Kur'an-ı Kerim'de ve Talebesi Olan Risalelerde Hürriyet-i Şer'iyye

(Bu konuyu seçtiğimde şer'î hukuk veya başka bir İslâmî bilgiler uzmanı olarak değil, İslâm dünyasının ucunda, Müslümanların azınlıkta olduğu bir çevrede yaşayan ve İslâmî değerlerini tanıyıp kabul etmek isteyen bir kimse olarak konuşmak niyetindeyim. Geniş Müslümanlar çevrelerinde uzun zamandır bile aydınlatılmış ve kavramış anlamlar ve fikirleri biz geçmiş olan savaştan bu yana ilk defa öğrenmeye çalışıyoruz ve ilk defa özellikle savaştaki acı tecrübelerimizden sonra anlayabilecek durumdayız / Kosovadaki Müslümanların yakında tam anlayabilecekleri gibi.

Biz size yeni bir şey söylemiyoruz. Bu söylediklerimizi ve özellikle bu sempozyumdaki konuları Kosova ve Bosna çevrelerinde anlatabilmek ne kadar iyi olurdu! Siz çok adımlar attınız ve çok araştırmalar yaptınız, bizse ilk adımı atıyoruz, hem de diğer yandan dil problemi olduğundan basit ve sizce bilinenleri anlamak ve anlatmak için daha fazla gücümüzü sarfetmemiz gerekecek.)

Birkaç yıl önce Bediüzzaman'ın, "Sözler" isimli eserine bakma fırsatını bulduğumda anlaşılması zor geldiğinden dolayı okumaktan vazgeçtim. Bir yıl önce ise Bediüzzaman Nursî'nin tüm eserleri elime geçti. Erdoğan Nil beyin ısrar ve yardımı ile onun eserlerini okumaya ve anlamaya başladım.

Bediüzzaman'ın eserlerinde daha iyi ve daha insanî şekilde şekillenmiş olan İslâmî dünya görüşünün cazibiyeti, güzelliğinin anlatılması, unutulmuş olan ilim hazinelerinin açılışı gibiydi ve benim için bir sevinçti. Onun eserlerindeki fikirleri bizi Ebediyete ve Bekaya ait düşüncelerimizden ayıran, dünyaya dayanılmaz şekilde bağlayan modern dünya görüşüne bir cevap niteliğindedir. Onun eserleri uzun zamandır kapatılmış olan yaşadığımız çevre için bir çeşit keşif gibidir. Ve şu soruyu sormadan yapamıyoruz ve soruyoruz:

Nasıl oldu ki Bediüzzaman'ın eserleri ve fikirleri Bosna, Kosovo ve Karadağ Müslümanlarından onlarca yıl uzak kaldı?

Tarihten gelen beraberliğimize rağmen bizim düşünürlerimizin İslâm dünyasındaki fikir hareketlerini takip edecek manevî gücü kalmadı. Bu bir gerçektir. Ve bundan önceki yüzyıllarda manevî kültür bağlantılarımızın sımsıkı bulunduğu kütüphanemizdeki eserler ve dökümanlardan anlaşılır. 16. asırda yaşayan çok sayıda sufî ve felsefeci mesela Boşnak Ali dede, Hasan Kâfi Pruşçak gibi önemli düşünürler, İslâmî düşünürlerin fikirlerine dayanarak kendi fikirlerini ve kendi eserlerini yazıyordu. 2 O zaman manevî gücümüz vardı. Manevî gücümüze yeniden sahip olmamız gerekli. Bu bakımdan Bediüzzaman'ın eserlerinin manevî gücünün güzelliği anlatılarak çağdaş Müslümanın vicdanı cezbedilebilir, Müslümanları yeniden îman kaynaklarına döndürülebilir. Müslümanlar bir an önce gerekli olan îman kaynaklarına dönerlerse kendilerini nasıl çağdaş vahşî katliamlardan koruyabileceklerinin yöntemleri ve yollarını bulacaklardır. Bediüzzaman'ın eserlerinde îmana yönelişin kuvvetli ve cezbedici yöntemleri vardır. Bu yöntemleri Bosna, Karadağ ve Kosova'daki Müslümanların manevî gücünü teşvik etmek amacıyla öğretmek vazifemizdir. Biz Bosna'da Avusturya-Macaristan (1878) ihtilalinden sonra ve özellikle ilk Yugoslavya (1918) yılında kurulduktan sonra yapamadığımızı şimdi yapabiliriz. Önceden herkesin özürü vardı: Dinî hürriyetlerimiz ve başka yolu seçme imkanlarımız yok denilecek kadar azdı. Şimdi herkesin kendi yolunu seçme imkanı var ve seçme imkanlarımız bizim sorumluluğumuzu arttırıyor. Bu tercihimiz, hiç kimsenin mecburiyeti ve icbarıyla değildir. İstediğimizi öğrenmek ne olursa olsun yasak değil. Kur'ân'dan kaynaklanmış olan îman hakikatlarını bize yaklaştıran ve sevdiren Bediüzzaman'ın eserleri yakın gelecekte bizim çevrelerimizde tanınmış ve sevilmiş olacağını ümit ederiz.

Bediüzzaman'ın eseleri ahirete yaklaştıran manevîyat yönü ile maddî dünyadaki akıl faaliyetleri arasındaki muvazeneyi koruyup anlamanın yoludur. Onun talebelerinin anladığı ve takip ettiği önemli mesajlarından biri şudur:

"Vicdanın ziyası ulum-u diniyedir. Aklın nuru fünun-u medeniyedir."3

Onun tavsiye ettiği bu yönelişin geleceği var. Diğer yandan sizin düşüncelerinizi teşvik eden değişik konuları her zaman Bediüzzaman'nın eserlerinde bulabilmeniz onun eserlerinin cazip yönüdür. Bu konular Kur'ân'ın temel mesajlarından hiç birini unutmadan, dünyadaki rolünü bilmeye ve doğru yoldan sapmadan istikametle dünyayı Kur'ân'ın emrettiğı gibi anlamaya çalışan müm'inin ruhunu ilgilendiren konulardır. Bediüzzamanın uğraştığı, anlattığı konular arasında İslâm vahdeti, milli düşünce, medeniyetler arasındaki farklar, İslâmî dünya görüşü, îman hakikatlarına bağlılık, İslâm tarihine cevapları, Kur'ân'ın mesajları üzerine eğitim ve benzeri diğer konular bulunur. Bunun yanında tasavvuf yöntemlerinde belirlediği özel bir çeşit manevî yol niteliğinde olan İslâm ruhunun özel faaliyetleri Bediüzzaman'ın fikrine yabancı değil. Çoğu müslümaların vicdanında, unutturulmuş, bize çok yakın ve sevimli gelen en cazip konu ise Bediüzzaman'ın eserlerinde aydınlattığı hürriyet-i şeriyyedir.

II. Çağdaş Dünya Hürriyeti Gerçekleştirmek Arzusunda ve Arayışında

Batı medeniyetindeki hürriyet meselesi, eski Yunan'dan bu yana siyasî bir mesele olarak, ferdin hürriyeti, devletin hürriyeti olarak tartışılıyordu. Şehir devletinde polis medenî vatandaşın sahip olduğu, şehir dışındakilerin ise sahip olamadığı hürriyet kavramının temelini oluşturuyordu. Bu bakımdan yeni çağdaki hürriyetin kavramı yukarıda anlatıldığı şekilde eski Yunan'dan bu yana geliştiriliyordu. O şekilde kabul edilen hürriyet herkese aynı seviyede adaletli ve herkese aynı hakları vermek küllî prensibini ihtiva eden Allah'ın kanunu üzerine değil, cüz'î prensipler üzerine konulmuş olan hürriyettir. Çağdaş dünyadaki hürriyet anlamı, adalet meselesine ve herkesin hakkını korumak gerektiğine bağlı olan Kur'ândaki hürriyet anlamından farklı olarak, güç meselesine bağlıdır. Gücü olmayan fertlerin, devletlerin hakları da hürriyeti de yok. Savaşlar da onların topraklarında çıkartılır. Onların hakları alınır. Onların malları yeryüzünden silinir, onların ırzlarına geçilir... Bunun yanında savaş olmayan, dıştan sakin ve muntazam devletlerde de gizli hürriyetsizlikler, tezelzüller ve ahlâk krizi dolayısıyla özellikle kadınlara ve çocuklara karşı çeşitli sapıklıklar ortadadır. Çeşitli deklarasyonlar ve rezolusyonlar üzerine hürriyet ve haklar her insana sözde mevcut olduğuna rağmen gerçekte bazı fertler ve bazı halk gruplarında vardır. Dolayısıyla çağdaş dünyada şimdiye dek hiç bir zamanda olmadığı gibi süper güçlü adamın rüyasını gerçekleştirme arzusunun neticesi olarak aşırı derecede farklar görülür. Öyle bir çeşit adam için, dünya sonsuz isteklerini gerçekleştirme poligonu, insanlar ve onların evleri de onun nazarında hiç önemi olmayan karınca yuvaları gibi yerlerdir. Onun için dünya sınırsız hürriyet yeri, diğerleri için ise tam hürriyetsizliktir. Onun için, insan, tabiat ve dünyaya karşı, tavrı sonsuz, sınırsız isteklerinin hizmetinde bulunması gerektiğine inanmasından kaynaklanıyor. Bu bakımından onun hürriyetinin sınırları yok.

Diğer yandan İslâm milletinin üyesi, İslâm ahlâkı üzerine yetiştirilir. Süleyman (a.s.) hikayesi mesela, herkes gibi Allah'ın mesajlarını takip etmesinden kaynaklanan "muvazene ve ihtiyat" tavrı olarak bilinen, karıncaları bile içine alan tüm yaratılmış olan âleme karşı Süleyman (a.s.)'nın şefkatli merhametli tavrı bilinir, öğrenilir, kabul edilir. "Kalü beladan" gelmiş, fıtrata uygun olan hürriyet düşkünlüğü, arzusu özellikle 18. yüzyıldan bu yana insan hakları mücadelesi, 19. yüzyılda oy verme mücadelesi gibi, 20. yüzyılda da karar verme ve herkesin kendisini idare edebilme mücadelesini teşvik eder. O zaman öyle bir "görüş" teori gelişmiş oldu ki, insan kendi fıtratına göre hür değil, diğer insanlarla oluşturulan toplulukta devlet müesseseleri vasıtasıyla kendi hürriyetini gerçekleştirebilir, sağlayabilir, koruyabilir. Hürriyet arzusu, insan fıtratının en derin ihtiyaçlarından ve fıtrî hürriyet hakkından kaynaklanmaktadır. Bu arzu ve mücadele neticesi olarak Avrupa da Magna Carta (1225), Habeas Corpus Act (1679), İnsan ve vatandaş hakları deklarasyonu (1789) ve buna benzer belgeler hazırlandı. Avrupa da uzun süren din savaşlarından sonra insan hakları meselesi milletlerarasında gerekli olma fikri gelişmeğe başladı. 4 Bu gibi çalışmalara bugün de çağdaş dünya önem vermektedir. Mesela 1993 yılındaki Viyana insan hakları konvansiyonu ve İtalya'da Milletlerarası cürüm mahkemesinin 1998. haziranda kurulması gibi...

1945. Yalta'da büyük güçler dört çeşit hürriyet, can,mal, emniyet hürriyeti başta olmak üzere, serbest konuşma hürriyeti, vicdan hürriyeti ve toplanma hürriyeti gibi hürriyetleri vadettiler. San Fransisko da 26.6.1945'te imzalanmış olan milletlerarası birliğinin esas dökumanı akdı olan Birleşmiş Milletler (OUN) deklarasyonunda insan hak ve hürriyetlerinin iyileştirilmesinin yeni organizasyonun temel amaçlarından biri olduğu çizgilendi. (10.12.1948) BM genel meclisi "İnsan hakları küllî deklarasyonunu "tüm halkların ve milletlerin kabul etmesi şart olan genel amaç " olarak kabul etti. 1950 yılında "Roma konvensiyonu", 1975. yılında İnsan hakları Avrupa konvansiyonu, Helsinki de kabul edilen /KEBS/ Avrupa işbirliği ve güvenliği Konferansyonun son akdı ilan edildi.

Hak ve hürriyetlerle milletlerarası birliğin, çeşitli diğer müesseseler ve çok sayıda komisyonların ilgilenmesi ve çok sayıda olan insan hakları ve hürriyetleri dökümentasyon ve deklarasyonlarının olmasına rağmen bu hak ve hürriyetlerin devamlı silinip değiştirildiği görülür. Bunun yanında, bazı topluluklar arasındaki farklar aşırı derecede açıldı. Herkes için hürriyet hakları, can emniyetinin garanti edilmesine rağmen, dünyanın

çoğuyerlerindehaklarınasahip olmayan,çeşitli sapık gruplarınmenfi etkilerine ve cinsel tacizine maruz kalan, korkutulan,terkedilmiş çocuklara rastlayabilirsiniz. Bubakımından, milletlerarası birliğin çalışmalarınave bu alandakiplanlarına rağmen, insanın barış hakları,emniyethaklarıda korunmuş değildir.Sadece tarifedilmemiş zulüm örneğiolandar-ülharptedeğil,ilkbakıştaiyi organize edilen modernçevrelerdedekadınlara, çocuklara ve genellikle zayıf kişilere karşı, çeşitli gizli zulümler yapılmaktadır. Tahakküm, tezelzül, hürriyetsizlik ve emniyetsizlikler ortadadır ve devam eder. Bellidir ki, milletlerarası birliğin insaniyete yük olan gizli zulümleri ve tahakkümleri Allah adına, Allah'ın kanununa hürmet ederek, eğitim ve öğretim sistemleri vasıtasıyla önlemeye niyetleri ve imkanları yok.

İnsan hak ve hürriyetleri, yukarıdaki anlattığımız gibi Allah adına yapılmadığı müddetçe dünyadaki tüm çalışmalar, faaliyetler gibi hiç bir insan hakları bugünkü kanunlarla deklarasyonlarla gerçekçi şekilde yürütülemez. Bazıları, bunlar uzun zamandan beri bilinir ve bu konuda fazla konuşmaya lüzum olmadığını söyleyecekler. Ama herkesçe, özellikle Bosna ve Kosova gibi İslâm dünyasının uçlarında şu zamana dek bilinmedi ve dünyanın çoğu yerlerinde hâlâ bilinmiyor. Gerçekten bir şeyler değiştirilinceye dek, biz bu konuları tartışmaya ve gündeme getirmeye mecburuz. Bu modern çağdaki çeşitli hürriyetsizliklerin ve feci vahşetlerin devam etmesi, sürmesi susup gözümüzü yummamıza izin veremez:

Kosova'da, savaş başlangıcında anaları babaları önünde tecavüze uğradıktan sonra, kendilerini öldüren 14 -15 yaşındaki ikiz kızların bağırması, bir defa daha bu planda bir şey değişmeyip, bu gibi olaylar azapların, işkencelerin, tahakküm ve tezelzüllerin devam ettiğini hatırlatmaktadır. Hem de bu gibi bağırmaların çoğunun, hiç bir zaman kamuoyuna gelemediğini bilmeliyiz. Sarayova'da yardım amaçlarıyla kurulmuş olan kadınlar bürosunda çalışırken bunlara, yani o feci zulümler, yeni çağın hürriyetsizliklerine şahit oldum. Sırf, o tek yere onlarca kızlar, kadınlar başvuruyorlardı ama şok geçtikten sonra çoğunun hiç kimseye başvurmak istemediğini biliyorum. Bu sebepten dolayı, hürriyet konusu özellikle Kur'ân'ın vadettiği ve Bediüzaman'ın anlattığı hürriyeti şerriye anlamı kadın olarak dikkatimi çekerek beni cezbetti. Kur'ân'ın vadettiği hürriyet anlamını kavrayarak gerçek hürriyetin, hürriyet-i şeriyyenin olabildiğine inandım. Yukarıdaki hatırladığımız, yapılan feci zulümlere nispetle, evlerin terketmek mecburiyetinde kalmaları, en yakın akrabaların ölümleri, öldürülmeleri, açlıkları, yaralı olmaları ve buna benzer felaketler ve hiç önemi ve manası olmayan kızlar, için insanî hakları vesikaları, savaşla ilgili Jeneva konvensiyonları, bunlara ilave edilen protokoller ve çeşitli dökümanların 5 hiçde ehemmiyetinin olmadığı bellidir. Gerçek hayatta, kurbanların hürriyetsizlikleri, felaketleri, azapları devam eder. Bu gibi zulümlerin, bulunduğumuz ortamda olmaması, sessiz kalmamıza veya en azından bunları düşünmemize izin veremez. Hürriyetsizlikler devam ettikçe, biz de her çeşit hürriyetin, özellikle can ve mal hürriyetinin yalnız ve yalnız Allah kanunlarına hürmetle sağlayabileceğini vurgulamalıyız.

Dolayısıyla, Bediüzzaman'ın eserlerinde tanıdığım bana çok yakın ve anlaşılır gelen hürriyet-i şeriyye manasıdır. Cürüm yapanlara karşı bir defa tatbik edilen bu adalet kanunuyla, zulme maruz kalacak binlerce kurbanların hakları korunurdu. Bellidir ki, Birleşmiş Milletler çeşitli deklarasyonlarında, protokollarinda yazılanları yürütemez. Allah'ın kanununa itaat prensibi yerine getirilemediğinden, yeryüzünde devamlı fesat ve hürriyetsizlikler yayılır. Dünyada hüküm süren adaletsizlik, zulüm, tahakkümler (açık ve gizli tahakkümler) ve istismar, adaletsizliği doğurur ve masum kişilerin hürriyetsizliğine sebep olur. Allah'a itaatsızlığın büyümesine ve garaza vesile olur. O garaz ve kin, hiç bir zaman buna sebep olanlara değil, masum kişilere yönelir. Temel "adl" prensibinin bozulması zulüm ve hürriyetsizliği oluşturur. İnsanlığın yetiştirilmesinde bu prensipte gerektiği gibi ısrar edilmediğinden tüm seviyelerde o prensip bozulmaktadır:

- aile seviyesinde

- iş organizasyonlarında

- devlet müesseselerinde

- devlet arası ilişkilerde ve buna benzer çeşitli seviyelerde.

Allah'a, şartsız itaatı isteyen temel prensiplerin bozulması, dünyanın fevkalade maddî zenginleştirmesine rağmen, manevî ve ahlâkî bakımından fakir bir dünyayı getirir.

Yukarıda söylediğimiz üzerine ispat edebiliriz ki, bugünkü eğitim ve enformasyon sisteminin Allah'a itaatı ihmal edip, barış, nizam ve tüm insanların hürriyetini sağlayabilecak Allah'ın emri olan "adl", adaleti unuttuğundan dolayı tüm insanlar için gerçek hürriyeti sağlayamıyor. Feci felaketlere, katliamlara devamlı şahit oluyorsak daha insanî dünyaya ve emniyetle çağdaş dünyadaki hürriyetin gerçekleştirilmesine doğru gidildiğinden söz edilebilir mi? Dünya kamuoyu, katliamlara bakarken, onları önleme kuvveti yok. Bugün dünyada katliamların teşvik edilmesi ve katliam faaliyetlerine gizli destek verilmesi, kendi hürriyetinin sağlanması için diğerlerinin hürriyetinin yok edilmesine, yani hürriyetsizliğe vesile olur. Buna rağmen bu zamanda, modern çağda, insan haklarına destek vermek gerektiğini düşünen kuvvetler de bulunur. Bunu da yeni çağdaki gelenek üzerine öğrenim ve terbiye görmüş Pierre Vallieres gibi bir kişinin aşağıdaki sözleri ispat eder:

"Katliama bakmakta iki yol vardır. Koltuğa rahat oturup deney farelerinin kesilmesine bakarken, Birleşmiş Milletler yöntemi kullanıyorsunuz. Diğer yol farelerin tarafına geçmeniz, insanların tarafına ve açık gök altındaki tüm diri kesilmiş olan kurbanların bağırmalarını İnglizceye, Fransızcaya, Almancaya, İtaliyancaya, İspanyolcaya çevirmeğe çalışmanız olabilir." 6

Hürriyetsizlikler ve katliamlarda sorumluluğu çekenlerin bulunması bellidir. Sorumluluğun idare etmeyenlere, hayatı yönlendiremiyenlere yazılamadığı unutulmamalıdır.

III. İslâm Dininin Temeli Üzerine Oluşturulmuş Hürriyetin Anlamı Hakkında
İslâm Şeriatına Uygun Hürriyetle İzzetli Hayat

Gerçek hürriyet, Allah'ın kanununa hürmet etmek demektir. Dolayısıyla, tek mümkün olan hürriyet emniyet hürriyetini sağlayan ve zorluklardan kurtaran, Allah'ın Kur'ân'da vaadettiği hürriyet-i şeriyye. Kureyş suresinde:

"Artık bu beytin-Kâbe-i Muazzama'nın- Rabbine ibadette bulunsunlar ki: Onları açlıktan-kurtarıp-doyurdu ve onları korkudan emin kıldı." 7

denilir. Allah adına emaneti korumak; bu vaat Allah'a itaat ve ibadet etmekle olabilir. Diğer her çeşit muamele, yıkılış, emniyetsizlik, insanın şerefinin kaybolmasına sebep olur. Bu sebepten dolayı, (yani Allah adına yazılmadığından) çeşitli ve çok olan kanunlar deklarasyonlar yazıldığı amaçları gerçekleştiremezler. Gerçekte insan haklarını deklarasyonlar değil, "Adl ve ihsan" prensibi üzerine yapılan muameleler koruyabilir. "adl ve ihsan" çağdaş zamanda mümkün değilmiş ve çağdaş insan bunu bir rüya gibi görse de bu gerçektir ve hakikattır. "İnnallâhe ye'muruk bi'l-adli ve'l-ihsâni" herkes için adalet, güçlü olmayanlar için "ihsan" (sadaka olarak değil, Allah'ın hakkı olarak) herkesin ihtiyaçları aynı olduğuna göre, bunun manası, Bediüzzaman'ın şairce anlattığı, hissettiği ve yaşadığı gerçekten sevebildiğimiz hürriyet-i şeriyyedir. Tarih boyunca Müslümanlar tarafından yapılan savaşların örnekleri bilinir. Müslümanlar Vahyin emrettiği ahlâkla yetiştirildikleri için katliam, kadınlara tecavüz, çeşitli vahşi işkenceler, İslâm ordusunun fetihlerinde vaki değildi. O çeşit fetihler, güçsüz olanlar için korku yerine hürriyyet manasındaydı. Gerçek hürriyet, Kur'ân'ın anlattığı "adl ve ihsan", 8 merhametçe davranma, Kur'ânın ağır cürümler ve ahlâksızlıklara öngördüğü adil ceza kısas, ahlâksız muamelelere karşı şiddetli tedbirlerin alınması 9, "kâfirlere karşı pek şiddetlidirler, kendi aralarında ise pek merhametlidirler" 10 emri, nifak tembihleri gibi emir ve tavsiyelere hürmet göstermekle gerçekleştirebilir. Güçsüzlere zulüm yapanlar için, insan hak ve hürriyetlerini bozanlar için Kur'ân'ın adil cezaları çağdaş kanunların metinlerinde öngörülmez. Dolayısıyla, mesela, hak mahkemesinde Bosna cürümleri için hızlı ve şiddetli ceza tedbirleri alınmadığından, bu çeşit cürümler suçlar, Kosova'da da sürer ve devam eder. En ağır cürümleri yapanlar ortada serbest dolaşıyorlar. Durum böyle ise herkes için hürriyetsizlik hüküm sürer. Müslümanların vicdanı yüzyıllardır Kur'ân'ın Hudası üzerine oluşur. Şu anda Müslümanların Allah'ın Hudasını takip etmesi gereken vicdan ve arzuları kemalat mertebesine sahip midir? Bence sahip olmadıkları görülür. Buna rağmen Müslümanlar, yaşadığı yerlerde özellikle zayıf kadınlara ve çocuklara karşı yapılan devamlı zulümler ve baskıları önlemek iktidârına hâlâ sahip değildirler. Bu gizli fesat, ahlâksızlık ve nifakı önlemeğe güçleri yok demektir. Fiiliyattan çok sözde kalan beyanlar var. Ama, bu yönden onların ısrarlı çalışmaları bellidir. Milletlerarası birliğinin çalışmalarını takip etmeleri de önemli bir adım olarak görülür. İnsan hakları Kairo deklarasyonu" 1990 yılında 11, insan hakları ve hürriyetleriyle ilgili şer'î prensiplerin toplanıp, önemle altlarının çizilmesidir. Yani, bu deklarasyon herbir maddesinin izah edilip anlatılması için İslâm şeriatının tek bir kaynak olmasının gerekli olduğunu ispat etti. Kur'ân’ın ikazlarına /tembihatlarına/ göre Allah’ın yolundan uzaklaştırma niyet ve arzuları doğrultusunda yaşamak, gerçek hürriyetin kaybedilmesi, hakların yok olması, insanî vakarın kaybedilmesi, zayıf ve güçsüz olanların tahakküm altına alınması, yer yüzünde fesat ve zulümün yayılması demektir. Allah’a itaatin sağlanması yeryüzünde fesat, hürriyetsizliği kaldıracak tek yoldur. İnsanlar, Tevhid prensibini kabul etmeleriyle Allah’ın halifeleri olarak yer yüzünde hüküm sürmekle, kendi vazifelerini yerine getirirken, Allah’ın şer'î hürriyet çerçevesinde herkese barış ve hürriyet sağlayacak faaliyetlerini yürütmelidirler. "Allah’tan başka ilâh yok"”prensibi Allah’tan başka yani Allah’a itaat etmeden barış ve hürriyetin gerçekleştirilemeyeceğini gösterir. O zaman, savaşlar gerekli olsa da kişinin hürriyeti, vakarı, zulümden, tezelzülden, zayıf olanlara işkenceden koruma kurallarına göre yürütülmelidir.

Bediüzzaman Nursî de, insan hak ve hürriyetlerinin anlamını Kur'ân üzerine oluşturuyordu. Yukarıdaki metinde söylediğimiz üzere insan hakları ve hürriyetlerini anlatan çağdaş deklarasyondaki hürriyet anlamından farklı olarak, Kur'ân'ın emrettiği gibi güçsüzlere, zulmedenlere, insan hak ve hürriyetlerini bozanlara karşı âdil cezaların tayin edilmesi ile gerçek hürriyet-i şeriyyeyi sağlayabilir. Öyle cezalar ise, çağdaş kanunların metinlerinde öngörülmez.

Said Nursî ise, insanlığın insan hak ve hürriyetleri ile daha çok ilgilenmesini öngörüyor:

"Hem nev-i beşer, hususan medeniyet fenlerinin ikazatiyle uyanmış, intibaha gelmiş insaniyetini anlamış" 12

neden, uyanmış intibaha gelmiş olan "insan sevgisine" rağmen insanlık bu konuda yeterli olamıyor?

Ve bazı insanî müesseseler organize ediliyorsa, özellikle terkedilmiş, kimsenin sahip çıkmadığı, sapık gurupların tesirine duçar Müslüman çocuklarına çeşitli yardım edecek müesseseler kuruluyorsa da yine de küllî problemlerini çözecek seviyede değil, bazı fert veya bazı gurupların problemlerini çözecek cüzî seviyede kalırlar. Neden çeşitli kadın organizasyonları, vakarla yaşamayan kadınların ve cinsel bakımından istismar edilen özellikle savaştan sonraki ülkelerde küçük yaştaki kızların problemlerini başarıyla çözemiyorlar? Öyle başarılar, Allah adına ve onun kanunu olan şeriat adına çalışma, şeri prensib kabul edilirse mümkün olabilir. Allah adına olan tüm muameleler ve muamelelerin Allah adına olması ve Kur'âna göre insanların yetiştirilmesi, dünyayı kurtaracak ve insanî amaçlarla çalışmayı gerektiren "uyanmış vicdan" tek umut olacaktır.

IV. BEDİÜZZAMAN'IN Eserlerindeki Kur'ânın Mesajını Takip Eden Hürriyeti Şeriyye Manası Hakkında

Bediüzzaman'ın eserlerinde, geçen yüzyıllarda ve modern çağda, Müslümanların vicdanından koparılmak istenen İslâmî hamiyyet, İslâmî dünya görüşü, İslâmî uhuvvet, hakikat ve benzerleri yanında hürriyeti şeriyye manasıda bulunur. Bu anlamlar sayesinde Muhammed (a.s.) ve onun ashablarının zamanından bu yana Müslümanların başarılı dönemlerinde çok faal ve başarılı, iyimser nesiller yetişmiştir. Bizim hatıralarımız biraz sis içindedir. Oysa, bütün bu gerçekler insanın "kalü beladan" fıtratımıza konulmuş olması sebebiyle yok edilemez. Bununla ilgili Bediüzzaman'ın mesajı şudur:

"Hakikaten, bence bir Müslüman neslinden gelen bir adamın akıl ve fikri, İslâmiyetten tecerrrüd etse bile, fıtratı ve vicdanı hiçbir vakit İslâmiyetten vazgeçmez."13

Dünyanın müspet değişme imkanlarını kapsayan Said Nursî'nin iyimserliği onun eserlerinde bulunur. Daha doğrusu Bediüzzaman dünyayı değiştirebilecek güce, yani dünyayı insanî yapabilecek ve Allah'ın hediyesi olan hürriyeti şeriyyeye işaret eder.

"Üçüncü Kuvvet: Yüksek şeylere müsabaka suretinde beşere yüksek maksatları ders veren ve o yolda çalıştıran; ve istibdadatı parça parça eden ve ulvi hisleri heyecana getiren gıbta, hased, kıskançlık ve rekabetle, tam uyanmakla, müsabaka şevkiyle, teceddüd meyliyle ve temeddün meyelaniyle teçhiz edilen "Üçüncü meyl ve arzu ile cihazlanmış olmak."14

Hem de diyor:

"Altıncı Kelime: Müslümanların kuvveti" yalnız hürriyet-i şer'iyedir. Yani, insaniyete layık en yüksek kemalata olan hayat-ı içtimaiye-i İslâmiyedeki saadetlerinin anahtarı meşveret-i şer'iyyedir. 'Wa amruhum sura baynahum' Ayet-i kerimesi, şurayı esas olarak emrediyor. Evet nasıl ki, nev'i beşerdeki telahuk-u efkar ünvanı altında asırlar ve zamanların tarih vasıtasıyla birbiriyle meşvereti, bütün beşeriyetin terakkiyatı ve fünunun esası olduğu gibi, en büyük kıt'a olan Asya'nın en geri kalmasının bir sebebi o şura'yı hakikiyeyi yapmamasıdır."

"Asya Kıt'asının ve istikbâlinin keşşafı ve miftahı şûradır. Yani, nasıl fertler birbiriyle meşveret eder; taifeler, kıt'alar, dahi o şûrayı yapmaları lazımdır ki, üçyüz belki dörtyüz milyon İslâm'ın ayaklarına konulmuş çeşit çeşit istibdatların kayıtlarını, zincirlerini açacak, dağıtacak meşveret-i şer'iyye ile şehamet ve şefkat-i imâniyeden tevellüd eden hürriyet-i şer'iyyedir ki, o hürriyet-i şer'iyye, âdâb-ı şer'iyye ile süslenip garp medeniyet-i sefihanesindeki seyyiatı atmaktır. İmandan gelen hürriyet-i şer'iyye iki esası emreder:

An lâ yudallalu wa lâ yatadallalu man kâna 'abdan lillâhi lâ yakunu a'bdan lil 'ibâdi lâ yag'al b'adan arbâban min duni llâhi

Na'am: Al-hurriyyatu as-sar'iyyatu 'atiyyatur rahmâni

Yani: Îmân bunu iktiza ediyor ki, tahakküm ve istibdad ile başkasını tezlil etmemek ve zillete düşürmemek..ve zalimlere tezellül

etmemek..."

"Allâha hakikî abd olan, başkalara abd olamaz. Birbirinizi - Allahtan başka - kendinize Rab yapmayınız. Yani, Allahı tanımayan, herşeye, herkese nisbetine göre bir rububiyet tevehhüm eder, başına musallat eder. Evet hürriyet-i şer'iyye Cenab-ı Hakk'ın Rahman, Rahîm tecellisiyle bir ihsanıdır ve îmânın bir hassasıdır." 15

Evet, Bediüzzaman'ın söylediği gibi hürriyeti şeriyye "Cenabı Hakk'ın bir ihsanı ve imanın bir hassasıdır". Kalplerde iman olursa Allah'ın yardımı ve ihsanı geliyor.

Dünya çapında etkisi olan, gayr-i insanî gruplara izin vermeyecek, kalplerinde iman olan, akıllı ve yüksek eğitim görmüş olanların sayısı çoğalmaktadır. Bu bakımından insanlığın hürriyetsizliğe değil, hürriyete ve insan haklarının korunmasına fıtratında bir meyil vardır.

Allah adına ciddiyetli, kararlı, katî çalışmalar olmadan, tüm deklarasyonların nâkıs ve güçsüz olacağı bellidir. Deklarasyonlar ve yürürlükteki kanunlar, adil cezalar olmadığından dolayı zalimlerin ve müfsitlerin önünü alamıyor. Dolayısıyla mazlumların ve çeşitli zulümlere maruz kalanların kendi hak ve hürriyetini korumak fırsatı da yok.

HÜRRİYET-İ ŞERİYYE - her insanın gerçek hürriyetinin, izzetinin, onurunun, vakarının garantisi

Allah'ın kanunu olan şeriatın garanti ettiği hürriyet, tüm insan haklarının gerçekleştirilmesine ve bunun vasıtasıyla bir yandan insanlığın terakkisine ve daha iyi duruma gelmesine, diğer yandan manevî emniyete ve insanın çalışmalarının manasını anlamasına yol açar. Maddî zenginlik ve maddî terakkini manevî faaliyetler olmadan gerçekleşmesi ve müspet sonuç vermesi mümkün değil. Şer'î ahkamlara hürmet gösterilmesini emreden Allah'ın Hüdası ve bundan kaynaklanıp gerçek hürriyeti sağlayan hürriyeti şeriyye, insanlara tahakkümü, tezelzülü ve zayıflerin üzerine kuvvetliler tarafından yapılan baskıları önler. Hürriyet-i şerriyye, her insanın fiziki ve manevî gücüne bakmadan izzetini korur. Allah'ın kanununun verdiği insan haklarının gerçekleştirilmesini garanti eder. Diğer yandan, o hakları anlatmaya çalışan, çok denenmiş olan çağdaş tartışmalar hiç bir zaman herkesin haklarını değil, bazılarının haklarının garanti edilmesi üzerine çalışırlar./sözde herkesin hakları için çalıştıklarını bildirmelerine rağmen, gerçekte o haklar, bugünkü medeniyet seviyelerine ulaşanlar için geçerlidir.( Şehir, kent devletinde geçerli olduğu gibi)

Allah'ın şer'îkanunu ise fert olarak herkesigöz önüne alır.Herkes Vahya muhatap olur, onunvakarıkuvvetli olsunzayıfolsun,medenî bakımındanne seviyede olursa olsun korunur.

HÜRRİYET-İ ŞERİYYE - insanlığın medenî aşamasının ölçüsü

Hürriyet-i Şeriyye gerçekten insanın medenî yönünü ve insaniyeti muhafaza etmektedir. Bediüzzaman'ın söylediğine göre:

"Fakat hakiki medeniyet; nev-i insanın terakki ve tekemmülüne, ve mahiyet-i neviyyesinin, kuvveden fiile çıkmasına hizmet ettiğinden, bu nokta-i nazardan medeniyeti istemek, insaniyeti istemektir. Hem de manayı meşrutiyete ibtila ve muhabbetimin sebebi şudur ki: Asyanın ve Âlem-i İslâmın istikbalde terakkisinin birinci kapısı, meşrutiyet-i meşrua ve şeriat dairesindeki hürriyettir." 16

Hüriyyet-i Şeriyye, insanlığın medeniyet derecesinin anlamıdır ve kendi muamelelerini kontrol altına tutan insanın medenî olması anlamına gelir. Onun tatbik edilmemesi hem toplum bakımından, hem de ferdî davranış bakımından bu dünyada vahşî yaşam tarzına dönüş demektir. Maddî zenginliğin ve gücün bir önemi yok. Bir insanın uçağı dahi olsa, çok nazik, temiz kokulu, dış görünüş itibarıyla çok medenî haraketleri de olsa hizmetçi kıza kaba ve sert davranabilir veya kendi ekranında soğuk kanlılıkla insanların öldürülüp evlerinin yıkılmasına, kendi dünya düzenini engelleyecek karınca yuvası gibi bakar. Kendisine göre yuvalarının bulunmadığı ve yaşayanlara saadet getirecek dünyanın yeni düzenini planlayabilir. Bu planların öldürülenlere ve kendi evlerini, topraklarını kaybedenlere ne faydası olabilir, hiç düşünmez. Mesela bizim Srebrenıca'da kimsesiz ve hiç bir şeysiz kalan kadınlarla çocuklar için yanlış niyetlerin ve davranışların geleceği de yok. Bu Kur'ân'ın çok ayetindeki mesajıdır.

"Görmedilermi ki, onlardan evvel ne kadar kavimleri helâk ettik. Şüphe yok ki onlar, bunlara dönüp gelmiyorlar. Sonra ben o küfür edenleri tutup yakaladım.; O zât-ı Kibriyâ-dır ki, sizi yerde halifeler kıldı. Artık kim kâfir olursa küfrü kendi aleyhindedir ve kâfirlere küfürleri rablerinin nezdinde gazaptan başka bir şey artıracak değildir." 17

Dolayısıyla gelecek ve medeni üstünlük, kerim muameleler, yüce işler, idealleri koruma hassasiyeti, düşkünlüğüne sahip olanlara aittir.

" Ve sizi onların yerlerine ve yurtlarına ve mallarına ve daha kendisine ayak basmadığınız bir yere varis kıldı ve Allah Teâlâ her şey üzerine tamamıyla kadir bulunmaktadır." ;

"Allah sizden iman eden ve salih eden amellerde bulunanlara vaadetmiştir ki, elbette onları yerde istihlaf edecektir. Nasıl ki, onlardan evvelkileri istihlaf etmiştir ve elbette onlara kendileri için razı olduğu dinlerini temkin edecektir. Ve muhakkak ki, onları korkularından sonra bir eminliğe çevirecektir." 18

Bediüzzaman'ın yukarıda hatırlattığı sözleri gibi, yani "meşrutiyeti meşrua ve şeriat dairesindeki hürriyet" aşağıdaki sözlerle takdir etmeniz gereken parlak hürriyettir.

"Yaşasın meşrutiyet-i meşrua, sağ olsun hakikat-ı şeriatın terbiyesinden tam ders alan neyyir-i hürriyet!" 19

Onun anlattığı hürriyet modeli çerçevesinde Allah'ın kanunun ve Allah'ın sözünün garanti ettiği gerçek insan hürriyetinin anlamı bulunur. O hürriyetin gerçekleştirilmesi planında çalışmaları için Allah'ın sözüne hürmet ve sevgiyi teşvik eden tüm insanların (önce Müslümanların) özellikle genç nesillerin yetiştirilmesi vasıtasıyla şer'î kanunun üstünlüğünü anlayan vicdanların oluşturulması önemlidir. O hürmet ve sevginin keşşafı olarak İslâmî âlimlerinden biri, Kur'ân-i kerîmden ilham alıp Kur'ân'ın Hüdasını takip eden Bediüzzaman'ın cazip olan sözlerinin özel bir gücü var. Şu bakımından fevkalâde bir öğreticidir. Hem de onun fikirlerini tanıyabilmek imkânından şimdiye dek uzak kalanlar için fikirleri ve yöntemleri Kur'ân'ın, hürriyet mesaji gibi, yüce mesajlarını daha iyi anlamak yolunda bir nevî keşiftir.

HÜRRİYET-İ ŞERİYYE - "nazenin hürriyet" anlamındadır

Bediüzzaman, eserlerine güçlülerin, hürriyeti sınırsız haklarla kullanmalarının diğerleri için haksızlık olduğunu vurgulayarak insan ruhunun saadetsizliğini engelleyecek bir anahtar niteliğinde olan hürriyet-i şeriyye kavramını çok sık nazara verir. Bediüzzaman'ın anladığı ve kabul ettiği hürriyet, kamil olan Allah'ın kanunundan kaynaklanıp insanların nakıslarla dolu anlatımları üstünde olan "nazenin hürriyet"tir. Hürriyet nedir sorusu üzerine onun cevabı şuydu:

"Hürriyeti bize çok fenâ tefsir etmişler. Hattâ, âdetâ, 'Hürriyette, insan her ne sefâhet ve rezâlet işlese, başkasına zarar vermemek şartıyla bir şey denilmez' diye bize anlatmışlar. Acaba böyle midir? Nursî onlara: "Öyleleri hürriyeti değil, belki sefahet ve rezâletlerini îlân ediyorlar ve çocuk bahanesi gibi hezeyan ediyorlar. Zîrâ, nâzenin hürriyet, âdâb-ı şeriatla müteeddibe ve mütezeyyine olmak lâzımdır. Yoksa, sefâhet ve rezâletteki hürriyet, hürriyet değildir; belki hayvanlıktır, şeytanın istibdâdıdır, nefs-i emmâreye esir olmaktır."

"Hürriyet-i umumi, efrâdın zerrât-ı hürriyâtının muhassalıdır. Hürriyetin şe'ni odur ki; ne nefsine, ne gayriye zararı dokunmasın."

"Fakat, ey göçerler! Sizde olanı, yarı hürriyettir, diğer yarısı da başkasının hürriyetini bozmamaktır. Hem de, kut-u lâyemut ve vahşet ile âlude olan hürriyyet, sizin dağ komşularınız hayvanlarda da bulunur. Vâkıa, şu bîçare vahşî hayvanların bir lezzeti ve tesellîsi varsa, o da hürriyetleridir. Lâkin, güneş gibi parlak, her ruhun mâşukası ve cevher-i insâniyetin küfvü o hürriyettir ki, saadet saray-ı medeniyette oturmuş ve mârifet ve fazîlet ve İslâmiyet terbiyesiyle ve hulleleriyle mütezeyyinedir." 21

Onun bu sözleri, yakınlık, sevgi, ümit, sıcaklık, varlığımızın özü ve cevherine kavuşmasını andıran, en güzel fikirler olarak kabul edilebilir.

İMAN HAKİKATLARINA BAĞLILIĞI - şer'î kanununa bağlılığı

Bediüzzaman sebeb-i saadet ve adalet-i mahz ve fazilet olan Şeriatı istediğinden ve hürriyeti şeriyyeye bağlılığından dolayı, formal olarak şer'î kanun geçerli olduğu zamanlarda bile, hürriyeti şeriyye şura ve ictihad müesseselerinin terkedildiğinden tahakküm ve tezelzül hükümran olduğu için çok defa sorgulara çekilmiş ve mahpus edilmiştir. Lağvedilmesi beklenen, geçiş aşaması yaşanan, bir fonksiyonu olmayan ve gerçek şeriata uymayan kanunlarla yönetilen şanlı Osmanlı devletinin son zamanlarında şer'î kanuna bağlı olan Bediüzzaman mahpus olup hapishanelerde bulunması gerçekten hazindi Bu gibi muameleler imanın azalmasının bir göstergesiydi. Çünkü şer'î kanuna samimiyetle bağlılık iman hakikatlarına bağlılıktır. İmana bağlılığı her insanın hakkını, hürriyetini, vakarını.yalnız şer'î kanunun gerçekten koruyabileceği vicdanı oluşturuyor. Hürriyyet-i şeriyyenin nasıl şeriyye olduğu en güzel Bediüzzaman'ın eserlerindeki sözleri anlatıyor aşağıdaki soru üzerine Bediüzzaman'ın cevabını anlamalıdır.

"Zîrâ, râbıta-i îman ile Sultân-ı Kâinata hizmetkâr olan adam, başkasına tezellül ile tenezzül etmeye ve başkasının tahakküm ve istibdâdı altına girmeye izzet ve şehâmet-i îmâniyesi bırakmadığı gibi, başkasının hürriyyet ve hukukuna tecâvüz etmeyi dahi, şefkat-i îmâniyesi bırakmaz. Evet, bir padişahın doğru bir hizmetkârı, bir çobanın tahakkümüne tezellül etmez, bir bîçareye tahakküme dahi tenezzül etmez. Demek, îman ne kadar mükemmel olursa, o derece hürriyet parlar. İşte, Asr-ı saadet.' 22

HÜRRİYET-İ ŞERİYYE - nifaka engel

Şeriat - İslâmî kanunun tatbiki gerçek hürriyeti temsil etmektedir. Bu hürriyet anlamı Fransız inkılâbının üç ana noktada belirlenmiş olan "hürriyet, uhuvvet, eşitlik" prensipleri ile sözde ilan ettiği ama herkes için olmayan, sadece güçlü olanların sınırsız hakkını kabul eden hürriyetten farklıdır. Allah'ın vaad ettiği hürriyette haklar herkese vaat edilir. Kur'ânda'ki vaadlar yalan sözler değil. Çünkü nifak Allah'ın mesajına aykırı.

".Şüphe yok ki, münâfıklar, onlar tam fasık kimselerdir.; "Allah Teâlâ münâfıklara ve kâfirlere, cehennem ateşini orda müebbeden kalıcılar olmak üzere vaadetmiştir."23

"Onların kalplerinde bir hastalık vardır. Allah Teâlâ da onlar için hastalığı artırmıştır."24

Nifak diğer insanları Allah'ın kanununa göre değil, kendi plânlarına göre idare etmek isteyen bazı insanların özelliğidir.

Diğer yandan hürriyet-i şeriyye anlamı çağdaş dünyada yaşadığımız hayatın yalan ve eğri suretini oluşturan umumiyetle de kabul edilmiş davranma tarzı olan nifak ve iki yüzlülüğün yayılmasına engel olur. Şer'î hürriyet bütün insanların tüm problemlerinin çözülmesine yol açacak bir hürriyettir. Hürriyeti şeriyye insanlar arasındaki samimiyetleri belli olmayan ilişkileri kabul etmeyerek açık ve belli olan ilişkileri tercih eder. Hürriyeti şeriyyede Allah'ın iradesinin tanıdığı ve tayin ettiği insan tabiatına uygun ve yük olmayan vazifeler, sorumluluklar, haklar, sınırlar bilinir. Bediüzzaman'ın yaşadığı zamanda Avrupa çevrelerinden gelen ithamlara göre şeriat cahiliyet ve tahakkümün bir şekli olarak tanıtılıyordu. Şeriat bir isimden ibaret olursa onun gerçek tatbiki yerine, onun değerini azaltmak niyetinde yapılan baskı yürütülebilir. Gerçekten, doğru şekilde anlamış ve tatbik edilmiş şeriat, zulüm ve baskı yapan güçlülere özel hürriyetler sağlamaz.Herkes için eşit hürriyeti sağlar.

“Hürriyeti, adab-ı şeriatle takyid ediniz; zira cahil efrat ve avam-ı nas, kayıtsız hür olsa, şartsız tam serbest olsa, sefih ve itaatsız olur.” 25

“Belki, hürriyet budur ki: Kanun-u adalet ve te’dibden başka hiç kimse kimseye tahakküm etmesin. Herkesin hukuku mahfuz kalsın, herkes harekât-ı meşruasında şahane serbest olsun, La yadž’alu badakum badan erbaben min duni llah 26

Kur'ân Hüdasını temel alan Bediüzzaman'ın sözleri ve fikirleri çok sayıda insan hak ve hürriyetleri deklarasyonlarından önce gelir. Bu bakımından onun fikirleri çağdaş zamanda örnek olabilir. Bellidir ki onun eserlerindeki fikirler çağdaş İslâmî düşünürlerde de görülür.

İnsan fıtratının tayin edilip, nefsanî isteklerine ve insanın hayvan derecesine indirilmesine karşı koyulması ve vahşetin medenî olmayan çağrısını önlenmesi için kayıtsız ve şartsız hürriyetin önlenmesi gerektiğini anlatıyor. Sevdiğimiz hürriyetin dünya çapında lağvolmasının son operasyonları hazırlanmış olduğu zamanda Bediüzzaman Said Nursî Selânik'teki Hürriyet meydanında toplanmış olan halka "hürriyet" manasını anlatırken yalnız şeriattan kaynaklanmış olan "hürriyeti şeriyyeyi" hatırlatıyor:

"Ey hürriyet-i şer'i! Öyle müthiş ve fakat güzel ve müjdeli bir sâdâ ile çağırıyorsun ki, benim gibi bir bedeviyi tabakat-ı gaflet altında yatmışken uyandırıyorsun. Sen olmasaydın, ben ve umum millet, zindan-ı esarette kalacaktık. Seni ömrü ebedî ile tebşir ediyorum. Eğer aynülhayat-ı şeriatı menba-ı hayat yapsan ve o cennette neşv ü nema bulsan; bu millet-i mazlumenin de eski zamana nisbeten bin derece terakki edeceğini müjde veriyorum. Eğer hakkiyle seni rehber etse ve ağraz-ı şahsî ve fikr-i intikam ile sizi lekedar etmezse... " 27

"Hürriyet-i sû-i tefsir etmeyiniz, tâ elimizden kaçmasın. Ve müteaffin olan eski esareti başka kabda bize içirmekle bizi boğmasın.Zira hürriyet, mürâat-ı ahkâm ve âdâb-ı şeriat ve ahlâk-ı hasene ile tahakkuk eder ve neşvünema bulur." 28

Bediüzzaman 18 Mart 1908 yılında hilafetin ve İslâmî çevrelerde şer'î kanununun yok edilmesindeki adımlardan birisi olan Sultan Abdülhamit'in saltanattan indirilmesi, İslâmî, kültür, ahlâk, değerlerinin terkedilmesi, yeni çağdaş dünya düzeni diyenlerin gerçek niyetlerini anlaması üzerine aşağıdaki sözlerle bağırdı:

YAŞASIN ŞERİATİ AHMEDİ 29

. O çağrı, tüm eserleri okunduğunda bir kez daha işitilmek istenecek hayranlık ve ümit verici bir çağrıdır.

"ŞERİAT-I GARRA; Kelâm-ı Ezelîden geldiğinden, ebede gidecektir. Nefs-i emmarenin istibdad-ı rezilesinden selâmetimiz; İslâmiyete istinat iledir, o hablülmetîne temessük iledir ve haklı hürriyetten hakkıyle istifade etmek, imandan istimdad iledir. Zira, Sâni-i Âleme hakkiyle abd ve hizmetkar olanın halka ubudiyete tenezzül etmemesi gerektir. Herkes; kendi âleminde bir kumandan olduğundan, âlem-i asgarında cihad-ı ekber ile mükelleftir ve ahlâk-ı Ahmediye ile tahalluk ve sünnet-i nebiyyeyi ihya ile muvazzaftır." 30

Sonunda aşağıdaki sözler Bediüzzaman'ı Kur'ân'daki hürriyeti şeriyyenin perspektiflerini açan fevkalâde bir dâi olarak tanıtığı gibi, şu hürriyet arzularını bekayı hatırlatacak en güzel bir yaşantı olarak tanıtıyorlar.

"İşte bu sırdandır ki, ehl-i dalâlet, hakikaten zayıf bir kuvvetle pek kuvvetli ehl-i hakka bazen galip oluyor. Fakat ehl-i hakkın öyle muhkem bir kalesi var ki, onda tahassun ettikleri vakit, o müthiş düşmanlar yanaşamazlar, bir halt edemezler. Eğer muvakkat bir zarar verseler, Wal-'aqıbatu lıl-muttaqîna sırrıyla, ebedî bir sevap ve menfaatle, zarar telâfi edilir. O kala-i metîn, o hısn-ı hasîn ise, Şeriat-ı Muhammediye ve Sünnet-i Ahmediyedir (A.S.M.)" 31

Dipnotlar:

1 Azrâ Kasumovic: 1954 yılında dünyaya geldi. 1976 yılında Saraybosna'daki Felsefe Fakültesi, Doğu Dilleri Bölümü'nden mezun oldu. 1977'de Libya ve Saraybosna'da Askerî Akademi'de çalıştı. 1980-1992 yılları arasında Saraybosna'da İmam-Hatip Ortaokulunda Türkçe öğretmenliği yaptı. 1992 yılında Osmanlı belgelerinin bulunduğu Gazi Hüsrev Bey Kütüphanesi, Arşiv Bölümü'nde çalıştı. Savaş yılları olan 1992-1996 yılları arasında İnsanlık Hedefleri İçin Çalışan Kadınlar Heyeti'nde kadın ve kız öğrencilerle çalışmalar yaptı. Bu heyet oranın ilk kadın platformuydu. 1980 yılında İslâmiyetin ölçülerine göre örtündü ve o tarihten itibaren tesettürün önemi ve gerekliliği hakkında çeşitli organize ve faaliyetlerde bulundu. Bu konuda yerel basın organlarında makaleler neşretti. Şu anda Gazi Hüsrev Bey Kütüphanesi, Arşiv Bölümü'nde çalışmalarını sürdürmektedir. Boşnakça Bediüzzaman'nın Hayatı ve Fikirleri adlı bir eser yayımladı. Bu eseriyle ilgili radyo programları yaptı. Ayrıca Osmanlı Döneminde Bosna'daki İlmî Teşkilatlar isimli kitabı telif eden heyette yer aldı.

2 A. Ljubovic ve S. Grozdanic: Prozna knjizevnost Bosne i Hercegovine na orijentalnim jezicima, Orijentalni institut u Sarajevu, 1995.
3 B. Necmeddin Şahiner, Bilinmeyen taraflarıyla Bediüzzaman Said Nursî, Yeni Asya Yayınları, İstanbul, 1994., s. 93.
4 B. NafisaAhmed, The Evolution of the Concept of Human Rights and the Role of United Nations,"IslâmicConcept of Human Rights"de, ed. S. M. Haider, Lahore 1978., s. 152.
5 B. Zenevska konvencija, Ljudska prava, Odabrani medunarodni dokumnti,2.svezak; Humanitarno pravo- Zenevske konvencijei dodatni protokoli, Sarajevo, 1996.
6 B. Pierre Vallieres, Prezivjeti u prisustvu smrti, "Genocid u BiH"da,1991-1995.,Bon, Zbornik radova sa Medunarodnog kongresa za dokumentaciju genocida u BiH.
7 Kur'ân,CVI: 3-4.
8 Kur'ân,VII:181;XVII:15;IV:135 ve 138;LVII:25.
9 Kur'ân,V:32 ve 45.
10 Kur'ân, XLVIII:29.
11 B."Conscienceand Liberty",InternationalJournalof Religious Freedom, No.1/5Sprcng1991.,pp.9095.
12 Hutbe-iŞamiye, İstanbul,1960., s. 20.
13 V.Münazarat...s. 85.
14 V. Hutbe-i Samiye, str.29.
15 V. Hutbe-iŞamiye,str. 52.
16 B.Tarihçe-iHayat..s. 78.
17 B.Kuran ,XXXVI:31; XXXV:39 ve26
18 B.Kuran,XXXIII:27; XXIV:55
19 B.Tarihçe-iHayat.s.78.
20 V.Münâzarât, İstanbul,1991. , str. 55.
21 V.Münâzarât,str. 58.
22 V-Münâzârat,str. 59.
23 B.Kur'ân,IX: 67-68.
24 B.Kur'ân,II:10.
25 B.Tarihçe-iHayat..s. 65;
26 B-Münayarat.s.57.
27 V.Tarihçe-iHayat, ..str. 55.
28 V-Tarihçe-iHayat,.str. 57.
29 B.Tarihçe-iHayat..s. 58.
30 B.aynı
31 V. Lem'alar,Istanbul, 1995., str. 72.
Bu içeriği faydalı buldunuz mu?
Yükleniyor...