAHİYYENİN MEDARLARINDAN OLAN İKTİSAT ise, sefillik ve bahillik ve tamahkârlık ve hırsın bir halitası olan hısset ile hiç münasebeti yok.»(14)

«Ey israflı, iktisadsız … ey zulümlü, adaletsiz…ey kirli, nezâfetsiz bedbaht insan! Bütün kâinatın ve bütün mevcudatın düstur-u hareketi olan iktisat ve nezafet ve adaleti yapmadığından, umum mevcudata muhalefetinle, mânen onların nefretlerine ve hiddetlerine mazhar oluyorsun. Neye dayanıyorsun ki; umum mevcudatı zulmünle, mîzansızlığınla, israfınla nezafetsizliğinle kızdırıyorsun? Evet, İSM-İ HAKÎM’in cilve-i âzamından olan hikmet-i âmme-i kâinat, iktisat ve israfsızlık üzerinde hareket ediyor. İktisadı emrediyor. Ve İsm-i Adl’in cilve-i âzamından gelen KÂİNATTAKİ ADALET-İ TÂMME, umum eşyanın muvazenelerini idare ediyor. Ve beşere de adaleti emrediyor. Sure-i Rahmânda وَالسَّمَاۤءَ رَفَعَهَا وَوَضَعَ الْمِيزَانَ ﻾ اَلاَّ تَطْغَوْا فِى الْمِيزَانِ ﻾ وَاَقِيمُوا الْوَزْنَ بِالْقِسْطِ وَلاَ تُخْسِرُوا الْميِزَانَ Rahmân Suresi: 55:7-9) Âyetindeki dört mertebe, dört nevî mîzana işaret eden dört defa MÎZAN zikretmesi, kâinattaki mîzanın derece-i azametini ve fevkalâde pek büyük ehemmiyetini gösteriyor. Evet hiçbir şeyde israf olmadığı gibi, hiçbir şeyde de hakiki zulüm ve mîzansızlık yoktur. Ve İsm-i Kuddûsün cilve-i âzamından gelen tanzîf ve nezafet, bütün kâinatın mevcudatını temizliyor."

"Beşerin bulaşık eli karışmamak şartıyla, hiçbir şeyde hakikî nezafetsizlik ve çirkinlik görünmüyor!...İşte, hakaik-i Kur’aniyeden ve desâtir-i İslamiyeden olan ADALET, İKTİSAT, NEZAFET hayat-ı beşeriyede ne derece esaslı birer düstur olduğunu anla.»(15)

II. KÂİNATTA HÜKÜMFERMA İLAHÎ ADALET KARŞISINDA GÜNÜMÜZ BEŞER İKTİSAT VE NEZAFETİ

«Hem değil yalnız eşhasta ve hususî cemaatlerde, belki umum nev-i beşerin saadet-i hayat-ı için en mühim bir rükün, belki devam-ı hayat-ı insaniye için en mühim bir direk zekattır» (Mektubat, Yirmi İkinci Mektup, İkinci Mebhas)

Günümüzde insanlık iki asra yakındır süregelen teknolojik ve iktisadi ilerlemenin bedelini; bir taraftan çevre kirliliği ile gittikçe dünyayı yaşanamaz hale getirerek; diğer taraftan sağlık, mutluluk ve huzurdan uzaklaşarak ödemektedir. «İnsanı yaşatan sadece gelir değildir… İktisadî yönden ilerlemenin bedeli, çevrenin kirlenmesine ve insanın mutluluk ve huzurdan uzaklaşmasına sebep oluyorsa, insanlar iktisadî başarının esiri olmuşlar demektir(16) Bugün maddi refahın zirvesine ulaşmış; Allah ve Ahiret inancı zayıflamış Batı’da manevi bunalım neticesi uyuşturucu, alkol, fuhşiyât gibi hertürlü kötülükler artmış, bu da hastalıklar ve intiharları artırmıştır. Dünyaya yayılmaya başlayan tüm bu menfiliklere karşı; İslam ve Hıristiyanlık başta; semavi din mensupları semavi kitaplara kulak verip, Din ve Ahlâk ilmini ön plana çıkararak, dünyanın ıslahına çalışmalıdırlar. Günümüzde zorunlu ihtiyaçların dörtten yirmiye çıkarılması sonucu haksız kazançlar artmış, insanlar fakir duruma düşürülmüştür. Bütün semavi dinler faizi yasakladığı halde, dünyada faizli iktisat ve ticaret sistemi hâkimdir. Ayrıca, Allah’ın

كُلُوا وَاشْرَبوُا وَلاَ تُسْرِفُوا «Yiyin, için fakat israf etmeyin» (Araf 7/31),

emrine alabildiğine zıt giden insanlık, israfta da had safhadadır. Bugün sadece Türkiye’de Akdenizdeki beş yıldızlı otellerde bir günde çöpe giden yemeklerin, günde on dört bin kişiyi doyurabileceği hesaplanmış bulunmaktadır. Benzer şekilde her yıl artan içme suyu israfının önü alınmadığı takdirde, insanların yakında içmek için su bulamayacağı belirtilmektedir.

«Beşerin saadet-i hayatiyesi, iktisat ve say’e gayrette olduğunu ve onunla beşerin havas, avam tabakası birbiriyle barışabilir.» diye Risale-i Nur izah etmiş… Havâic-i gayr-ı zaruriyeyi, zarurî hacetler hükmüne getirip, görenek ve tiryakilik cihetiyle şimdiki o medenî insanın tam muhtaç olduğu dört hâcatı yerine, yirmi şeye bu zamanda muhtaç oluyor. O yirmi hâcatı tam helâl bir tarzda tedarik edecek yirmiden ancak ikisi olabilir. On sekizi muhtaç hükmünde kalır. Demek bu medeniyet-i hâzıra insanı çok fakir ediyor. O ihtiyaç cihetinde beşeri zulme, başka haram kazanmağa sevk etmiş. Biçâre avâm ve havas tabakasını daima mübarezeye teşvik etmiş. Kur’an’ın kanun-u esasisi olan “vücub-u zekat, hurmet-i riba” vasıtasıyla, avamın havassa karşı itaatını ve havassın avama karşı şefkatini temin eden o kudsî kanunu bırakıp, burjuvaları zulme, fukaraları isyana sevk etmeğe mecbur etmiş. İstirahat-ı beşeriyeyi, zir ü zeber etti."(17).

Allah’ımızın KUDDÛS isminin bir cilvesi ve muktezası olan ulvî ve umumî tanzif karşısında günümüz insanının nezafetsizliği de meydanda. Karbondioksit, metan ve diğer ısı tutan gazlardan kaynaklanan iklim değişiklikleri ve küresel ısınma dünyayı felâkate götürmektedir. Şöyle ki: Yüz otuz ülkeden ikibin dolayındaki bilim adamı ve hükümet temsilcisinden oluşan Birleşmiş Milletler Hükümetler arası İklim Değişikliği Komisyonu, Nisan 2007 Raporunda; küresel ısınmanın sebep olduğu, dünyadaki buzulların erimesiyle yakın zamanda Batı Avrupa’da milyonlarca insanın sulak alanlarda yoksulluk içinde yaşayacağı; Asya’da açlık ve su sıkıntısı olacağı, ada devletlerinde kıyılara inşa edilen hava alanları ve yolların su altında kalacağı bildirilmektedir. Ayrıca, dünya genelinde gaz emisyonlarını azaltacak tedbirler alınmadığı takdirde, kuraklığın ormanları ortadan kaldıracağı; böcek ilaçları ve cep telefonlarının yaydığı radyasyonlar vb. sebeplerden kaynaklandığı dile getirilen arıların ortadan kaybolmaya başladığı gibi vâhim haberler sürekli dünya gündeminde yer almaktadır.

Dünya Doğal Hayatı Koruma Fonu; dünyayı iklim değişikliği felaketinden kurtarmak için sadece beş yıl kaldığını, hükümetlerin biran önce karbon emisyonlarını azaltmaları gerektiğini bildirmektedir. İnsanlığı tehdit eden bütün bu felaketler, aynı zamanda, onun halen içinde bulunduğu şirkten şükre girmesi için birer davetiye olmuş olmasın!

III. KÂİNATTA HÜKÜMFERMA İLAHÎ ADALET KARŞISINDA GÜNÜMÜZ İNSANININ İBADETİ

«Bu kâinatın Sahibi, kâinattan zemini ve zeminden nev-i insanı intihab edip gayet büyük bir makam, bir ehemmiyet vermiş…Bütün mevcudat lisan-ı hâl ile Bismillah der… Madem her şey (bütün bitkiler, hayvanlar, hava, su vb.) mânen Bismillah der, ALLAH nâmına Allah’ın nimetlerini getirip bizlere veriyorlar. Biz dahi Bismillah demeliyiz... »(18)

«Mehâsin-i ubûdiyetin binlerinden yalnız buna bak ki: Nebi Aleyhisselâm, ubûdiyet cihetiyle muvahhidînin kalblerini îd ve cuma ve cemaat namazlarında ittihad ettiriyor…Bu sırr-ı ittihad ile, kâinat içinde bir zerre gibi zaif, küçük bir mahlûk olan şu İNSAN, ubûdiyetin azameti cihetiyle Hâlık-ı Arz ve Semavatın mahbub bir abdi ve arzın halifesi, sultanı ve hayvanatın reisi ve hilkat-ı kâinatın neticesi ve gayesi oluyor.»(19)

«Aslında her bir insan diğer varlık türlerinin bir nev-i gibidir ve kendi dünyasında tüm varlıkların tesbihlerini, şükürlerini ve kulluklarını Cenab-ı Hakk’a sunmakla vazifelidir. Yeryüzünün halifesi olan insan, bu görevini yerine getirmemekle, aslında tüm varlıkların hukuklarını çiğnemiş olur ve kendi aleyhinde davacı olmalarına yol açar.»(20)

Kur’an’daki Dört Anasır-ı Esasiye’den Adalet ve İbadet

«Kur’an’daki anâsır-ı esasiye ve Kur’an’ın takip ettiği maksadlar; Tevhid, Nübüvvet, Haşir, Adâlet ve İbadet olmak üzere dörttür. » Bu maksatlardan Adalet ve İbadetin birlikte alınmasının sırrı, Fatiha Suresi’nin ilk cümlesi olan Elhamdülillah’ın tefsirinde şöyle açıklanıyor: «Bu cümlenin Kur’an’ın başlangıcı olan Fatiha Suresine fâtiha yani başlangıç yapılması neye binaendir? Cevap: KÂİNATIN ve dolayısıyla insanların hilkatindeki hikmet ve gaye, (Zariyat Suresi: 51:56) وَماَخَلَقْتُ الْجِنَّ وَاْلاِنْسَ اِلاَّ لِيَعْبُدُونِ ferman-ı Celilince, ibadettir. Hamd ise, ibadetin icmalî bir sureti ve küçük bir nüshasıdır. Elhamdülillahın bu makamda zikri, hilkatin gayesini tasavvur etmeğe işarettir.»(21)

Burada, kâinatın ve dolayısıyla insanların hilkatindeki gaye ibadet olması ve kâinatta da kahir bir adaletin varlığı sebebiyle adalet ve ibadetin birlikte alındığını sanıyoruz. Zira kâinattaki bu adalet-i tamme, bütün kâinatın ve zerrelerden melaikelere, kâinatta her şeyin Allah’a hamd ve ibadetini gerektiriyor ve öyledir (22). (Allah’a isyan eden, emirlerini dinlemeyen insanlar müstesna!)

Risale-i Nur’dan yine İşârât-ül İ’caz’da Fatiha Suresindeki Sırat-ı müstakim’in tefsirinde, «Sırat-ı Müstakim’in; iffet, şecaat ve hikmetin mezcinden ve hülâsasından hasıl olan adl ve adalete işaret ettiği» ve « İbadetin Hakikatı» bahsinde Adalet şöyle açıklanmaktadır:

«İnsan bedeninde ruhun yaşayabilmesi için üç kuvvet ihdas edilmiştir: Kuvve-i Şeheviye-i Behimiyye; Kuvve-i Sebuiyye-i Gadabiyye; Kuvve-i Akliye-i Melekiyye. İnsandaki bu kuvvetlere, şeriatça bir had ve nihayet tayin edilmiş ise de, fıtraten tayin edilmemiş olduğundan, bu kuvvetlerin her birisi, “tefrit, vasat, ifrat” namıyla üç mertebeye ayrılırlar. Böylece bu üç kuvvenin her birine ait tefrit, vasat ve ifrattan ibaret dokuz mertebeden, vasat olanları adl ve adalet iken, diğer altısı zulümdür. Bu kuvvelerin vasat (adl ve adalet) mertebeleri şunlardır: Kuvve-i Şeheviyyeninki iffettir ki; helâline şehveti var, harama yoktur; Kuvve-i gadabiyyeninki şecaattir ki, hukuk-u diniye ve dünyeviyesi için canını feda eder; meşru olmayan şeylere karışmaz; Kuvve-i akliyyenin vasat mertebesi ise hikmettir ki hakkı hak bilir, imtisal eder, bâtılı bâtıl bilir, içtinab eder…"

«Cemaat-ı insaniyye çalışmalarının semerelerini mübadele etmekte ADALETE muhtaçtır... İnsan, santral gibi, bütün hilkatin nizamlarına ve fıtratın kanunlarına ve kâinattaki nevâmis-i ilâhiyyenin şualarına bir merkezdir. Binaenaleyh, insanın, o kanunlara intisab ve irtibat etmesi ve o namusların eteklerine yapışıp temessük etmesi lâzımdır ki, umumî cereyanı temin etsin. Ve tabakat-ı âlemde deveran eden dolapların hareketlerine muhalefetle o dolapların çarkları altında ezilmesin. Bu da ancak, o emir ve nevahîden ibaret olan İBADETLE olur.»(23)

Günümüzde insanların çektikleri maddî-manevî sıkıntılar ve insanlık âleminin yaşadığı adaletsizlikler, vahşet, anarşi ve savaşlar, kendisinin bu merkezi olduğu Sıfat-ı İradeden gelen ve evamir-i tekviniye denilen bütün kâinatta cari olan kavanîn-i adatullah; ile Sıfat-ı Kelâmdan gelen, beşerin ef’al-i ihtiyariyesini tanzim eden ilahî kanunlara muhalif gitmesinden kaynaklanmıyor mu?

IV. KÂİNATTA HÜKÜMFERMA İLAHÎ ADALET KARŞISINDA GÜNÜMÜZ BEŞER ADALETİ

«Şüphesiz ki Allah adaletli olanları sever» (Mümtehine 60/8)

«Bir kalb ve vicdan fezail-i İslamiye ile mütezeyyin olmazsa, ondan hakiki hamiyet ve sadakat ve adalet beklenilmez.» (Münazarat)

«Fıtrat âleminde nizamı temin için adaletin tecellisi lâzım olduğu gibi, beşer âleminde de asayişin temini için bîtaraf adlî merciler gereklidir.»(24)

«Hakiki adalet ve tesirli ceza odur ki, Allah’ın emri namıyla olsun. Yoksa tesiri yüzden bire iner… Had ve ceza emr-i İlahî ve adâlet-i Rabbaniye namına icra edildiği vakit hem ruh, hem akıl, hem vicdan, hem insaniyetin mahiyetindeki lâtifeleri müteessir ve alâkadar olurlar… Saadet-i Beşeriye dünyada ADALET ile olabilir. Adalet ise doğrudan doğruya KUR’AN’ın gösterdiği yol ile olabilir… Eğer beşer çabuk aklını başına alıp adalet-i İlâhiye namına ve hakaik-ı İslâmiye dairesinde mahkemeler açmazsa, maddî ve manevî kıyametler başlarına kopacak; anarşilere, ye’cüc ve me’cüclere teslim-i silah edecekler diye kalbe ihtar edildi.»(25)

Siyaseti niçin tamamen terkettiğine dair sorulan suale Bediüzzaman’ın cevabı:

«Siyaset-i beşeriyenin en esaslı bir kanun-u esasîsi olan: «Selâmet-i millet için fertler feda edilir. Cemaatin selâmeti için eşhas kurban edilir. Vatan için her şey feda edilir.» diye; bütün nev’i beşerdeki şimdiye kadar dehşetli cinayetler, bu kanunun su’-i istimâlinden neş’et ettiğini kat’iyyen bildim. Bu kanun-u esasî-yi beşeriye, bir hadd-i muayyenesi olmadığı için çok su’-i istimâle yol açmış. İki harb-i umumî, bu gaddar kanun-u esasînin su’-i istimâlinden çıkıp, beşerin bin senelik terakkiyatını zir ü zeber ettiği gibi, on câni yüzünden doksan mâsumun mahvına fetva verdi. Bir menfaat-i umumî perdesi altında şahsî garazlar, bir câni yüzünden bir kasabayı harap etti… İşte beşeriyet siyasetlerinin bu gaddar kanun-u esasîsine karşı Arş-ı A’zamdan gelen Kur’an-ı Mu’ciz-il-Beyandaki bu gelen Kanun-u esasîyi buldum: (En’am Suresi:6:164) تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰى (Maide Suresi:5:32) مَنْ قَتَلَ نَفْسًا بِغَيْرِ نَفْسٍ اَوْ فَسَادٍ فِى اْلاَرْضِ فَكَاَنَّمَا قَتَلَ النَّاسَ جَمِيعً Yâni bu iki âyet bu esası ders veriyor ki: «Bir adamın cinayetiyle başkalar mes’ul olmaz. Hem, bir mâsum, rızası olmadan, bütün insana da feda edilmez. Kendi ihtiyariyle, kendi rızasıyla kendini feda etse, o fedakârlık bir şehadettir ki, o başka meseledir.» diye HAKİKÎ ADALET-İ BEŞERİYYEYİ tesis ediyor» Bunun tafsilatını da Risale-i Nur’a havale ediyorum.»(26)

Allah’ın emirlerine göre İlahî Adaleti tatbik eden idareciler zamanında insanlar maddî-manevî en huzurlu ve saadetli dönemlerini yaşamışlar, işlenen suçlar da en düşük seviyede kalmıştır. Bugün de durum aynıdır. Meselâ Emevî Halifelerinden Ömer bin Abdülaziz’in (Milâdi: 682-720) Adalet-i Mahza ile hükmetmesi; yani «adalet adalettir, adaletin uygulaması durum ve şahsa göre değişmez» uygulaması ile, Mısır gibi bazı bölgelerde zekat verecek fakir kalmadığı malûmdur. Asırlar boyu ecdadımızın titizlikle uyguladığı; İslâmın zekat ve sadaka gibi; sosyal adaletin, hem malın, hem asayişin sigortası ve temel taşı olan sosyal dayanışma müesseseleri, toplumda adalet ve refah ve dayanışmayı tesis etmiş ve etmektedir. Herkes istidat ve kabiliyetine göre çalışıp kazanırken, yakınlarından başlayarak çevresindekilerini de düşünüp, yardım etmesi hususunda; Nisa Suresi 36. ayeti ve Kur’an’ın diğer âyetlerinde, İslam bütün toplumun dayanışma ve yardımlaşması yolunda hükümler getirir. «Allah adaleti, iyilik yapmayı ve akrabaya vermeyi emreder; fuhşiyatı, kötülüğü ve azgınlığı yasaklar.» (Nahl Suresi, 16:90) Yine «Komşusu aç iken tok yatan bizden değildir.» diyen Peygamberimiz Aleyhisselatü Vesselâm, toplumda huzur ve sükunu sağlayan önemli bir hükmü getirmiştir. Farz olan zekat dışında Müslümanların fakir ve muhtaçlara sadaka olarak yardımları Peygamberimiz (ASM) den beri Vakıflar vasıtasıyla olmuştur (27).

«Felsefenin şakirdi kendi nefsi için kardeşinden kaçar, onun aleyhinde dava açar. Kur’anın şakirdi ise, semavat ve arzdaki umum sâlih ibadı kendine kardeş telakki ederek, gayet samimi bir surette onlara dua eder ve saadetleriyle mesut oluyor.»(28)

Saadet-i beşeriye dünyada ancak adalet ile olabilir. Her türlü adalet-i sağlamanın yolu ise; Allah’ın emir ve yasaklarına uyan, Allah’a ve Ahirete hakikî, tahkikî bir imanla inanan fertlerin yetiştirilmesine bağlıdır. Tahkikî İmanı ise asrımızda; başta Kur’an, Hz.Ali, Hz. Gavs-ı Azam ve daha başka büyük evliyaullahın haberleri ile makbuliyeti tasdik edilen Risale-i Nur eserleri sağlamaktadır. Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin 1944 Denizli Mahkemesi’ndeki, Risale-i Nur’u Müdafaasından ilgi çekici bir kısım:

«Makam-ı iddia, Risale-i Nur’un içtimaî derslerine ilişmek fikriyle: «Dinin tahtı ve makamı vicdandır, hükme, kanuna bağlanmaz. Eskiden bağlanmasıyla içtimaî keşmekeşler olmuştur.» dedi. Ben de derim ki:

«Din yalnız îmân değil, belki amel-i sâlih dahi dinin ikinci cüz’üdür. Acaba katl, zina, sirkat, kumar, şarab gibi hayat-ı içtimaiyyeyi zehirlendiren pek çok büyük günahları işleyenleri onlardan men etmek için, yalnız hapis korkusu ve hükûmetin bir hafiyesinin görmesi tevehhümü kâfi gelir mi? O halde; her hanede, belki herkesin yanında daima bir polis, bir hafiye bulunmak lâzım gelir ki serkeş nefisler kendilerini o pisliklerden çeksinler. İşte RİSALE-İ NUR, amel-i sâlih noktasında, îmân canibinden, herkesin başında her vakit bir manevî yasakçıyı bulundurur. Cehennem hapsini ve gazab-ı İlâhîyi hatırına getirmekle fenalıktan kolayca kurtarır.»(29)

«Evet, îmân kalbde, kafada daimî bir manevi yasakçı bıraktığından fena meyelanlar histen, nefisten çıktıkça «yasaktır» der tardeder, kaçırır (30). Şu halde bütün mesele insanların kalb ve kafalarına tahkiki imanı yerleştirmektir.

«Kâinatta hükümferma Allah’ımızın her şeye şamil, tam adaleti karşısında günümüz beşer adaleti ve çözüm yolları» konusunu Risale-i Nurlara, hususan Hutbe-i Şâmiye, Münazarat ve Üstadın Risale-i Nurları savunduğu Eskişehir, Denizli ve Afyon Mahkemelerindeki Müdafaa parçalarına (13.ve 14.şua gibi) bırakarak, Bediüzzamanın bu konudaki temel çözüm yolunu aktararak bitirmek istiyoruz.

Bediüzzaman’a niçin medeniyet-i hâzıradan “mimsiz” diyerek hayat-ı içtimaiyeden çekildiğini sorduklarında, verdiği nihaî cevap: (31)

«Elhâsıl: Medeniyet-i garbiye-i hâzıra, semavî dinleri tam dinlemediği için, beşeri hem fakir edip ihtiyacatı ziyadeleştirmiş. İktisat ve kanaat esasını bozup İSRAF ve hırs ve tama’ı ziyadeleştirmeğe; zulüm ve harama yol açmış… Hem o muhtaç ve tenbelleşmiş beşeri, HASTA etmiş. Su-i istimâl ve israfat ile yüz nevî hastalığın sirayetine, intişarına vesile olmuş. Hem ÖLÜMÜ her vakit hâtıra getiren kesretli hastalıklar ve dinsizlik cereyanlarının o medeniyetin içlerine yayılmasiyle; intibaha gelip uyanmış beşerin gözü önünde ölümü idam-ı ebedî suretinde gösterip, her vakit beşeri tehdit ediyor. Bir nevi cehennem azabı veriyor…"

"İşte bu dehşetli musibet-i beşeriyeye karşı Kur’an-ı Hakîm’in dörtyüz milyon (şimdi iki milyar) talebesinin intibahiyle ve içinde semavî, kudsî kanun-u esasîleriyle bin üçyüz sene evvel gösterdiği gibi, yine bu dörtyüz milyonun kendi kudsî esasî kanunlariyle beşerin bu üç dehşetli yarasını tedavi etmesini ve eğer yakında kıyamet kopmazsa, beşerin hem saadet-i hayat-ı dünyeviyesini, hem saadet-i hayat-ı uhreviyesini kazandıracağını; ve ölümü, idam-ı ebedîden çıkarıp âlem-i nura bir terhis tezkeresi göstermesini ve ondan çıkan medeniyetin mehasini, seyyiatına tam galebe edeceğini ve şimdiye kadar olduğu gibi; dinin bir kısmını, medeniyetin bir kısmını kazanmak için rüşvet vermek değil, belki medeniyeti ona, o SEMAVÎ KANUNLARA bir hizmetkâr, bir yardımcı edeceğini Kur’an-ı Mu’ciz-il Beyan’ın işârât ve rumuzundan anlaşıldığı gibi, Rahmet-i İlahiyeden şimdiki uyanmış beşer bekliyor, yalvarıyor, arıyor!» (Hutbe-i Şamiye)

V.SONUÇ:

Allah’ımız; kâinattaki Rububiyet Kanunları ile zerrattan seyyerata her şeyi ölçülü ve dengeli şekilde yaratıp tevzîn etmekte olup; her şey O’nun idare ve himayesi altında O’na boyun eğmiştir. İnsan da ibadet, adalet, iktisat ve nezafetiyle Yaratıcı’sının kâinatta carî bu İlahî kanun, adalet ve emirlerine uymak durumundadır. Aksi halde, insanoğlu hem şahsına, hem çevresine maddî-manevî zarar verecek, dünyayı da kendini için gittikçe yaşanamaz hale getirecektir.

«Yaradılışı icabı, insanın nefsindeki sınırlandırılmamış arzu ve duygular, bugün her türlü insaf ölçülerini aşmış; özellikle sadece 20. Asrın savaşları, insanoğlunun tarihi boyunca yaşadığı toplam vahşeti geride bırakmıştır. Globalleşme ile birlikte ADALETSİZLİK hem kısmen boyut ve kılık değiştirmiş, hem de alenî ve yasal hale gelerek sistemleştirilmiştir.»

«Fertler arası, aile içi ve ülkeler arası boyutundan, küresel ölçekte çevreyi tahribe kadar her alandaki bu adaletsizliklerin azaltılması ve önlenmesi için yapılmakta olan (teorik ve pratik) çalışmaların yeterli olmadığı aşikârdır.»(32)

İşte, insanlık âlemini bugün içine düştüğü adaletsizlik, nezafetsizlik ve şükürsüzlükten kurtarmak için, semavî din mensupları; insanları yaratılış ve fıtratları gereği olan ibadet ve şükre sevk etmek suretiyle; hem insanın kendisini, hem de toplumu huzur ve sükûna kavuşturmuş olacaklardır. Böylece Alem-i İslam ve bütün dünyada, insanlığın irşadı için Asrımızın Kur’an Tefsiri Risale-i Nur eserlerini kendilerine rehber edip, onları gelecek nesillere okullarda okutmaları lâzımdır. Risale-i Nurlar, Allahımızı isim, fiil ve sıfatlarıyla bize tanıtarak, marifetullah ve muhabbetullah dersleriyle büyük bir ruhanî lezzet veriyor; insanı kendine ve topluma verebileceği zararlardan kurtarıyor. Rabbimiz, nasıl bugünkü insanlık âlemine rahmetiyle bahşettiği medeniyet harikalarıyla, madde âleminde yolları kısaltmış; mâneviyat âleminde de, kaynağı sadece Kur’an-ı Azimüşşan ve Hadis-i Şerifler olan Risale-i Nurları bahşederek en kısa yolu göstermiştir: «Eskiden kırk günden tut, tâ kırk seneye kadar bir seyrü sülûk ile bazı hakaik-ı imaniyeye ancak çıkabilirdi. Şimdi ise, Cenab-ı Hakkın rahmetiyle, kırk dakikada o hakaike çıkılacak bir yol bulunsa, o yola karşı lakayt kalmak elbette kâr-ı akıl değil… Bilirsiniz ki, eğer dalâlet cehaletten gelse izalesi kolaydır. Fakat dalâlet fenden ve ilimden gelse izalesi müşküldür. Eski zamanda ikinci kısım binde bir bulunuyordu. Bulunanlardan ancak binden biri irşadla yola gelebilirdi. Çünkü öyleler kendilerini beğeniyorlar. Hem bilmiyorlar, hem kendilerini bilir zannediyorlar. Cenab-ı Hak şu zamanda, İ’câz-ı Kur’an’ın mânevî lemeâtından olan mâlum SÖZLERİ, şu dalâlet zındıkasına bir tiryak hâsiyetini vermiş tasavvurundayım» (33) Risale-i Nur ve talebelerinin tek gayesi; hakaik-ı esasiye-i imaniye ve Kur’aniyeyi berahin-i katiye ile insanlığa ders vermektedir.

Bugüne kadar kırk dile çevrilen Risale-i Nurlar, imanın altı şartından, başta Allah ve Ahirete iman olarak, en derin îman hakikatlerini, herkesin anlayacağı tarzda, asrımızın ihtiyaç ve anlayışına uygun olarak izah ve ispat etmektedir. Böylece onu okuyan tahkikî imanlı kişilerin başlarında her vakit manevi bir yasakçı bulundurarak, onları her türlü fenalıktan alıkoymaktadır. Risale-i Nurların gerek bu asrın, gerekse önümüzdeki asrın beşeriyetini tenvir ve irşad edecek kıymette olduğunun delili; bu sempozyumda olduğu gibi, Risale-i Nurlar hakkında dünya çapında düzenlenen Uluslararası Bediüzzaman ve Risale-i Nur Sempozyum ve Panelleridir(34).

Dünyanın heryerinde düzenlenen, ekserisi İslam ve diğer semavî din âlim ve ilahiyatçılarının tebliğlerinin sunulduğu bu toplantılarda; insanlığı bugünkü maddî-manevî bunalım ve anarşiden kurtarabilmek için, Risale-i Nurlara gereken ehemmiyetin verilmesi gerektiği dile getirilmektedir (35). Nitekim Amerika ve Rusya gibi dünyanın büyük devletlerinde, hapishanelerde mahpusların ıslahı için Risale-i Nurlardan (özellikle Meyve Risalesi) faydalanıldığına şahid oluyoruz. Bediüzzaman Hazretleri bize şu müjdeyi veriyor: « İnşallah bir zaman onlar (resmî makamlar) Risale-i Nurların resmen neşrine mecbur olacaklar.»(36) Âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamberimiz Hz.Muhammed Aleyhissalatü Vesselam’ın müjdesi ise:

«Hz. İsâ Aleyhisselam nâzil olup gelecek, ümmetimden olacak, şeriatımla amel edecektir.»(37)

Dipnotlar:

Prof. Dr. Şahin AKKAYA: 1947 yılında Eskişehir’in Mihalıççık ilçesinde doğdu. Eskişehir İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi’ni bitirdikten sonra;1969-1974 yılları arasında Fransa’da kalarak doktorasını Ekonometri dalında Bordeaux I Üniversitesi’nde tamamladı. İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi’nde, aynı dalda 1982’de Doçent, 1989 da Profesör oldu. 1993-1997 döneminde “Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dekanlığı yaptı. 2001 yılında bu Üniversite’den emekli oldu. Bu tarihten beri Risale-i Nurların Fransızca’ya tercümesi üzerinde çalışmaktadır; tercüme ettiği Ayet-ül-Kübra Risalesi İhlas Nur Neşriyat tarafından yayınlanmış bulunmaktadır. Kendisinin Moral Dergisi’nde ve Kahramanmaraş Gazetesi’nde Risale-i Nurlar üzerine yayınlanmış makaleleri vardır.

(¹) ‹‹Adalet üzerine››, Köprü Dergisi, Sayı. 92 (Adalet Özel Sayısı), Güz 2005, İstanbul, sh. 48 ve sh. 53

(²) Said Nursî: Sözler, Envar Neşriyat, İstanbul, 1985, sh. 66.
(3) Said Nursî:Lem’alar, Envar Neşriyat, İstanbul, 1986, sh. 308 .
(4) Said Nursî: Sözler, Envar Neşriyat, İstanbul. 1985, sh. 685.
(5) Said Nursî:Sözler, age, sh. 469.
(6) Said Nursî: Lem’alar, Envar Neşriyat, İstanbul, 1986 sh. 304 .
(7) bk. Said Nursî: Mesnevî-i Nuriye (Çev. Abdülmecid Nursî), Envar Neşriyat, İstanbul, 1993, sh. 250.
(8) Said Nursî: Sözler, age, sh. 66.
(9) Said Nursî: Lem’alar, age, sh. 139.
(10) “Adalet üzerine” age, sh. 52.
(11) Said Nursî: Lem’alar, age, sh. 306.
(12) Said Nursî:Lem’alar, age, sh. 139.
(13) Said Nursî:Lem’alar, age, sh. 316.
(14) Said Nursî:Lem’alar, age, sh. 144.
(15) Said Nursî: Lem’alar, age, sh. 309.
(16) Paul A. Samuelson: İktisat (Çev. Y. Demirgil), Menteş Kitabevi, İstanbul, 1973, sh. 902.
(17) Said Nursî: Emirdağ Lahikası II, Envar Neşriyat, İstanbul, 1990, sh. 99.
(18) Said Nursî: Sözler, age, sh. 103 ve sh. 7.
(19) Said Nursî: Lem’alar, age, sh. 127.
(20) Said Nursî: Mustafa Said İşeri: “El Adl: Kainattaki “Dört Anasır-ı Maneviye”den Biri Adalettir.” Köprü Dergisi, Sayı 92 (Adalet Sayısı), Güz 2005, İstanbul, sh. 134.
(21) Said Nursî: İşârât-ül İ’caz (Arapçadan çev. Abdülmecid Nursî), Envar Neş. İstanbul, 1996, sh-12.
(22) bk. Said Nursî: Sözler, age, sh. 546-558: Tahavülât-ı zerrata dair 30. söz 2. Maksad.
(23) Said Nursî İşaret-ül İ’caz, age, sh. 23 ve sh. 85.
(24) Hekimoğlu İsmail: Yeni Ansiklopedi 1.Cilt, Timaş Yay. İstanbul 1991, sh. 41.
(25) Said Nursî: Hutbe-i Şâmiye: Envar Neş. İstanbul, 1990, sh. 78-79 (1911’de Şam’da Cami-i Emevîde Arapça olarak irâd edilen Hutbenin Türkçe tercümesi) .
(26) Said Nursî, Emirdağ Lahikası ll, Envar Neş. İstanbul, 1990, sh. 98.
(27) Mehmet Şeker: İslamda Sosyal Dayanışma Müesseseleri, TC Diyanet İşleri Başkanlığı Yay. No:240, Ankara, 1984, sh. 4.
(28) Said Nursî: Lem’alar, age, sh. 119.
(29) Said Nursî: Şualar, Envar Neşriyat, İstanbul, 1988, sh. 285.
(30) Said Nursî, Hutbe-i Şamiye, age, sh. 77.
(31) Said Nursî: Emirdağ Lahikası II, Envar Neş. İstanbul, 1990, sh. 100.
(32) MORAL Dünyası DERGİSİ, sayı 37, Nisan 2007, Bediüzzaman Eki, sh. 5.
(33) Said Nursî: Mektubat, Söz Basım Yayın, İstanbul, 2005 sh. 48.
(34) 1991 den beri İstanbul İlim ve Kültür Vakfı’nın İstanbul ve Ankara’da şimdiye kadar düzenlediği yedi Sempozyumla; yurt dışında Endonezya, Fas, Cezayir, Mısır, Malezya, Avusturya, Yemen, Almanya, Ürdün, Çad ve Singapur gibi ülkelerde yapılan otuzdan fazla uluslararası Bediüzzaman ve Risale-i Nur sempozyum ve panellerini zikredebiliriz.
(35) bk. Ian Markham, Jane Smith vd: Çok kültürlü Bir Dünyada İmanlı, Anlamlı ve Barış içinde Yaşama Pratiği: Risale-i Nur Yaklaşımı. Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumu 3-5 Ekim 2004,İstanbul İlim ve Kültür Vakfı Yayını.
(36) Said Nursî: Emirdağ Lahikası I, Envar Neş. İstanbul, 1990 sh. 258.
(37) Said Nursî: Mektubat, Söz Basım Yayın, İstanbul, 2005. sh. 666.

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?
Yükleniyor...