KUR'ÂN VE BEDİÜZZAMAN

Said. Manevî gücünü vahiyden alan insan..

Nursî'nin hayatı, devamlı Allahı tazim eden ve Kur'ân'ın ve kâinata yansıyan kâinat kitabının sırlarını keşfetmeye çalışan canlı bir hayat.

Her türlü sınırlamaya ve istibdadı uygulamaya meydan okuyan bu büyük ruh, kendisini yaradanla ve O'nun harikulâde azametiyle buluşturan bir tefekkür ve bir ibret sahnesi karşısında su gibi yumuşak bir ruhtur.

Ene / Benlik ve Mahviyet Hâli:

Said Nursî, nefsi terbiye etme, onu doğru yola sevk etme ve maddeden uzak ve Allah rızasına uygun bir hayat sürmeye zorlama alanında, kendisini ruhanî bir zümre içerisine sokan bir konuma eriştiğini anlamasına rağmen, gurur ve kibir anlamında bir şirke düşmekten uzak durmuş ve kendisine bu anlamda şahsî bir ayrıcalık ve görünmez bir varlık atfetmemiştir. Talebe ve yakınlarına kendisinin kerametlerle ilişkisi olmayan sade bir kişi olduğunu, Allah rızasını tahsil etmek için kendi çapında ibadet etmeye çalıştığını, keramet ve yüce haller adına kendisinde müşahede ettikleri şeylerin, Kur'ân'ın, kendi ruhuna bahşettiği ikramlar olduğunu hep ilan etmiştir.

Diğer taraftan, Said Nursî'nin, hiçbir zaman, Kur'ân âyetleri üzerinde düşünüp bir takım sonuçlara varma konusunda en ufak bir fütur göstermediğini görüyoruz, belki de, Nursî'nin kendisiyle övünç duyduğu yegane konu buydu.

Doğrusu, Bediüzzaman'ın disipline olmuş şuuru ile maddeden uzak olma halinin, Kur'ân'la ilgili olarak ulaştığı sonuçlar üzerinde etkili olmadıkları açık bir şekilde sezilmektedir. Zira ulaştığı bir takım Kur'ânî hakikat ve hükümlerle ilgili olarak, şahsının bir fonksiyonu olmadığını ifade ettiğini ve bu hakikatlerin, iman nurunun kalbine saldığı, oradan da diline yansıttığı esintiler olduğunu, bu konuda fazilet adına bir şey varsa, onun Allah Teâlâya ve Kur'ân'ın nuruna ait olduğunu vurgulamıştır.

Said Nursî, defalarca, kendisinin ümmî bir şahıs olduğunu, Kur'ân'dan elde ettiği hakikatlerin kendi şahsî semeresi olmadığını ve Allahın inayet ve tevfiki olmadan kendisinin bir şeyler ortaya koymasının mümkün olmadığını tasrih etmiştir. Onun için, Bediüzzaman'ın düşünceleri, keşif ve tecelli boyutu kazanmıştır. Çünkü, kendisi Kur'ân ve kâinat üzerinde tefekküre yöneldiği zaman, kendi maddî varlığından sıyrılmaktadır. Önüne çıkan her işaretin arka planında Allah rızası vardır.. Devamlı Kur'ânla iç içe olduğu için hep bu hali yaşamıştır. Kâinata yönelik bir tecelli ve sahneyi her tefekkür ettiğinde, Kur'ânî hakikatlerin zihninde temessül etmesinin asıl sebebi buydu.

İmani hakikatlerle iç içe olduğu her an kalbine manevî bir neşe doğdu. İlâhî tecelliler karşısında ruhu çabucak teyakkuza geçiyor, bu hali yaşarken, zihnî mana denizine dalıyor ve yakîn dairesi daha da genişliyordu. Bu da, tefekkür eylemine derunî bir boyut kazandırıyor ve bunun manevî-ruhî izlerini, Nursî'nin Risaleler'inde ve Kur'ân âyetlerini yorumlayan uygulamalarında, açık bir şekilde müşahede ediyoruz. Bununla, Said Nursî'nin, olağanüstü bir mücadele verdiğini, melekût âlemine girip rabbanî ilhama mazhar olduğunu ve attığı adımların o kaynak tarafından doğru bir yöne doğru yönlendirildiğini fark ediyoruz.

Zihnî Kıvam ve Yorum

Kur'ân âyetleriyle ve ondaki sırlarla iç içe yaşaması, tefekkür ortamında ruhunda yerleşen fikir boyutunu daha da derinleştiriyordu. Bu derinlik Nursî'nin hayatı boyunca devam etmiştir .. Seksen yaşını geçtiği dönemlerde dahi, Üstad, ister asıl uğraşı olan ders esnasında, isterse münzevî halde yaşadığı hayatı ile ilgili özel durumlarda, içinden geçen fikirleri ve kalbine doğan nefehâtı bizlere aktarmaya çalıştığını görüyoruz. Bunları bizlere naklederken, son derece isabetli bir zihin yapısı ve uyanık bir basiretle aktardığı, yaşlı olmanın bu manada olumsuz bir etki icra etmediği rahat bir şekilde müşahede edilmektedir.

Nursî, âbid ve zâhid noktasından hareketle, Kur'ân'la bir etkileşim kurmaya çalışmıştır, onun tefekkür faaliyetinin, ele aldığı konularda -bunlar ister hayata isterse akıl ötesi gayba dair olsun- zihnî kıvam ilkesini benimsemesini sağlayan da bu olmuştur. Bu sayede Nursî'de, hikmet-i Kur'âniyye, Müslümanların ulaşması gereken hayat tarzı ve onları çevreleyen kaba ve zor dünya şartları ile ilgili konularda tefekkür ve tedebbür ruhu uyandı. Kendisi, son zengin fikrî keşifleri yaşarken bunu yapmaya çalışıyordu. Bu alanda kullandığı yegane araç, tahlil, misallendirme, Kur'ân âyetlerinin sırlarını keşfetmek, ilâhî kudreti ispatlamak ve yakîn seviyesinde bir iman mertebesine ulaşmak için Kur'ân kitabı ile kâinat kitabı arasında ilişki kurmak olmuştur. Aynı şekilde, Hz. Peygamber (s.a.v), O'nun ehli beyt'i ve sünnetinin takipçileri olan sâlih kimselerin hayat kesitlerini canlı tutmaya çalışmıştır. Bediüzzaman yürüttüğü irşad ve içinde bulunduğu zühd ve ibadet haline herhangi bir halel ârız olması durumunda, bu örnek şahsiyetler, onun gayretini kamçılamış ve tefekkür ameliyesinde onun hareket alanını belirlemiştir.

Ruhî Mücahede ve Bu Mücahedenin Medeniyet Boyutu

Sülûk ehli, riyazatlarında şahsî ganimetler amaçlayıp bunun için büyük sıkıntılara katlansalar da, Nursî'nin amaçladığı şahsî fayda, onlarınkinden çok daha geniş ve öte bir şeydi. Onun için, Nursî'nin süluku çok daha derin boyutluydu. Zira onun bizzat kendi şahsına uyguladığı riyâzat, kendini adadığı yüce misyonun bir parçasıydı ve bu anlamda nefsini tezkiye ameliyesi, bir vuslat lezzeti ve sekine (manevî huzur) atmosferini yakalama gayesine matuf değildi. Onun riyazat ve mücâhadesi, imanî arınmaya dayalı, kapsamlı ve ferdî temayüllerden uzak, âlemlerin Rabbinden başkasına boyun eğmeyen bir medeniyeti tesis etmeyi amaçlayan bir riyâzattı.

Böylece Said Nursî'nin amaçladığı ruhî/manevî arınma, herkesi içine alan medeniyet eksenli bir arınmadır; çünkü ümmeti ileri götürmek, fert ve topluluklarıyla iman yolunu takip etmeyi gerektiriyordu... Bu da hedeflenen medeniyeti yakalamak için, her ferdin, hak ve adalet ilkesiyle uyumlu idealist ve sâlih bir kıvamda olmasını gerektiriyordu. Dolayısıyla, Bediüzzaman'a göre varlık meselesi, insanın dünya hayatını, organik bir bağla ahirete bağlıyordu ve ahiretteki makamının yüksek olmasını arzulayan kişinin, dünyadaki konumunu yüceltmeye çalışması gerekiyordu. Bu da ilâhî emirlere uymak ve yasaklardan uzak durmakla mümkündü. Bir başka ifadeyle, bu, Allah Teâlâ'nın iman edip salih amel işleyenlere vadettiği ahireti kazanmak isteyenlerin safına iltihak olmakla mümkündü.

Nursî, Zamanının Gazzâlisi ve Hücceti

Takip ettiği şaşaalı hayatı, siyasî ve mezhebî intisabı, dışladığı uzlet eksenli metoda bakılırsa, Nursî'nin farklı bir tavır ortaya koyduğu açıkça anlaşılır. Zira fiilî tesirin ve yapıcı bir değişimin, toplumun içine girmek, tartışma/cedel ortamına dahil olmak ve dinî, fikrî ve mezhebî çeşitleriyle bütün mücadeleleri yapmakla gerçekleşeceği zihinlere yerleşmişti. Belki de böyle düşünenler, tarihten örnek vererek, hayattan el etek çeken, aktif görevlerini yapmaktan uzak duran, ümmete yönelik saldırıları püskürtmeye iştirak etmeyen, başka bir ifadeyle, ümmeti, içine düştüğü sıkıntılardan kurtarma noktasında sağlıklı bir yönlendirmede bulunamayan şahsiyetlerimizi ve ıslahatçılarımızı yermişlerdir.

Nursî'nin manevî üstadı olan Gazzâli'yi, özellikle kendisi gibi takva ve salâh ehlinin yapacağı davete ve genel seferberliğe daha çok ihtiyaç duyulduğu bir zaman diliminde, insanlardan ve hayattan uzak durması yadırgansa da, biz o imamın tercih ettiği ıslah metodunun doğru olduğuna inanıyoruz. Çünkü Gazzâli, İslâm ümmetini düşmanlarına karşı koymaktan alıkoyan ve onu pasifleştiren gerçekleri çok iyi tespit etmişti. Onun için, aydın ve alim bir Müslüman olarak Gazzâli, mevcut probleme ve hastalığa deva olacak bir reçete sunması gerekiyordu. Nitekim onun kaleme aldığı eserler, ümmeti, içine düştüğü uçurumdan kurtaracak en mükemmel bir reçete hükmündeydi.

Söz konusu teorik ilacın acil ve kalıcı etkileri bir tarafa bırakılırsa, şöyle bir gerçek karşımıza çıkmaktadır: Gazzâli'nin kaleme aldığı eserler hâlâ geçerli reçete özelliğini taşımakta ve bugüne kadar yakamızdan atamadığımız çöküş problemlerinin çoğuna karşı koymada onlardan yararlanma imkanı hâlâ mevcuttur.

Şurası da bir gerçektir ki, batı-Siyonist eksenli olan ve etrafa pislik saçan kültürün baskın gelip, sınır tanımayan teknolojinin her şeyi kendi kontrolüne aldığı günümüzde, Gazzâli'nin ortaya koyduğu gibi, manevî reçetenin önemini ve bütün alanlara teşmil edilmesini bir daha gündeme getirmektedir.

İşte, manevî reçetenin çok sayıda değişik alanlara tatbiki hususunda Nursî, Gazzâli'nin izinden gitmiştir; zira ikisi de, motive olmak ve en güzel şekilde konsantre olmak için uzlet/inziva hayatını tercih etmişlerdir. İkisi de, ümmetin ihtiyacı olan reçeteyi ve değişimi elde edebilmek için Kur'ân'ı rehber edinmişler.. İkisi de, zaman ve mekan boyutu genişletilmiş bir irşad ve tebliğ yolunu takip etmiş ve ortaya koydukları telif ve irşadlarla Kur'ân'ın öğretilerini kendi asırlarına canlı ve aktif bir şekilde taşımayı başamışlardır. Dini öğretileri hurafe ortamına düşmekten koruyan atılımlar da bunlardır. Zira dine yönelik harici etkilerin, her zaman aynı üslûpla ve monoton bir şekilde tedavi edilmesi, dini öğretileri hep söz konusu fasid daire içerisine düşürmüştür. Oysa aktif bir şekilde kullanıldığı zaman akıl tükenmeyen bir manevî güçtür...

Bediüzzaman, Gazzâli'yi, kendisi için bir üstad ve ıslah alanında bir önder kabul ediyordu. Bu, benzer bir deneyime ve bir akideye müntesip olmaları sebebiyle değil, aksine Gazzâli'nin, Nursî'yi selefi sâlihinden yüce şahsiyetlere bağlayan manevî bağın tesisinde önemli bir vasıta olmasından kaynaklanıyordu. Söz konusu yüce şahsiyetlerin başında Hz. Ali (r.a) vardı.

Gazzâli'nin fikri hayatı ve mirası, ruhî ve dünyevî deneyimi, tümüyle, Nursî'yi Hz. Ali (r.a)'deki örnek şahsiyete ve ondaki yüce hasletlere sevkediyordu. Onun için Nursî', üstadı Gazzâli ile manevî bağını açık bir şekilde ifade etmiş ve: "O, beni İmam-ı Ali (r.a)'a bağlayan yegane üstadımdır" demiştir. Bediüzzaman bu itirafı açık bir şekilde ifade etmekle kalmamış, devamlı Gazzâli'den sitayişle bahsetmiş ve O'na olan intisabını her fırsatta vurgulamıştır.

Hatta talebelerine, Gazzâli'nin takip ettiği ıslah metodunun izinden gitmelerini tavsiye etmiştir. Bu da, Hüccetü'l-İslâm Gazzâli'nin benimsediği yüce prensipleri seslendirmek suretiyle yerine getirmeleri anlamına geliyordu. Bediüzzaman bu bağlamda şöyle der: "Risale-i Nur ve şakirtlerinin... bütün kuvvetleriyle (İmam-ı Gazâli'nin) takip ettiği mesleği ehl-i dalâletin hücumundan kurtarmak ve muhafaza etmektir." 2

Gazzâli, dine daha aktif bir yorum getirmek ve şeriat ruhunu ihya etmek için Allah Teâlâ'nın her asır için gönderdiği manevî müceddidlerden kabul edildiğine göre, Bediüzzaman da, kendi kişiliğine yüklediği tecdid misyonunda, Üstad'ıyla aynı çizgiyi paylaşıyordu ve Üstadı'nın hedeflediği maksatların aynısını hedeflemekteydi. Aralarında fark gibi görünen hususlar herbirinin takip ettiği metod ve İslâmi öğretileri Müslümanlara ulaştırma noktasında Allah Teâlâ'nın onlara tanıdığı imkanla irtibatlıdır. Nursî'nin uzleti Kur'ânî hakikatleri çok aktif ve canlı bir şekilde tebliğ etmeyi, yani, talebe ve müritlerden hareketle irşad etme esasına dayanırken, Gazzâli'nin uzleti böyle bir aktif ortamdan mahrum kalmıştır; çünkü Gazzâli'nin içinde yaşadığı tarihi şartlar davetçiyi, medrese ve talebi (mürit) ortamında buluşturmaya müsait değildi. Bu Nursî'nin, bir slogan etrafında insanları bir araya getirme yoluna başvurduğu anlamına gelmemektedir; tam aksine Nursî, zekası, bilgisi ve direkt ikili ilişkinin bilgiyi aktarmadaki aktif rolüne olan inancı, manevî seferberlik ve aydınlatma eksenli programını çok sistemli ve son derece tedbirli bir şekilde uygulamaya sevk etmiştir. Bediüzzamanın, en verimli yıllarını sürgünlerde geçirmesinin sebebi de, onun bu usulüydü. Ancak o, ısrarla bu olumsuz şartları kendi lehine çekmeye çalıştı. İnsanlara ulaşmak için hapis ve sürgünlerde risaleler kaleme aldı ve maddî engelleri aşmayı başardı. Böylece düşünce ve fikirlerini aktif ve dinamik tutmayı becerdi. Bediüzzaman böylesine aktif bir metodu uygularken, tarihi deneyimlerden yararlanmış olmalı, özellikle İhvânu's-Safâ ekolünden ve o dönemde cereyan eden siyasî mücadelelerden yararlanmış olması muhtemeldir. Aynı şekilde, söz konusu ekolün tebliğ konusunda uyguladığı metot ve projelerden, o gün için geçerli olan yayın araçlarından ve direkt dinleyicilerle iletişimi sağlayan mescit ortamından yararlanmış olmalıdır.

Gazzâli ve Nursî, ruhî/manevî hakikatleri, tefekkürî bir akılla ve sağduyuyla ele almışlardır. Zira ikisi de Allah'a giden yolun, sadece belli bir sâlih amele hasredilemeyeceğini, yolun uzunluğu ve kısalığı konusunda farklı metotların olabileceğini ifade etmişlerdir. Şurası da bir gerçektir ki, her iki imamın hayatı birbirine çok yakındır ve onların birisinden bahseden, diğerini de anlatmış olur. Çünkü her ikisi, insanlığı aydınlatma ve manevî ve kültürel alanları birden çok alanda aktif kılacak bir atılım gerçekleştirme noktasında aynı çizgiyi paylaşmaktadırlar.

Çoklarının zihninde, Gazzâli'nin Haçlılara karşı, kılıcını kuşanıp maddî cihada çıkması gereken bir zamanda tasavvufa ve inziva hayatına yönelmiş olduğu şeklinde yanlış bir kanaat yerleşmiştir. Oysa gerçek şudur ki, Gazzâli'nin tevekkül, tasavvuf, helal rızk temin etmenin fazileti, maddî ve manevî cihad, iman, merhamet ve dayanışma ile ilgili kaleme aldığı eserler, ümmeti hak yola ulaştıracak prensipleri koymak suretiyle köklü bir yönlendirme vazifesini dirayetli bir şekilde yerine getirdiğini göstermektedir. Gazzâli'nin de tespit ettiği gibi, ümmetin, her şeyden önce manevî bir ıslaha ihtiyacı vardı, çünkü manevî silah ile donanmadan, maddeten fazla olmanın pek önemi yoktur.3 Nursî'nin de, ümmetin önünü açma yolunda yaptığı bundan farklı bir şey değildi. Ümmetin gerçeğine getirdiği köklü yaklaşımlardan, toplumun yapılanması için benimsediği barışçı metottan ve âlemlerin Rabbi'nin, ümmetin ve tüm insanlığın yararına adaleti gerçekleştirme ve iyiliği tebliğ etme misyonunu kendisine yüklediği Müslüman'ın mutluluğunu temin için benimsediği üslûptan hareketle, Nursî'yi, asrının hücceti kabul edebiliriz. Çünkü, Müslüman'a göre Rububiyet makamı, cins ayırımı yoluna gitmez ve tüm insanlar için geçerli olan yegane kriter, takva ve salih ameldir.

Hüccetü'l-İslâm Gazzâli, aynı anda iki vazifeyi yerine getirmeye çalışıyordu: Hem ümmete kaybettiği ümidi iade etmeye, hem de ona, insanın, iman esasına dayanan bir medeniyeti yakalayacağı ve yer yüzünde Allah Teâlâ'nın halifesi olma vasfını kazanacağı pratik bir projeyi çizmeye gayret ediyordu.

Onun için bizim, onun bize bıraktığı mirasın kıymetini bilmemiz ve eserlerinde hakim olan engin manevî şuuru takdir etmemiz gerekmektedir. İhya serisi, bütün insanlığı ilgilendiren bir pratik medeniyet ansiklopedisidir. Ümmetin çöküş aşamasında, Gazzâli'nin ona sunacağı en güzel şey bundan başka bir şey olamazdı.

Şüphesiz ki, yöneticilerin peşinden giden ve verdikleri kararları tezkiye eden kendi konumundaki alimlerin yüzlerinin güldüğü ve durumlarının iyi olduğu bir zaman diliminde, Gazzâli'nin, aktif hayattan neredeyse aniden çekilmesi, kokuşmuş ve çığırından çıkmış hayata karşı tavır koyma anlamına geliyordu. Onun için Gazzâli, keşmekeş ortamdan uzaklaşarak, münzevî bir ortamda düşünerek ve uygun vakitleri kollayarak kendi nefsini arındırma yoluna gitmiştir. Ancak bununla beraber, yazdıkları yazılarla ümmetin gerçeği ile olan organik bağını sürdürmeyi ihmal etmemiştir.

Böylece Nursî'nin uzlet hayatı, İslâmi öğretileri yeniden değerlendirmeyi amaçlayan bir uzletti ve ona göre ümmetin kurtuluşu ancak bununla mümkündü. Zira kendisi, bâtıla ve safsataya dayalı olarak örülen duvarların, İslâm ümmetini, gerçeği göremez hale getirdiğini düşünmüştür. Buradan hareketle Gazzâli, ümmeti yeniden kemaline iade edecek yegane şeyin, maddî ve manevî yapılanmayı yeniden tesis etmekten geçtiğini vurgulamaya çalışmıştır.

Bunlar, Gazzâli'nin deneyimi ile Nursî'nin mücadelesinin kesiştiği noktalardır. Zira Risale-i Nur da tecellilerle dolu manevî bir hazine ve bir irşad kaynağı olması sıfatıyla, Bediüzzaman, selefi olan Gazzâli'nin içinde bulunduğu olumsuz şartlara benzer şartların hüküm sürdüğü bir ortamda, ümmeti inhiraflardan kurtarmayı amaçlamış bir manevî akımdır.

Gazzâli, çöküşe karşı kalemle meydana inmiş ve güzel öğüt ve ruhî irşadı silah olarak kullanmışsa, Selahaddin el-Eyyûbi de ok ve kılıcını çekerek ve ümmeti aynı safta cihad meydanında birleştirerek düşmanlara karşı koymuş, zafer gerçekleştirmiş, Allah'ın dinini yüceltmiş ve gasp edilen hakları ümmete geri iade etmiştir.

Bediüzzaman Said Nursî'nin de cihad meydanına inmesi gerekiyordu. Ancak uzun bir zamandan beri ümmetin içine düştüğü zillet sebebiyle, maddî cihadın şartları hazır değildi. Zira söz konusu zilletten dolayı ümmet hassasiyetlerini kaybetmiş ve adeta bir çukurun içine gömülmüştü. Bu durum karşısında Bediüzzamana düşen, İslâm ümmetinin içinde bulunduğu ümmîlikle ve cehaletle mücadele etmek, birliğe ve beraberliğe gölge düşüren çözülmeleri bertaraf etmeye çalışmaktı. Zira batı ve Siyonist şer güçlerle işbirliği yapan, İslâma tuzak kuran ve alenen ona karşı olduğunu ortaya koyan düşmana karşı koymak gerekiyordu.

Said Nursî'nin, dahilde din düşmanlarına karşı mücadele etmesi ve söz konusu dahili düşmanların harici güçlerle olan bağlantılarını çözmeye çalışması gerekiyordu. Bu sorumluluktan hareketle, Said Nursî, hemen kendi ülkesindeki siyasî sistemin baskılarına karşı koymaya çalışmış ve başta hilafet makamı ve Türk milletini dinden soyutlama gibi ümmetin temel değerlerini tasfiye etmeyi amaçlayan dış entrikalara karşı koymaya çalıştı.

Said Nursî, prensip olarak siyasetten uzak durmaya çalışmasına rağmen, onun ıslah alanında ortaya koyduğu kahramanlık, meydanlarda koyulmuş bir kahramanlık gibidir ve bu kahramanlık, değişik franksiyonları olan şer güçlerine karşı yürütülen kahramanlıklarla eşdeğer bir şekilde değerlendirilmesi gereken bir kahramanlıktır.

Bediüzzaman, düşüncenin sakin ortamda yeşerdiğini anlamış ve genel hayattan uzak durmasını bununla açıklamaya çalışmıştır. Kendisi bulunduğu manevî karargahtan bâtıla savaş açmış ve bir çok kötülüğün önüne bu şekilde geçmeye çalışmıştır. İşte Bediüzzaman'a böyle bir hikmet çeşidi verilmiştir, kendisi bununla İslâmın sancağını yüceltmeye çalışmış, din ve fazilet düşmanlarına karşı en şedid ve çetin savunmayı bu kulvarda vermiştir.

Bediüzzaman'ın sabrı, tahammülü, basiretinin derinliği ve aklî aydınlatma metodu, onu Gazzâli'yle buluşturuyordu. Çünkü Gazzâli de, fani hayatın insanı çelen tuzaklarından uzaklaştıktan ve tebliğ vazifesinden hareketle hayatın eğri taraflarını ıslah etmeyi kararlaştırdıktan sonra, halktan uzak bir metotla hakka doğru süluk etmeye çalışmıştır.

Buradan hareketle, Nursî, Müslümana kendi manevî varlığını dengede tutacak ve onu peşpeşe gelen yok edici sarsıntılardan kurtaracak öğretileri Kur'ân-ı Kerim'den ve şer'i şeriften istinbat ederek, onları Müslümanların hizmetine sunmaya çalışmıştır. İşte bu noktada Bediüzzaman Risale-i Nur'da Gazzâli'ye göndermede bulunmuş ve O'nun manevî diriliş alanında ümmete sunduğu hizmeti itiraf etmekten çekinmemiştir. Böylece iki imam arasında kuvvetli bir bağ oluşmuş ve ikisi aynı amaca doğru yol almışlardır.

Diğer taraftan Said Nursî, Ali bin Ebi Talib, Hz. Hasan ve Hüseyin gibi pak ehl-i beyt imamların hayatlarında, Cüneydi Bağdâdî, Geylâni ve daha başka kutupların şahsiyetlerinde, insanlara ideal anlamda örnek teşkil edecek portreler bulmuş, onların manevî feyzinden iktibasta bulunmuş ve bir takım ölçüleri onlardan ilham alarak ortaya koyma yoluna gitmiştir.

Bütün bunlardan sonra Bediüzzaman Said Nursî için vahy-i ilâhî ile donatılmış ve insanlar için numune-i imtisal teşkil eden yegane şahsiyet Hz. Muhammed (s.a.v) dir, iman hakikatlerinin takririnde Hz. Peygamberin hayat kesitleri, Bediüzzaman için hep ilham kaynağı olmuştur. Hatta Bediüzzaman, Hz. Peygamber'in mucizeleri ile ilgili bol örnekler vermek suretiyle, materyalizmin ve ateizmin bütün değerleri yokettiği bir ortamda, dinin gaybi-manevî yönünü kalplerde perçinlemeyi hedeflemiştir.

Nursî İslâmın ve İnsanlığın Altın Halkalarından Bir Halkadır

Bir başka açıdan Selahaddin el-Eyyûbinin tarihi portresi ile, kahramanlık boyutuyla Said Nursî'nin hayatı arasında bir benzerlik olduğunu ifade edebiliriz. Belki de bu bağlamda Gandi'nin kişiliği, söz konusu insanlar arasında Nursî'ye en çok benzeyen kişidir. Bu benzerlik sadece barışçı çizgi ve benimsenen insanî öğretlilerle sınırlı kalmayıp, görüş ve metodu da içine almaktadır. Doğu'nun ruhanîliği her ikisini aynı kulvarda buluşturmaktadır, Nursî'nin taşıdığı İslâm meşalesi, Gandi'nin ruhanî yönünü yücelten ve ona evrensel bir ruh katıp düşüncesini ebedîleştiren temel kaynaklardan biri idi.

Said Nursî'nin hayatı, devamlı hak ve hakikat uğrunda bir hicretti. Onun ıslah mücadelesi ilkeli ve ümmet düzeyinde kuşatıcı bir mücadele idi. İradi olarak insanlardan uzaklaşıp kendini Allah'a verme noktasında Nursî manevî kardeşi Afganî ile benzerlik arzetmektedir. Zira her ikisi de sayıları çok az olan himmet ehlinin tedirgin edildiği ve dışlandığı bir zaman diliminde İslâm ve Müslümanların sorunu için hayat sürmüşlerdir. İşte böyle bir zamanda onlar İslâmı savunarak apaçık bir şekilde ve ara vermeden İslâmı yok etmek üzere yola çıkan büyük tehlikelerden onu korumuşlardır. Gerçek şu ki, Nursî, bütün Müslümanların sorunu ile iç içe yaşamış ve talebeleri aracılığıyla ümmete manevî evlatlar yetiştirmiştir.

Zirvedeki Nursî

Nursî'nin kendini adadığı önceliklerden biri de küfre ve batıcılığa karşı koymak, İslâma karşı tavır alan Siyonist ve haçlı odaklardan yayılan ve İslâm düşüncesine sızan ilhadın ileri sürdüğü delilleri çürütmektir. İşte buradan hareketle, Said Nursî nebevî ve İslâmî kültür mirasını ihyâ etmeye çalışıyor ve küfür ve ilhad kültürüne karşı koyacak mucize ve kerâmet bâbından kesitleri diri tutmaya çalışıyordu.

Laik güçlerin, Osmanlı hilafet makamı başta olmak üzere maddî ve manevî değerleri yok etmek gayesiyle, elbirliğiyle uygulamaya sokmaya çalıştığı küfür ve materyalizm karşısında, Said Nursî gayba iman kılıcını çekiyordu. Zira Bediüzzaman Hz. Peygamber'in (s.a.v) mucizeleri ile sahabenin kerametlerini terviç ederek, Müslümanları tembelliğe hazırlayan şer ve ilhad ehlinin toplumda açtıkları gedikleri kapamaya çalışıyordu.

Hatta Bediüzzaman peygamber ve mübarek kimselerin faziletlerine dikkat çekmiş ve imani, bir maksat çerçevesinde onların faziletlerini bir kesit halinde arz etmeye çalışmıştır.

Küfür ve ilhad ateşinin her tarafı sardığı bir zaman diliminde, iman kültürünün kendini en etkili misal ve kesitlerle ilan etmesi, kelâmî cedelleri ve zamanı geçmiş taassubu aşarak, Allah'a iman bağının etrafında kuvvetli bir bağ kurması gerekiyordu. İşte bu bağlamda Said Nursî Risaleler'inde imani bir gayeye matuf olarak Hızır, İdris ve Hz. Mesih'in portrelerinden istifade etme yoluna gitmiştir.

Ama bütün bunlarda, İslâmın çöküş devirlerinde İslâm kültürüne genel anlamda yüklendiği gibi, hakikat dışı veya hurafeciliği terviç eden bilgilere yer vermediğini görüyoruz. Zira, söz konusu çöküş dönemlerinde, Allah Teâlâ'nın mucizeleri ve ibret delilleri, üstü kapalı bir şekilde, ümmeti uyuşukluğa sevk edecek ve hayatın kanunlarını/sünnetullahı devre dışı bırakacak hurafelere dönüştürülmüştü.

İşte Said Nursî, söz konusu mucizelerin insanları hayata sarılmaya sevk eden ve hayatı mâmur kılmaya teşvik eden bir yönü olduğunu vurgulamaya çalışmış ve sâlih kulların sıkıntılı bir konumdan, rahat bir konuma erişmelerini sağladığını ifade etmeye çalışmıştır.

İşte bu asrın başında radyo, sinema, tren, uçak... gibi meydana gelen teknolojik icatlara Said Nursî, bu noktadan yaklaşmaya çalışır. Nursî bu gelişmelere, Allah Teâlâ'nın tevfiki ve insana bahşettiği akıl ve basiret sayesinde meydane gelen gelişmeler olarak bakar. Zira ona göre bunlar, Allah'ın kudretini ortaya koyan delillerdir ve Allah Teâlâ'nın, insana bu dünyada verdiği halifelik misyonunu pekiştirmek yolunda, kâinatı insanın emrine verdiğinin bir işaretidir.

Said Nursî'nin Konuları Ele Alış Şekli ve İçtihad Yönü

Said Nursî, Kur'ân-ı anlamada özel bir anlayışa sahipti ve bu anlayış, Bediüzzamanı, İslâmın kuşatıcılığı ve çerçeve hükümlerinin genişliğine ters düşmeyen içtihatlar ortaya koymasında daha yararlı kılıyordu. Bediüzzaman Said Nursî'nin, özellikle mülhid ve zındıklara karşı koyduğu bir ortamda, âyet ve hadisleri okuyup yorumlaması ve onları irşad eksenli çerçevede tevcih etmesi, İslâmın içtihat yönü üzerinde vurgu yapmasını neticelendirmiştir.4

Bunun yanında Bediüzzaman, direkt Kur'ân-ı Kerim'e müracaat etmede, ana kaynağa sarılmada, pratik fayda görüyordu, bu bağlamda Bediüzzaman şöyle der:

"Risale-i Nur Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyandan hem çabuk, hem keskin, hem tam düşmanların başını dağıtacak silâhları bulduğu için, o mübarek ve kudsî zatların tezgâhlarına müracaat etmiyor. Çünkü umum onların mercileri ve menbâları ve üstadları olan Kurân, Risale-i Nur'a tam mükemmel bir üstad olmuştur." 5

Nursi'nin Birtakım Yanlış Anlamaları Tashih Etmesi

Said Nursî, çetrefilli ve teslimiyete yanışmayan mülhid insanın önünü daha da tıkayan konuları masaya yatırmada, çok cesur birisi olarak karşımıza çıkmaktadır. Bunu da soyut konuları işlemek ve onlara yorum getirmek suretiyle ortaya koyuyordu. Bunu yaparken de, bizzat İslâmın ana kaynaklarını esas alıyor, yanlış anlaşılmaları tashih ediyor, okuyucuyu veya soru soran kişiyi tatmin edecek, ruhunu ferahlatıp ufkunu açacak seviyeli cevaplar veriyordu. Böylece, tecdid üslûbunu ortaya koyacak sonuçlar ortaya koymuş, misyonu olan yüce değerleri yüceltme vazifesini yerine getirmiş ve ümmetin içine düştüğü hurafe eksenli sığ ve cılız düşünce yapısını bertaraf etmiş oluyordu.

İsrâiliyyâta dayalı yaklaşım ile bu yaklaşımın İslâm düşüncesine soktuğu hurafî yapı, İslâmın duru mirasını uzun bir süre etkilemiş ve özellikle gayb alanında özde yer alan birçok esasta büyük yaralar açmıştır ki, bu tür yanlışlıkların tashihini İslâm alimlerinin sorumluluğuna havale edilmiş oluyordu.

İşte bu çerçevede Said Nursî, büyük bir gayret ortaya koyarak, ilmî gelişmeleri yeniden sorgulamaya çalıştığı ve etrafında birçok istifhamlar ortaya koyduğu meseleleri çözmeye çalışmıştır. Bu durum Said Nursî'nin, Risaleler'inde, bu türden muğlak olan birçok probleme cevap vermek ve askıda kalan bir takım sorulara ölçülü yaklaşımlar getirmek için özel başlıklar atmaya sevk etmiştir. Buradan hareketle, Said Nursî, gaybî hüviyetinden dolayı muğlak kalan, yüzden fazla meseleye açıklık getirmeye çalıştığını açık bir şekilde ifade etmiştir. Bu bağlamda şöyle der:

"Risale-i Nur, yüze yakın din tılsımlarını ve hakaik-i Kur'âniyenin muammâlarını hal ve keşfetmiştir."6

Bu çerçevede Said Nursî, İslâm kültüründe temel problemleri ele almaktan uzak durmamıştır. Muhkem ve müteşâbih meselesi, Said Nursî'nin Risale-i Nur'da değindiği ve etrafında sağlıklı görüş ortaya koyduğu meselelerden birisidir. Kendisi bu bağlamda getirdiği yorumlarla, hasta akılların İslâma nisbet ettiği ve dolayısıyla Kur'ân'ın i'câzına saldırıda bulunulduğu fikirlerden, Kur'ân'ın mâsum olduğunu vurgulamıştır. Bediüzzaman Said Nursî, Hz. Peygamber (s.a.v)'in hadisi şeriflerinde, az da olsa, manaları kolay bir şekilde anlaşılmayacak hadislerin olduğunu ve bunların müteşâbih çerçevede değerlendirilebileceğini ifade etmiş ve Kur'ân'da birtakım âyetlerde olduğu gibi, bazı hadislerin köküne ancak tevil yoluyla ulaşılabileceğini ifade etmiştir. Ona göre Allah Teâlâ, müteşâbihlerden hareketle, kullarının daha fazla akıl yormasını ve bir takım metinler üzerinde fikrî faaliyete geçmelerini murad etmiştir. Zira bu müteşâbih naslarla akıllara, kendi kapasiteleri oranında düşünme imkanını vermiştir.

Dolayısıyla müteşâbih, i'câz vecihlerinden bir vecih olup, insanın aklını daha geniş ve daha aktif bir seviyeye sevk etmektedir.

İşte buradan hareketle, müteşâbihin edebî bir yönü olduğunu ve onun sayesinde insan ruhunun bir haz ve fayda elde ettiği sonucunu çıkarmış bulunuyoruz. Said Nursî bu bağlamda şöyle der:

"Sa'b olan bir kelâmın, ığlak ve işkâli, ya lâfız ve üslûbun perişanlığından neş'et eder-bu kısım Kur'ân-ı Vâzıhü'l-Beyâna yanaşmamıştır. Veyahut mânânın dakik, derin veyahut kıymettar veyahut gayr-ı me'lûf, gayr-ı mebzul olduğundan, güya fehme karşı nazlanmak ve şevki arttırmak için kendini göstermemek ve kıymet ve ehemmiyet vermek ister. Müşkilât-ı Kur'âniye bu kısımdandır." 7

Said Nursî'nin, Kur'ân ve hadisle iç içe ve onlara yüce bir değer atfetmesinde şaşılacak bir şey yoktur ve bu büyük bir gayret gerektiren bir iştir. Onun için Bediüzzaman Said Nursî, hayatı boyunca nasları aydınlatmaya gayret etmiştir, zira bu misyonda bir hizmet ve ibadet görmüştür.

Bu bağlamda Bediüzzaman şöyle der:

"Fahr olmasın, zaman-ı sabâvetimden beri üssü'l-esas-ı meslekim, ifrat ve tefritle hakaik-i İslâmiyete sürülen lekeleri temizlemek ve o elmas gibi hakikatlerine saykal vurmak idi. Bu mesleğime tarih-i hayatım, pek çok vukuatıyla şehadet eder." 8

Kur'ân İ'câzının Hususiyetleri

Şüphesiz ki, Kur'ân-ı Kerim'i diğer kitaplardan ayıran en önemli özellik, Kur'ân'ın kendine has bir üslûba sahip olmasıdır. Çünkü Kur'ân-ı Kerim söz ile ilgili bütün örfleri bir kenara bırakmış ve direktiflerini dolaysız bir şekilde ifade etmiştir. O, Hz. Peygamberin ve Müslümanların kalbine iniyor, onlara doğru yolu bulacakları ve yakîne ulaşacakları öğretileri telkin ediyordu.

Yine Kur'ân-ı Kerim dua ve yalvarma şeklinde iniyor ve Fatiha sûresinde olduğu gibi, Müslüman, Allah'ın varlığını, O'na olan kulluğunu ifade etmek için, hem dua hem de münacatta bu âyetleri okuyordu. Böylece kul, Rabbine olan hamdini her namazda bu duayla ifade etmiş oluyor ve bütün cevarihi, okunan Kur'ân'a, sanki kendisi ortaya koymuş gibi bağlanıyordu. Bu şekliyle hitap, çoğul kipiyle (biz) kul tarafından seslendirilmektedir; dolayısıyla, bu hitap, mü'minler tarafından Allah'a tevcih edilen bir hitaptır. Ancak hitap, gerçekte Allah Teâlâ'nın sözü olup olağanüstü bir şekilde indirilmiştir. Bu kelâm Allah'ın huzurunda, arada hiçbir vasıta olmadan mü'min tarafından seslendirilmekte, kulun Allah

Teâlâ'ya karşı hamdi, tazimi ve münacatı onunla mümkün olmaktadır. Dolayısıyla, Fatiha sûresi, Allah Teâlâ tarafından, Müslüman için hazırlanmış ve devamlı okunmak ve kalbe şifa sunmak üzere okunması emredilmiş bir hitaptır. 9

Bunun yanısıra, Kur'ân üslûbu, adeta birbiriyle yarışacak şekilde bir çeşitlilik arzetmektedir ki, i'câz alimleri bunu "Kur'ân nazmının mükemmelliği" şeklinde ifade etmişlerdir. Kur'ân hangi konuyu işlerse işlesin, onun ifade gücü ve dokusu hep aynıdır. Sonra, her zaman hareketli ve her zaman taze bir hitaptır; birden çok boyuta dikkat çekmesi ve birden çok mekanda hazır olması, onun canlılığını ve aktivitesini zayıflatmamaktadır. Diğer taraftan onun beyânî ismeti, hem muhteva hem de sanat yönü itibariyle hep aynı seviyeyi muhafaza etmiştir. Değişik konu ve meseleleri son derece beliğ ve edebî sanatlar çerçevesinde ele alması, onun anlatım düzeyinde hiçbir değişiklik yaratmamıştır; O, hem konuşan hem de konuşturan, hem haber veren hem de haberleri değerlendiren bir üslûba sahiptir; bazen gayb âlemini somut bir şekilde gözler önüne sererken, bazen de somut şehadet âlemini gizler ve görünmeyen âleme havale eder. Delili cedel ve keskin münazaralarla ortaya koyar. İbret ve ders alınacak hususları, mesel ve işaret yoluyla serdeder. Bu bağlamda Kur'ânî hitap, hikmetini, eşya âlemine yansıtmış ve onları âdeta konuşturarak canlılar safına katmıştır. O âlemdeki nesneler, bu sayede konuşan ve meramını anlatan, hareket edip hayat sahnesindeki rolünü icra eden varlıklar halinde tasvir edilmişlerdir. Bu özellikleriyle bu nesneler, üzerinde tefekkür edilmesi gereken nesneler olarak yansıtılmışlardır. Onun için eşya âleminin, insanın ibret alacağı bir alan olması, Kur'ân kıssalarına konu olması ve bir ibret vesilesi olmasında şaşılacak bir şey yoktur.

Saykalü'l-İslâm Adlı Eserinden Hareketle Bediüzzaman'ın Kur'ân Üslûbuna Yaklaşımı

Kur'ân-ı Kerim en mükemmel dil ve üslûp üzere indiğine göre, onun satır aralarında ve işaretlerinde, aklın yakalayamadığı gerçekler olabilir, ve bu da Kur'ân'ın i'câz vecihlerinden biridir. Zira Kur'ân, ilâhî bir maksada bağlı olarak, geneli itibariyle muhkem/tam anlaşılabilir, ancak aynı zamanda bir takım işaretleri içeren müteşâbih/kolay anlaşılamayan bir üslûpla indirilmiştir. Said Nursî bu bağlamda şöyle der:

"Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyânın esas-ı İ'câzının en mühimlerinden, belâgatinden sonra îcazıdır. Îcaz, İ'câz-ı Kur'ân'nın en metin ve en mühim bir esasıdır. Kur'ân-ı Hakîmde şu mucizâne îcaz o kadar çoktur ve o kadar güzeldir ki, ehl-i tetkik, karşısında hayrettedirler." 10

Arapların ölçülerine göre, i'câz, belagatın tâ kendisidir; Arap dili, edebî bir dil olması itibariyle i'câzı temin eden bütün formları kullanmaktan geri kalmamıştır. Onun için, maksadı en az kelime ve lafızlarla anlatma, Arap dilinin temel özelliği haline gelmiştir. Dilin bu özelliği, Arapların hayat, düşünce ve ruhları üzerinde de etkisini göstermiş ve hayatları, her şeyde ölçülü davranmayı neticelendiren prensipleri içermiştir. İşlerinde, davranışlarında ve sözlerinde iktisatlı/ölçülü davranmayı prensip edinmişlerdir. Belki de çöl(sahra) hayatı, insana, harcamada ölçülü olmayı ve eşyayı iktisatlı bir şekilde tüketmeyi telkin eder. İşte bu sebeple, belagatları icâzla dolup taşması ve kelâmda gereksiz uzatmalara yer vermemesiyle, bu özelliği söz sanatına taşımışlardır. Bunu da, sözü hantallıktan kurtarmak ve gereksiz uzatmalardan uzak durmak gayesiyle yapmışlardır. Mecaz, İ'câzı en yüksek noktada temsil eden ve ulaştırılmak istenen mesajı muhataba en yoğun bir şekilde arz eden bir ifade şekli olunca, Arabın belagatının merkez noktasında yer almış ve söz silahına sarılmak istedikleri anda, bu sanat edebiyatlarının belkemiği olmuştur.

Bundan dolayı, şiir, onların en ideal söz alanları olmuştur; çünkü bu söz sanatı, kendilerine güzel ve seviyeli söz icra etme imkanını vermiştir.

Kur'ân-ı Kerim muciz bir kelâm olarak indirilmiştir. Son derece muhkem bir fesahat ve mükemmel bir mazmı üslûbunda barındıran Kur'ân, Arapların alışageldiği üslûbun dışında, şiir ve hutbelerini seslendirdikleri tarzın dışında bir üslûpla varid olmuştur. Zira Kur'ân üslûbu, hayat ve hayat ötesi konulara değinmiş, dinî, ırkî ve kültürel anlamda bir ayırımcılığa meydan vermeyen kâinat düzenine davet eden konuları işlemiş, bütün varlıklar arasında en mükemmel ve en sağlıklı birlikteliği meydana getirecek ilke ve prensiplere vurgu yapmış, insanın değerini yüceltmiş, kul ile Rabbi arasında manevî bir bağlantı sağlayarak insanın bekasını temin etmiş ve bunları ortaya koyarken sadece takvayı ölçü almış, insanın aklî melekelerini harekete geçirecek ve bütün şartları kendi lehine hazırlanmış kâinatın faydalı bir hale getirilmesi için teşvikte bulunmuştur.

Kur'ân-ı Kerim, Arapların kullandığı dili ve onların belagatlarını üst seviyede temsil eden i'câz yönünü aynen benimsemiştir; ancak Kur'ân bu dili kullanırken onların dil ve metotlarını tamamen taklid etmemiş, tam aksine kendine has bir üslûbu ortaya koyarken, onlardan aldığı kelimelere Kur'ânî bir mana yüklemiştir. Bu özelliği ile Kur'ân-ı Kerim kendine has ve baskın bir üslûp vücuda getirmiştir; zira Arap belagatı Kur'ân metninden ileri düzeyde bir üslûbu kazanmış ve zihnî anlamda onların ufuklarını açmıştır. Özellikle tedebbür, tefekkür, kâinata, insana, hayata ve hayat ötesine bakış konularında köklü açılımlar getirmiştir 11

Şurası bir gerçektir ki, Kur'ân üslûbu Arap belâgatına işlerlik kazandırmış ve seviyeli bir noktaya ulaşmasına zemin hazırlamıştır. Onun için, Kur'ân'ın nüzulünden sonra manzum şiir büyük bir açılım kaydetmiş, fikrî tahlil boyutu kazanmıştır ve tarihî, sosyal konuları işleyen yeni ilmî ve edebî türlerin yeşermesinde büyük bir rol oynamıştır. Kur'ân-ı Kerim sayesinde, belli alanlara münhasır olan şiir, sınırını aşıp yeni üslûpların meydana gelmesine imkan vermiş ve söz sanatlarına yeni boyutlar getirmiştir. Çünkü Arap dili yüksek bir anlatımı içerisinde barındıran semavî bir kaynaktan gıdalanmıştır. Zira Kur'ân âyetleri, sadece kendisini şiirde ifade eden ve sırf söylenmek ve terennüm edilmek üzere kalıba dökülen söz sanatını bir adım aşmış ve tefekküre yeni bir boyut getirecek yazılı metinlere geçişi temin etmiştir.12

Said Nursî i'câz olgusu üzerinde derin düşünmüş ve onu değişik boyutlardan ele almıştır; hatta ifade özelliğini en üst temsil eden Kur'ânın eşsiz nazmı onu büyülemiştir.

Kur'ân-ı Kerim'deki beyani i'câz değişik suretlerde tecelli etmiştir; gâib'den hâzır'a, hâzır'dan da gâib kipe iltifât etmesi/yönelmesi bunlardan sadece bir tanesidir. Arapça her ne kadar bu üslûbu daha önce tanımışsa da, Kur'ân-ı Kerim bunu ustaca kullanmış ve Kur'ânî beyanın ayrılmaz bir vasfı haline gelmiştir. Aynı şekilde, Kur'ân-ı Kerim ızmâr, iktidâ, tazmîn gibi esaslara dayalı olan ve sözü, zihnî karineye bina eden ictizâ üslûbunu da kullanmıştır. Bütün bu üslûplar muhatabın zeka ve akıl melekesine dayandırılan üslûplardır, onun için ictizâ sanatı, Kur'ânî beyanın gücünü ortaya koyan bir sanat kabul edilmiştir. Kur'ân üslûbunun özelliklerinden birisi de, uzun intikallerde bulunması ve bir maksattan diğerine geçişe muktedir olmasıdır. Said Nursî'nin hazif belagatı dediği sanat da budur. 13

Zira, bu yerlerdeki âyet-i kerimelerde Kur'ân üslûbu, zaman ve mekan boyutunu aşmakta ve ifade etmek istediği maksadı mükemmel bir edebî üslûp içerisinde yöneltmektedir. Bu üslûp mana fezasında gezinip dilediği sahne ve portreyi gözlemleyen bir üslûptur; bu üslûp, muhataba vermek istediği mesajı en mükemmel bir üslûp içerisinde takdim etmekte ve rabbanî irşadı, insanın hiç alışmadığı eşsiz bir bütünlük içerisinde arz etmektedir.

Kur'ânın beyani i'câzı, Kur'ân âyetlerinin dolu olduğu kabz ve bast olgusunda, özellikle tekrar üslûbuyla icmâl ve tafsîl pasajlarında kendini gösterir. Kur'ân İ'câzı aynı zamanda âyet sonları dediğimiz fâsılalar ve bunların değişik seslerle seslendirilmesi boyutunda kendini ortaya koymaktadır ki, bu olgu, Kur'ân'a, yapmacıklıktan uzak bir nağme ve terennüm kazandırmaktadır. Kur'ân lafzına ait seslerin ses sisteminde değişikliklerle gerçekleşen bu olgu, özellikle fâsılalarda, med-cezire benzeyen bir hareketi andırmaktadır. Bunun yanı sıra, bu olgu, kelimeler üzerindeki vurguyu düzenlemekte ve âyeti oluşturan kelimeler arasında bir ses düzeni oluşturmaktadır. Aynı zamanda bu ses düzeni, âyetin işlediği edebî kullanımlara hizmet edecek bir işlev görmektedir. Bu bağlamda Nursî şöyle der:

"Kur'ân'ın has, fıtrî, mümtaz olan kafiyelerinde, nazım ve mezâyâsında bir nevi i'câzı var ki, hakikî ciddiyeti ve tam huzuru muhafaza eder, ihlâl etmez."14

Said Nursî, Risaleler'inde vurguladığı gibi, Kur'ân-ı Kerim'den kırk'a yakın i'câz vechi tespit etmiş ve bunların değişik beyânî seviyelerde ve Kur'ânın tanzimî, fikrî, teşriî, va'zî ve müstakbele yönelik konularına eşit bir şekilde dağıldığını ifade etmiştir.

Aynı şekilde, Bediüzzaman, Risaleler'inin değişik yerlerinde i'câz vecihlerini belli başlıklarda toplar ve onları belli kaynaklardan gelen ve sonra da değişik kısımlara dağılan vecihler olarak görür. Kur'ân i'câzına yönelik özet bir bilgi verirken bu kaynakları sayar ve şöyle der:

"İ’câz-I Kur’ânî yedi menâbi-i külliyeden tecellî, hem yedi anâsırdan terekküp eder.

Birinci Menba: Lâfzın fesâhatinden selâset-i lisânı, nazmın cezaletinden, mânâ belâgatinden, mefhumların bedâatinden, mazmunların beraatinden, üslûpların garabetinden birden tevellüt eden bârika-i beyanı…

İkinci Menba: Gaybî umurun semâvî lisan ile haber verilmesi.

Üçüncü Menba: Beş cihetle harika bir câmiiyet vardır: Lâfzında, mânâsında ahkâmda hem ilminde, makasıdın mizanı...

Dördüncü Menba: Her asrın derece-i fehmine, edebî rütbesine, hem her asırdaki tabakata, derece-i istidat, rütbe-i kabiliyet nispetinde ediyor bir ifaza-i nuranî.

Beşinci Menba: Nakil ve hikâyâtında, ihbar-ı sadıkada, esasî noktalardan hazır müşahit gibi üslûb-u bedî-i pür-maânî naklederek beşeri onunla ikaz eder.

Altıncı Menba: Mutazammın ve müessis olmuş din-i İslâma. İslâmiyet misline ne mazi muktedirdir, ne müstakbel muktedir; araştırsan zaman ile mekânı.

Yedinci Menba: Şu altı menbadan çıkan envâr-ı sitte, birden eder imtizaç. Ondan çıkar bir hüsün, bundan gelir bir hads, vasıta-i nuranî, şundan çıkan bir zevktir." 16

Bu tespitten sonra Said Nursî, İ'caz olgusuna yönelik gözlemlerini, Kur'ân'ın kendine has bir eğilime sahip olduğunu ve nefsî ve öznel boyuttan uzak olduğuna dikkat çekmekle noktalar. Zira, Kur'ânın ilâhî ve yüce bir söz olması, şahsî ve öznel özelliklerin kendisinden uzak olmasını gerektirmektedir. Çünkü, Kur'ân-ı Kerim beşerî bir aklın ürünü olsaydı, mutlaka nefsî temayüllere kurban olur ve kendini ifadeye yansıtmaktan uzak duramazdı. Bu bağlamda Nursî şöyle der:

"Kur'ân'da bir hassa var; başka kelâmda yoktur. Bir kelâmı işitsen, asıl sahib-i kelâmı arkasında görürsün, ya içinde bulursun. Üslûp, âyine-i insanî." 17

Buradan hareketle Kur'ân'a göndermede bulunan edebî nassın duygu yönüyle, insanı basit maddeye ve onun kesafetine ulaştıran metnin duyguları arasında farklılıklar ortaya çıktığı anlaşılır. Zira, maddeye ulaştıran nassın, hem gerçeklerin yanı sıra, vahşi ve tabiattan gelen ferdî temayüllere, bir başka ifadeyle vahiy ahlâkının törpülemediği hayvani duygularla iç içe olmasından kaynaklanmaktadır.

İşte bu bağlamda Said Nursî batı edebiyatı ile Kur'ân edebiyatını mukayese eder ve Kur'ânın bakış açısının yüceliğini ortaya koyup, batının edebiyat bakış açısının ayaklar altındaki konumuna dikkat çeker. Zira ona göre edebiyat, şehvetleri ateşler ve ruhun hastalıklarını müzminleştirir. Oysa Kur'ân edebiyatı, insanın duygularını yüceltir ve onları bir dengeye oturtur. Çünkü O, kâinata tabiat penceresinden bakmaz, aksine, akıllarda şaşkınlık yaratmadan, onu ilâhî bir sanat, rahmânî bir tecelli olarak anar.

Hem Kur'ân ve hem batı edebiyatı insanın duygularını harekete geçirip onu etkisi altına alıyor ve hüzün ve teessür izleri bırakıyorsa, batı edebiyatının tesiri ve neticesi, Bediüzzaman'ın ifade ettiği gibi, tamamen hüzün ve tasadan ibarettir; bu da romantizmden kaynaklanan bir psikolojik kederden veya ruhun derinliklerinde veya şuur altında bulunan mâtem kalıntılarından neşet etmiş olabilir, veyahut bunun sebebi, insanın bu âlemden sonra yeni bir hayat süreceğine ve varlığını o şekilde devam ettireceğine inanmayan varoluşçu ve ateist edebiyatların etkisinde kalmış olmasıdır. Onun için batı edebiyatına ait çok sayıda eser, çizdiği dar ufuk ve hiçbir mesnedi olmayan çirkin insan portrelerini yansıtması sebebiyle, okuyucu üzerinde menfî tesirler yaratmakta, hatta onu tahrip ve helak etmektedir. Oysa Kur'ân eksenli edebiyatın okuyucusu, ayağını, hayatla ünsiyetini perçinleyecek, bekasını pekiştirecek ve tabiatla arasındaki irtibatı sağlayıp onu, Allah Teâlâ'nın kullarına bahşettiği bir nimet şeklinde ortaya koyacak manevî temellere basar. Söz konusu irtibat, insanın kalbinden her türlü uydurma putperestçiliği, ilâh edinmeyi ve ilmî sapmayı insanın kalbinden söküp atmaktadır. Kur'ân okuyucusuna göre tabiat sadece tecellilerden ibarettir, insan varlığı konusunda kendisine başvurulacak bir merci değildir. 18

Mesajı muhataba aktarma noktasında ise Kur'ân, Nursîye göre, muhataplardan hiçbir grubu ihmal etmeyecek şekilde eşit bir tebliğ pedegojisini uygulamıştır. Bu da Kur'ânın i'câz özelliklerinden birisidir. Kur'ân, bütün sosyal tabakaları irşad eden bir Kitap olması hasebiyle, onun irşad üslûbu, insanların genel kabulleriyle çatışmayan bir üslûbu esas alır. İhtiyaç olmadığı durumlarda, onların benimsediği prensiplere müdahale etmez ve aslî vazifelerinde değişiklik yoluna gitmez. 19

Bu bağlamda Bediüzzaman şöyle der:

"Kur'ân-ı Hakîmin her tabakaya karşı bir nevi i'câzı vardır ve bir tarzda i'câzının vücudunu ihsas eder."20

Yine şöyle der:

"Ehl-i marifet bir velînin fehmettiği i'câz ile, ehl-i aşk bir velînin müşahede ettiği cemâl-i i'câz bir olmadığı gibi, muhtelif meşâribe göre cemâl-i i'câzın cilveleri değişir. Bir ilm-i usûliddin allâmesinin ve bir imamının gördüğü veçh-i i'câz ile füruat-ı şeriattaki bir müçtehidin gördüğü veçh-i i'câz bir değil, ve hâkezâ." 21

Kur'ân üslûbunun kendine has bir asâleti ve mahiyeti olması hasebiyle, Kur'ânî beyanı tercüme gayretleri abesle iştigalden başka bir şey değildir. Bu anlamda Bediüzzaman şöyle der:

"Elfâz-ı Kur'âniye ve tesbihât-ı Nebeviyenin lâfızları câmid libas değil, cesedin hayattar cildi gibidir; belki mürur-u zamanla cilt olmuştur. Libas değiştirilir; fakat cilt değişse vücuda zarardır. Belki namazda ve ezandaki gibi elfâz-ı mübarekeler, mânâ­yı örfîlerine alem ve nam olmuşlar. Alem ve isim ise değiştirilmez."22

"Tercüme dedikleri şeyler ise, gayet muhtasar ve nâkıs bir mealdir. Böyle meâl nerede; hayattar, çok cihetlerle teşa'ub etmiş âyâtın hakikî mânâları nerede."23

Özellikle akide ile ilgili olan manevî esasların değişmesine karşı tavır alan ve tıpkı ezan, tesbih ve namazların edâ edildiği gibi, bu esasların, aslî hüviyetleriyle muhafaza edilmeleri gerektiğini savunan üslûp Bediuzzman'ın ifadelerinde rahat bir şekilde gözlenmektedir. Onun için Said Nursî, Türk toplumu, kendini asâletinden soyutlamaya çalışan, manevî değerlere hücum eden ve temelden yok etmek gayesiyle onlara milliyetçilik damgası vurmaya çalışan Türkleştirme akımına karşı çıkmıştır.

Şurası bir gerçektir ki, tüm İslâm ümmetinin içinde bulunduğu sapmalara yönelik açıkça kınayıcı tavırlar, idareciler tarafından değişik sloganlarla seslendirilen ve kışkırtma gayretleri çerçevesinde ortaya konan, kötü niyet ve hilelerden mâsun olmayan girişimler, Nursî'nin kaleme aldığı ve seslendirmeye çalıştığı fikirlerin özünde mevcuttu. Çünkü sağ görüşlülük, davetçinin bir gözünü, ümmetin içinde bulunduğu duruma çevirip onları uyanmaya ve dirilişe davet etmeye sevk ederken; diğer gözünü de, İslâm düşmanlarının ve şer odaklarının, ümmetin dirilmemesi ve ölü kalması için, İslâm ve Müslümanların önüne koymaya çalıştıkları engellere yönlendiriyordu.

Said Nursî düşüncesi, ümmetin sapık evlatları tarafından uygulamaya konan şer planlara karşı hararetli bir şekilde ve zamanında karşı koymuş, karanlık bir gecenin ardından ümmetin uğradığı geri kalmış ve çökmüş halini tespit etmiş ve her iki gerçek karşısında, ümmeti, içinde bulunduğu kötü pozisyondan kurtarmak ve onu en ucuz ve zararsız yoldan sağlıklı ve doğru yola iletmek noktasında büyük bir gayret ortaya koymuştur.

Kaynaklar:

- Kur'ân-ı Kerim
- Risale-i Nur Külliyâtı: Sözler, Mektûbât, Lemalar, Şualar, Lâhikalar, Saykalü'l-İslâm; bu eserlerin tümü, İhsan Kasım es-Sâlihî'nin tercümesi ve Sözler Yayınları(Kahire-1992) basımıdır.
- Orhan Muhammed Ali, Said Nursî: Racülü'l-Kader fi Hayâti'l-Ümme, Nesil Yayınları, 1995, İstanbul.
- Ebu Hâmid el-Gazzalî, İhyâu Ulûûmi'd-Din ve el-Munkiz Mine'd-Dalâl.
- Kuşeyrî, Tasavvufla ilgili kale aldığı yazılar, özellikle meşhur Risalesi.
- Muhammed el-Arabî Veled Halife, en-Nizâmü'l-Alemiyyi'l-Cedid, Mâzâ Yuğayyaru fihi ve eyne Nahnu Min Tatavvulâtihi, Divan el-Matbûât el- Câmiiyye, 1998.

* * *
1 1946 Cezayir doğumludur, Doktora konusu Kur'ân üslûbunun edebîliğidir, Vehrân Üniversitesi Kur'ân Araştırmaları ve Mukayeseli Dinler Kürsüsünün başkanıdır, Kur'ân Araştırmaları Cemiyetinin başkanlığını yürüten Aşrâti, aynı zamanda Vehrân'daki Edebiyat Enstitüsü bünyesinde çıkarılan hadâse adlı dergini genel müdürü, Mağrib Araştırmaları dergisinin kurucusu ve editörü, Vehrân Üniversitesinin yıllık dergisinin editörü, ilim ve teknolojinin kalkınmaya uyarlanması ile ilgili Mağrib Cemiyetinin başkanı, üç matbu eseri ve çok sayıda makalesi olan bir alimdir..

2 Risale-i Nur Külliyatı, s. 1638.
3 Bk. İhyâu Ulûmu'd-Din, İmam-ı Gazzali.
4 Risale-i Nur Külliyatı, s. 1638.
5 Risale-i Nur Külliyatı, s. 1638.
6 Risale-i Nur Külliyatı, 1650.
7 Risale-i Nur Külliyatı, s. 1997.
8 Saykalül İslâm, s. 34
9 Fahrettin Râzi, Mefâtîhu'l-Gayb Tefsiri, Fatiha sûresi.
10 Risale-i Nur Külliyatı, s. 496.
11 Delailul İ'caz, Cürcani; Ayrıca İ'câzu'l-Kur'ân adlı eserlere bakınız.
12 ez-Zâhiretu'l Kur'âniyye, Malik bin Nebi
13 Risale-i Nur Külliyatı, s. 496-497.
14 Risale-i Nur Külliyatı, s. 442.
15 Risale-i Nur Külliyatı, s. 167-168.
16 Risale-i Nur Külliyatı, s. 336-337.
17 Risale-i Nur Külliyatı, s. 138-139.
18 Risale-i Nur Külliyatı, s. 338-339.
19 Risale-i Nur Külliyatı, s. 1709.
20 Risale-i Nur Külliyatı, s. 440.
21 Risale-i Nur Külliyatı, s. 542.
22 Risale-i Nur Külliyatı, s. 508.
23 Risale-i Nur Külliyatı, s. 508.

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?
Yükleniyor...