MÜSLÜMANLARA UYGULANAN ULUSLARARASI EKONOMİK AMBARGOLAR

Bu araştırmanın gayesi; Müslümanlar'ın hâli hazırdaki Batıya olan ekonomik bağımlılıkları noktasından, onların asıl ihtiyaçlarını tespit etmek için Bediüzzaman'ın bazı görüşlerini mütalaa etmektir. Batı ülkeleri ve uluslararası organizasyonlar tarafından Müslümanlar'a karşı uygulanan mevcut ekonomik ve malî baskılar, Müslüman ülkelerin istikbaldeki gelişmeleri ve ekonomik refahları açısından önemli bir tehdit unsurudur. Said Nursî'nin önerisi, diğerlerine bağımlılığı azaltmak ve kendi kendine yeterlilik için, mevcut kaynaklar ile insan ihtiyaçları arasında bir denge oluşturmayı içeren makul bir çözümdür. Said Nursî yaptırımlar konusu üzerinde durmamakla birlikte, onun Müslümanlar'ın karşılaştıkları ekonomik problemler hakkındaki analizi, Müslüman ülkelere karşı uygulanan mevcut dış boykotlara da uyarlanabilir.

Müslümanlar'a karşı uygulanan ekonomik baskı, Müslümanlar'ın kalkınma için harcadıkları çabaya engel olmak kadar, aynı zamanda onları Batının gündemini takip etmeye de zorlayan bir çabadır. Yaptırımlar, bu ülkeleri ticarete girmekten alıkoymaktadır. Özellikle son derece önemli ve gerekli ürünler ile Müslümanlar'ın kendi alt yapılarını inşa etmeleri için ihtiyaç duyulan hammaddeler alanında. Böylece, üretim kapasitesinin sınırlanmasıyla, Müslümanlar temel ihtiyaçlarının karşılanması için Batıya bağımlı olmaya devam edeceklerdir. Ayrıca, zayıf ekonomi ve teknolojik alt yapıya bağlı olan ulusal borçların artışı, Müslüman dünyada kendi kendine yeterliliği ve büyümeyi ciddi şekilde baltalamaktadır. International HeraldTribune,Endonozya''daki mevcut malî krize gönderme yaparak "yabancı yatırımcılarla işbirliği yapabilen zenginlerin çok daha fazla zenginleştiğini" beyan ediyor.

Yabancı yatırımcılar genellikle IMF ile birlikte, Endonezya gibi bir toplumda menfaatlerini beslemeyi çok iyi becerirler. Bazı yoksullar da bundan faydalanır. Yoksulların daha büyük bir kısmı, geleneksel geçim yollarının yok edilmesi, kontrolsüz şehirleşme ve ulusal kaynakların zorla alınması sebebiyle hâlâ daha fakir durumdadırlar. Nikilo-kapitalizmin doğal eğilimi; sosyal yapıları yok etmek, insanları kültürel köklerinden ayırmak, tüketici pazarında ve popülerleştirilen kültürde fakirleştiren bir enternasyonalleşme ikâme etmektir.2 Batı, dinin taraflar arasında güçlü bir bağ oluşturduğunu ve Müslümanlar'ı diğerlerine bağlı olmaya zorlamanın muhtemelen onların birleşmesini etkilediğini anladı.

Son yıllarda İslâm ekonomisi, Müslümanlar'ın karşılaştıkları bazı sosyo-ekonomik problemlerin izahında gelişen metodolojik bir analiz oluşturmuştur. Said Nursînin ekonomik meseleler üzerindeki görüşlerinin dahil edilmesi İslâm ekonomisinin gelişimini önemli ölçüde yükseltecektir. Bu araştırma Nursî'nin İslâmî ekonomik modelin yapılanması için zemin oluşturmak konusundaki fikirlerini sunma çabasıdır.3

GENEL BİR BAKIŞ: MÜSLÜMANLAR'IN EKONOMİK DURUMLARI

Müslümanlar dünya nüfusunun beşte birinden fazlasını oluşturmaktadır. Bu nüfus Kuzeydoğu Asya'da Endonezya'dan Kuzey Afrika'da Morocco'ya kadar uzanan bir arazide, genel arazinin yaklaşık % 22'sini işgal etmektedir. Kültür, coğrafya ve dil farklarına rağmen, İslâm dininde inanç bağı Müslümanlar'ı birbirine bağlar. Bilimsel olarak Müslümanlar bilimin bütün alanlarına katkıda bulunmuşlardır ve onların medeniyeti hâla insanlığın ulaştığı en büyük medeniyetlerden birisidir. Ne yazık ki, iç güçlerin zayıflaması ve dış etkiler sebebiyle Müslümanlar, miraslarının büyük bir kısmını kaybettiler ve şu anda da dünyadaki pozisyonları gittikçe zayıflar hâle gelmiştir. Ekonomik olarak, mevcudiyetlerini devam ettirmek için ihtiyaç duyulan bazı temel zarurî şeyleri tedarik etme noktasında kendi kendilerine yeterli olamamaktadırlar. Bilâkis, onlar korunmakta olduğu kadar günlük besinlerini sağlama noktasında bile başkalarına bağımlıdırlar. Geçen son iki yüzyıl içinde Müslümanlar üzerindeki batı hakimiyeti onların kültürlerinde bir bozulma, dillerinde sekülerleşme, kaynakların istismar edilmesi ve parçalanmış ulus-devletlere indirgenmesi sonuçlarını vermiştir.

Bundan başka yasal, politik, ekonomik ve eğitimle ilgili batı durumlarının girişi, bireyselliğin, materyalizmin, tüketimin ve Müslümanlar arasında batı tarzı düşünmenin nüfuzunu teşvik etmiştir. Bu batı değerlerinin ve hayat tarzının yazılışı modern teknolojinin ilerlemesi ve elektronik medya yayınları tarafından teşvik edilmektedir. Hızlı taşımacılık ve küreselleşme Müslümanları dünyanın geri kalan kısmıyla aynı yola girmeye sevk etmiştir. Küreselleşmenin Müslüman toplumları, batı sosyal ve kültürel değerlerinin daha geniş bir alanına sokarak etkilemesi beklenmektedir. Müslümanlar dünyanın geri kalan kısmıyla eşit düzeyde yarışabilecek durumda olmadıkları gibi, ne bilimsel ne de ekonomik yönden yeni çağın gereksinimlerini karşılayabilecek kadar gelişmiş de değillerdir.

Müslüman ülkeler önemli ölçüde insan gücü ve doğal kaynaklara sahiptirler. Verimli bir işletme ve bu kaynakların iyi yönetimi, bölgesel talebin karşılanması ve diğer ülkelere bağımlılığın azalmasında ihtiyaç duyulan endüstriyel ürünlerin ve besin maddelerinin önemli ölçüde artışını netice verebilir. Petrol, gaz, mineraller gibi yeniden dönüşümü mümkün olmayan doğal kaynakların çoğu hammadde hâlinde -bu süreç içerisinde stokların elverişliliği azalarak- diğerlerine satılmaktadır. Mukabilinde, Müslümanlar gıda ihtiyaçlarını karşılamak ve batı tarzını talep eden şeçkinlere karşılık verebilmek için lüks eşyalar ve tüketim malzemeleri ithâl ederler. Uzun vadede, artan bağımlılık; ödemeler dengesinin bozulması, devalüasyon, enflasyon baskısı,capital outflow,gelir eşitsizlikleri ve politik dengesizliğe sebep olur. Kuzeydoğu Asya'da devam eden ekonomik kriz, büyük çapta ekonomik bağımlılık ve küreselleşmenin önemli ekonomik, sosyal ve politik zararlara sebep olduğunu göstermiştir. Muhammed Ruşdi Ubeyd'in Said Nursî'nin ekonomi üzerine görüşlerini referans vererek açıkladığı gibi, ekonomik açıdan bakıldığında, bu zamanda gereksiz şeylere bağımlılık şeklinde oluşan genel bir felaket söz konusudur.

"İradenin yanlış yönde kullanılması, yasak arzular ve yanlış hareketlerin bir ürünü olan Batı düzeni, üretimde ortak pazarı açmış ve İslâm'ın getirdiği sosyal huzur yerine birkaç kişinin rahatlığını tercih ederek ticarî gelirleri birkaç zalimin eline verdiğini açığa çıkarmıştır." 4

Son yıllarda temel tarım ürünleri, dünya ticaretinde önemli bir rol oynamaya başladı. Toplam ticarette gıdanın payında artan talebi, ürün azalmasını ve dağılım sistemindeki verimsizliği yansıtan önemli bir artış söz konusu. Dünya nüfusunun büyük çoğunluğunun yaşamakta olduğu gelişme safhasındaki ülkelerde, bu durum hızla kötüleşmektedir. Bunlar arasında Müslümanlar'ın gıda üretimi gittikçe azalmakta ve bu da onları gıda ihtiyaçlarını karşılama noktasında Müslüman olmayan ülkelere gittikçe daha bağımlı hâle getirmektedir. Hâlihazırda, Müslüman ülkeler tarafından yapılan toplam ithâlatın üçte birini gıda ürünleri teşkil etmektedir. Ayrıca, nüfus artışı ile tarım ürünleri arasındaki fark gittikçe büyümektedir. Bu durumu aşmak için Müslüman ülkeler tarafından ciddi girişimler yapılmamaktadır. Bununla birlikte, eğer bu eğilim devam ederse, Müslümanlar'ın yaşamlarını tehdit edecek kıtlık ve açlık olması muhtemeldir. İnsan gücü, finans ve doğal kaynakların zenginliğine rağmen bölgesel ihtiyaçlarını karşılamak için yeterli gıdayı üretme kapasitesine sahip değillerdir.

NURSİ'NİN EKONOMİ ÜZERİNE GÖRÜŞLERİ

Said Nursî modern ekonominin kavramları ile tam olarak karşılaşmamış olmasına rağmen, onun tüketim hakkındaki analizleri, Müslümanlar'ın karşılaştıkları bazı ekonomik problemlerin çözümünde önemli bir adımdır. Nursî'ye göre arz ve talep arasındaki mevcut dengesizlik; insanların yanlış yönetimleri, hırs ve ilâhî öğretilerin ihmalînden kaynaklanmaktadır. Nursî'nin izah ettiği gibi:

"İsm-i Adl'ın cilve-i âzamından gelen kâinattaki adalet-i tâmme, umum eşyanın muvazenelerini idare ediyor. Ve beşere de adaleti emrediyor."5

Sure-i Rahman'da dört kez mizan kelimesi zikredilmiştir. Bu âyetler (35:7-9):

"Gökyüzünü yükseltip âleme nizam ve ölçü verdi. Tâ ki, adaletten ve dinin emirlerinden ayrılarak ölçüde sınırı aşmayın. Ölçüyü ve tartıyı adaletle yerine getirin ve ahiretteki mizanınızı ziyana düşürmeyin."

Diğer bir deyişle insan, havayı kirleterek, eşitsizlik oluşturarak, yenilenemeyen kaynakları tüketerek, ağaçsızlanmaya sebebiyet vererek, biyolojik ve hayvansal çeşitliliği tadil ederek zarar vermektedir. Nursî için ekonomi, ilâhi mahiyeti olan bir süreçtir; bir yöntemle kaynak işletimini gerektirir, insanın temel zaruretlerini karşılar ve gelişimini sağlar. Bu sebepten tüketim, israfı önlemek, yoksulluğu ortadan kaldırmak ve insanların temel ihtiyaçlarını karşılamak için sınırlandırılmalıdır. Bu demektir ki, toplumun temel ihtiyaçları karşılanmıyorsa, lüks eşya üretimi gereksizdir. Nursî aşırı tüketimin hastalıklara, haksızlıklara ve yoksulluğa yol açtığını ve bu yüzden sağlığını korumak ve herkese eşit imkanlar oluşturmak için insanın, israfın her türlüsünü izale etmesi gerektiğini ileri sürer. Eserlerinden birinde şu cümleleri kullanır:

"İktisat ve kanaat hikmet-i ilâhiyeye tevfik-i harekettir; kuvve-i zâikayı kapıcı hükmünde tutup, ona göre bahşiş verir. İsraf ise, o hikmete zıt hareket ettiği için çabuk tokat yer, mideyi karıştırır, iştihâ-yı hakikiye kaybeder. Tenevvü-ü et'imeden gelen sun'î bir iştihâ-yı kazibe ile yedirir, hazımsızlığa sebebiyet verir, hasta eder."6

Tüketici daha az tüketerek daha fazla fayda sağlayabilir. Bu, marjinal fayda teorisi üzerine temellendirilen çağdaş tüketim yaklaşımına uygundur. Aynı şey (daha az tüketim) - lüks için yapılan aşırı harcamalarda topluma ait kaynakların bir sömürü aracı olarak kullanıldığı- devletin tüketim modellerine de uygulanmaktadır. Devletin sorumluluğu kişininkinden farklı değildir. Kaynakların kullanımı zarurî gereksinimler seviyesine indirilmelidir.

Mamafih, Nursî'nin kaynaklarla ihtiyaçları dengeleme yaklaşımı, Müslüman dünyada kendi kendine yeterliliğe doğru önemli bir adımdır. Modern makro ekonomide büyüme artan yatırımla mümkündür. Dolayısıyla tüketimi kısmakla biriktirilen uygun şeylerle yatırım yapılarak gelişme yolunda ilerlenmiş olur. Bölgesel kaynaklardan bu şekilde faydalanmak toplumu yabancı yardım ve malî bağımlılıktan kurtarır. Bundan başka, ülkenin borç problemleri azalır ki, pek çok Müslüman ülke bu gibi problemlerle uğraşıyor. Müslüman ülkelerin ulusal borçlarının 1995 yılında 650.000.000.000 doların üstünde olduğu tahmin ediliyor. 7

Böylesine yüksek bir borç yükü, azalan malî kaynaklarla gösterilen kalkınma çabalarına engel olmakla kalmaz, sonraki nesilleri de ağır bir yük altına sokar. Yüksek borç birikimi aşırı tüketimin ve kaynakların gerek şahıslar, gerek devlet tarafından yanlış işletilmesinin ürünüdür. Eğer böyle bir eğili min devam etmesine izin verilirse, bunun sonucunda yoksulluk, toplumsal huzursuzluk, ekonomik belirsizlik, politik dengesizlik ve toplumun kurumlarına güven kaybı ortaya çıkacaktır. Mesela; Kuzeydoğu Asya'da devam eden ekonomik kriz devletleri, malî yükümlülüklerini karşılayabilmek için kredi elde etmek yerine, uluslararası Para Fonu tarafından kabul ettirilen sıkı tedbirleri almaya zorlamıştır. Nüfus bakımından en büyük Müslüman ülke olan Endonezya, zayıflayan ülke egemenliği sebebiyle bu tedbirlere karşı hoşnutsuzluk göstermiştir. Nursî'nin öğretisine göre, eğer bu ülke kaynaklarını ihtiyaçlarına uygun kullansaydı, böyle bir baskı olmayabilirdi. Bu şu demektir; artan bağımlılık Müslümanlar'ın uluslararası platformlarda pazarlık konumunu zayıflatmaktadır. M üslümanlar Birleşmiş Milletler'in tüm üyelerinin yaklaşık dörtte birini oluşturuyorlar, ama karar alma noktasında çok az bir etki gösterilebiliyorlar.

Yüksek düzeyde bağımlı bir ülke demek, ulusal çıkarı konusunda politika belirleme tavrının uluslararası düzenleyici tedbirler sebebiyle kısıtlanması demektir. Merhum Profesör Fazlurrahman'ın belirttiği gibi Müslüman ülkelerin şimdiki politik, sosyal ve ekonomik durumları önceki siyasî iktidarlar tarafından uygulanan adaletsizliğe ve sömürgeci geçmişlerine bir reaksiyon olarak tarif edilebilir. Müslüman toplumlarda yaşanan mevcut sosyo-ekonomik paradoks, kötü idare ve sömürgecilerin arz-talep dengesi oluşturmada bir çıkarlarının olmamasından kaynaklanmaktadır. Bunun dışında, Müslüman ülkeler batının talebini karşılamanın dışında bir faaliyet için teşvik edilmemişlerdir.

Sonuç olarak, Müslümanlar'ın ivedî bir meselesi, bölgesel talebi karşılamak için tarım ürünlerini artıracak politikalar üzerinde yoğunlaşmaktır. Müslüman ülkelerde, çiftçiler devletin malî desteği olmaksızın yeterli gıdayı üretmekten yoksun ve fakirdirler. Birkaçı hariç Müslüman ülkelerin çoğunluğu büyük ölçüdeki gıda ihtiyaçlarını karşılamak için ithâlat yapmak durumundadırlar. Dünyadaki Müslüman nüfus 1950-1998 yılları arasında iki katına çıkmasına rağmen, tarım ürünleri yaklaşık % 25'lik bir artış göstermiştir. Şimdi Müslüman ülkelerde tüketilen toplam gıdanın dörtte birinden fazlası, Müslüman olmayan ülkelerden ithâl edilmektedir. Hızlı nüfus artışı, tarım teknolojilerinin eksikliği, doğal sebepler,yetersiz kaynak kullanımı, parasal güçlükler, devletin oluşturduğu engeller ve diğer sosyal ve ekonomik nedenlerle bu oranın daha da artması beklenmektedir.

Müslüman ülkelerin ekonomik faaliyetleri, özellikle batılı ülkelere ithâl edilmek üzere çıkarılan hammaddeye dayanır. Bu ülkeler çoğunlukla hammaddeyi işleyerek Müslüman ülkelere, işlenmemiş fiyatına kıyasla çok daha yüksek bir fiyatla tekrar ihraç etmektedirler. Bu kaynakların çok uluslu firmalar tarafından sömürülmesi, kullanılan teknoloji ve kabiliyetler de dahil olmak üzere tamamen batı kaynaklıdır. Buna ek olarak seçkin kimselerin, batı tarzı hayatın içine girmiş olmaları da lüks ürünleri tüketimini teşvik etmektedir. Bu ihtiyaçların karşılanabilmesi için devletin ithâl ürünlere harcamak üzere borç para alması gerekir. Bunun sonucu olarak da hem devletin borç yükü, hem de ihtiyaçlarını karşılama noktasında ülkenin başkalarına bağımlılığı artmaktadır. Nursî'nin önerdiği çözüm ise; ülkelerin kaynakları ile ihtiyaçları arasındaki dengeyi kurarak kendi kendilerine yetebilmeyi başarmalarıdır. Aynı zamanda kişinin günlük ihtiyacını karşılamak için çalışıp gayret etmesi gerektiğini söyler. 8 Çok çalışarak kişisel bağımsızlığını kazanmak gerektiği fikrini desteklemek için Kur'an-ı Kerim'den bir âyet de aktarır:

"İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır." (Necm, 53/39).

Nursî'ye göre kişinin geçimini sağlayabilmesi ticaret, endüstri ve tarım yoluyla olur. Devlet memuriyetleri ise bereketsiz ve sosyal değişimi teşvik etme konusunda pasiftir. 9

Nursî, indeptedness, sosyal hastalıklar, ahlâksızlık ve tembelliğin tamamen faizin geniş çaplı kullanımından dolayı olduğunu belirterek faizin her türlü şeklini reddeder. Faiz, kişinin kendi arkadaşlarını kullandığı en kötü sömürü biçimidir ve bu yüzden de Nursî, insanlığın her türlü faiz şeklini terketmesi gerektiğini söyler. Bununla birlikte, Müslümanlar'ın başarısızlığını, zekat emrini yerine getirmemelerine bağlar. Batılı toplumlarda parasal muamelelerdeki faiz ödemeleri, paranın birkaç kişinin elinde toplanmasına izin vererek eşitsizliklerin ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Gelişmekte olan ülkelerde bu durum, onları ağır borç altında bırakarak hiçbir düzelmeye yol açmamıştır. Nursî'ye göre Müslüman toplumlarda bu tür durumların var olması, zekat verilmemesinin ve faizin geniş çapta kullanılıyor olmasının bir sonucudur. 10

Said Nursî Müslümanlar'ın bu bağımlı hâllerinden kurtulabilmeleri için, kaynakların verimliliği ile toplumun ihtiyaçları arasında kurulacak bir dengenin karşı karşıya kaldıkları problemlere anlamlı bir çözüm oluşturacağı görüşündedir. Müslümanlar'ın kendi aralarında mevcut kaynakları daha insaflı bir şekilde kullanmak ve paylaşmak amacıyla bir araya gelmeleri yönündeki çağrısı İslâm dünyasındaki yabancı ilişkilerin mevcut durumuna bağlıdır. Nursî'ye göre ekonomi ve üretim alanlarında yapılacak işbirliği, zenginleşmeyi sağlamak için önemli bir adımdır. Buradan da anlaşılacağı gibi tekellerin oluşması; kaynakların değerlendirilememesi ve gelirin eşitsiz dağılımı gibi sonuçlar doğurduğu için uygun olmayabilir. Aynı zamanda gelişme sürecinde zamandan tasarrufu sağlayabilmek için üretimde kollektif çalışma ve özelleşmeyi de teşvik etmektedir. Nursî düşüncelerini şu şekilde ifade eder:

"Bu iştirak-i emvâl düsturu a'mal-i uhreviyeye girse; zararsız, azim menfaate medardır. Çünkü, bütün emval, o iştirak eden herbir ferdin eline tamamen geçmesinin sırrını taşıyor. Çünkü, nasıl ki dört beş adamdan iştirak niyetiyle biri gazyağı, biri fitil, biri lamba, biri şişe, bir kibrit getirip lambayı yaktılar. Her biri tam bir lambaya malîk oluyor. O iştirak edenlerin her birinin bir duvarda büyük bir ayinesi varsa, her birinin noksansız, parçalanmadan birer lamba oda ile beraber ayinesine girer,"11

Bu nazarla bakıldığında Müslümanlar'ın yoksuluğundan, tüketimi teşvik ettiği için, büyük ölçüde batı medeniyeti sorumludur. Nursî, yaşamını sürdürebilmenin sınırlı miktarda ürünün tüketimini gerektirdiğini ve bunu aşan her harcamanın aşırı tüketim olacağını ileri sürer. 12 Bu yüzden batı kaynaklı tüketim örnekleri, kişiyi her zaman ihtiyaç hâlinde bırakan ürünlerin talebini gözler önüne sermektedir. Nursî, Müslümanlar'ın zengin doğal kaynaklara sahip olmalarına rağmen içinde bulundukları yoksulluğun, batı usulü tüketim modellerinin etkisinden kaynaklandığını söyler.

"Zanneder misin; bu milletin fakr-u hâli, dinden gelen bir zühd ve terk-i dünyadan gelen bir tembellikten neş'et ediyor. Bu zanda hata ediyorsun. Acaba görmüyor musun ki; Çin ve Hind'deki Mecusi ve Berâhime ve Afrika'daki zenciler gibi, Avrupa'nın tasallutu altına giren milletler bizden daha fakirdirler. Hem görmüyor musun ki, zarurî kûttan ziyade Müslümanlar'ın elinde bırakılmıyor. Ya Avrupa kâfir zalimleri veya Asya münafıkları, desiseleriyle ya çalar veya gasbediyor."13

Son otuz yıldır İslâm ekonomisinin çeşitli dallarında metodoloji geliştirmek amacıyla çok sayıda araştırma yönlendirilmiştir. Said Nursî'nin fikirleri, ekonomi konusunu zenginleştirmek ve Müslüman ülkelerde süregelen sistemlere bir alternatif sağlamak konularında daha çok araştırma yapmak için yeterlidir. Komünizmin çöküşü ve kapitalizmin acımasızlıkları, İslâmi öğretiyi ekonomi alanında geliştirmek konusunda Müslümanlar'ı teşvik edici bir işarettir. Nursî'nin yukarıda bahsedilen fikirlerinin çoğu, ortaya çıkan ve Müslümanlar'ın bugün yüzyüze olduğu birçok problemin çözümünde kullanılabilir. O, ekonomik problemi ihtiyaçlar ile kaynaklar arası dengesizlik olarak tanımlar. Müslümanlar eğer, sadece bu iki şey arasındaki dengeyi kurabilirse, ekonomik problemleri çözülecektir. İslâmî ekonominin amacı, arz ve talep arasındaki dengeyi korumak için kaynakları ayırmakla, beşerî ihtiyaçları karşılamaktır. İslâm'da iyi bir iş başarabilmek için özgüven şarttır. Benzer şekilde, iktisat, kanaata ve mutluluğa ulaştırır.14 Hadis-i şerifte denildiği gibi:

"Kanaat bitmez tükenmez bir hazinedir."

MÜSLÜMANLAR'IN BOYKOTU

Bu bölümde Nursî'nin "zoraki kıtlık" tartışmasını genişleterek, Müslümanlar'a uygulanan ekonomik yaptırımların baskısı üzerinde duracağım. Ekonomik yaptırım veya boykot, uluslararası bir topluluk tarafından zorla kabul ettirilen, ölçülere baş kaldıran ülkelere karşı kullanılan bir ceza şeklidir. Mesela Birleşmiş Milleter Güvenlik Konseyi 1990'da Körfez Savaşı'nın hemen ardından Irak'a karşı ekonomik ve finansal yaptırım uygulama yolunu beni msemiştir. Boykotun amacı ülkeyi askerî açıdan zayıflatmak ve dünya ekonomisinden soyutlamaktı. Ayrıca bu yaptırımlarda gelişmesini engelleyerek ülke ekonomisine şiddetli bir darbe vurmak amaçlanıyordu. Ele-Raubaie ve Elali'nin de söylediği gibi 'Yaptırımların hedefi, baş kaldıran devletleri bu inattan vazgeçirmekti. Yaptırımlar, sermaye giriş ve çıkışına set çekmekten, uluslararası teşebbüslerine engel olmaya, haberleşme ve taşımacılık alanlarında kısıtlamalar getirmeye ve en sık tercih edilen metot olan ithâlat ve ihracatına sınır koymaya kadar uzanan birçok yolla uygulanabilir. Dolayısıyla, yaptırımların endüstriyel üretime çok büyük etkisi olmuştur. Bu etkinin büyüklüğü endüstriyel ürünler, bunların ithâl parçalara gereksinimi, toplam GSMH yüzdesi, ekonominin ithâl ürünler yerine kendi ürünlerini sürebilme kapasitesi ve yerel endüstride kullanılan teknoloji düzeyi ile ölçülebilir." 15

Hegemonya düşüncesiyle şekillenmiş batılı ülkeler, özellikle de Birleşmiş Milletler ve İngiltere, bu tür bir ambargoyla Ortadoğu'daki olaylar üzerinde daha güçlü bir etkiye sahip olabileceklerini ve bölgedeki zengin petrol ve gaz kaynaklarını kontrolleri altına alabileceklerini düşünmektedirler. Ekonomik, politik ve dinî kaygılardan dolayı Ortadoğu'nun, hakimiyetinin batı küresinde canlanması gereklidir. Batı hâla İslâm'ı seküler kurumları için bir tehdit olarak görmektedir. Bu yüzden de bölgedeki olayları kontrolü altına alarak "İslâm fundamentalizmi"nin İslâm dünyasındaki etkisini sona erdireceği kanısındadır. Samuel Huntington İslâm'dan duyulan korkuyu şu şekilde ifade eder:

"Uzun vadede Muhammed'in dini kazanıyor. Hristiyanlık sadece din değiştirenler arasında yayılırken, İslâmiyet hem din değiştirenler, hem de Müslümanlar'ın kendi içlerindeki nüfus artışıyla yayılmaktadır. 1980'lerde Hristiyanlık dünya nüfusunun %30'unu içine alarak doruk noktasına ulaştı, ve orada kaldı. Şimdi ise bu oran git gide azalmakta. Büyük bir ihtimalle 2025'e kadar %25 civarlarına düşecek. Nüfus artışının büyük bir hızla devam etmesinin bir sonucu olarak Müslümanlar'ın dünya nüfusuna oranı ise artmaya devam edecek ve yüzyılın sonunda % 20'ye kadar ulaşacaktır. Daha sonraki yılarda da Hristiyanlar'ın sayısını geçerek 2025'e kadar %30'lara varacaktır."16

Batı, İslâm'ın bu meydan okumasını Müslümanlar'ın şanlı geçmişlerini yeniden canlandırmaya yönelik dinî bir hareket olarak değerlendirmektedir. Aynı sayıdaki Hindular ve Budistler ise batı medeniyeti için hiçbir tehdit unsuru taşımamaktadır.

Yakın geçmişte bazı Müslüman devletlere uygulanan ekonomik ve finansal yaptırımlarla amaçlanan, bu ülkelerdeki bölgesel talebi karşılayacak ürün ve hizmetlerin üretkenlik kapasitesini düşürmektir. Ambargonun amacı ülkeye, temel ihtiyaçlarla ekonominin üretim kapasitesini koruyacak hammaddenin girişine engel olmaktır. Kalkınmanın ilk dönemlerinde ülkelerin, besin ve sanayi üretimi için gerekli makina ve donanımı sağlamak amacıyla ithâlata yönelmesi oldukça doğaldır. Ancak, imkanların nisbeten kısıtlı oluşu ve ekonominin küçük çaplı olması sebebiyle ithâlat yoluyla gelen malların iç pazarda üretilebilmesi mümkün görünmemektedir. Bu yüzden de ticarî bir ambargo uygulanması hâlinde ülkenin altyapı yatırımları azalmaktadır. Ülkenin üretim kapasitesinin artması ve uzun vadede büyümenin sağlanması için sanayileşme çabalarının sonuç vermesi büyük ölçüde ticarete bağlıdır.

Gelir düzeyi, toplumun refah düzeyini artırmada bir ölçü kabul edilirse, o hâlde ekonomik ve finansal yaptırımların baskısı yoksulluğa götüren bir etken olabilir. Mesela, 1990'da Kuveyt'in işgalinden sonra Irak'a uygulanan ekonomik ve finansal yaptırım, GSMH'nın 1994'te üçte ikisine kadar azalmasına sebep olmuştur. 17 Sağlık, eğitim, tarım ürünleri ve hizmetler gibi önemli sektörleri de içine alan sosyo-ekonomik yapıda karşılaşılan sonuçlarda, böylesi bir düşüşün büyük payı vardır. Profesör Abbas Alnasravî'ye göre 1991 Körfez Savaşı'nın sebep olduğu altyapı hasarları ve ekonomik zararların malîyeti yaklaşık 232 milyar dolar değerinde. 18 Daha da ötesi Kuala Lumpur'da çıkan The Sun gazetesinde verilen habere göre, "750.000'i çocuk iki milyon insan -Liechstein nüfusunun dört katı- bu ambargo sebebiyle ölümle burun buruna gelmiştir. Enflasyon ise korkunç: 1993 ve 1995 yılları arasında buğday ununun fiyatı %1.600.000 artmış ve hormonlu yiyecekler yapılırken çoğunlukla kullanılan böylesi önemli bir besin maddesi artık kullanılamaz hâle gelmiştir. Diğer temel besinlerin fiyatları ise 5000 katına kadar artmıştır." 19

Global ölçekte, ekonomik ve ticarî yaptırımlar, uluslararası örgütler vasıtasıyla desteklenmektedir. Maalesef bu örgütler, batılı güçler tarafından kendi gündemlerini oluşturmak için kontrol altına alınmışlardır. Son yıllarda bu tür yaptırımlar aralarında Irak, İran, Sudan, Libya, Afganistan ve yakın zamanda Pakistan'ın da bulunduğu Müslüman devletlere karşı uygulanmıştır. Böylelikle batılı devletler, bu ülkeleri gayr-i Müslimler'in kararlarıyla bağlayarak onlar üzerinde daha güçlü bir siyasî ve ekonomik etki oluşturmaya çalışmaktadırlar. İşte bu Said Nursî'nin "aç bırakma politikası" dediği, özellikle besin ihtiyaçlarının karşılanması hususunda batılı ülkelere bağımı kılma çabasıdır.

Batı'nın Müslümanlar'a karşı uyguladığı bu ekonomik ve ticâri yaptırımlar yeni olmayıp, geçmişi İslâm tarihinin ilk dönemlerine kadar uzanmaktadır. İlk etkili ambargo Mekkeliler'in İslâm'ı kabul edenlere karşı onları saf dışı bırakmak için uyguladığı ambargoydu. Mekkeliler yeni Müslümanlar'la bütün alış-veriş, finansal, ekonomik ve sosyal ilişkilerini keserek böylece onları ekonomik yönden zayıflatma ve yoskulluğa sürükleme kararı almaşlardı. Peters'ın naklettiği gibi;

"Şeytanî adam Ebu Cehil'in Mekkeliler'i kışkırtmasıyla yeni iman edenler sosyal baskı, ekonomik yaptırım ve işkence ile karşı karşıya kalıyorlardı. Ne zaman birinin Müslüman olduğunu duysa, eğer sosyal statüsü yüksek ve kendini koruyacak güce sahip biriyse onu kınayıp 'Sen, senden çok daha iyi olan atalarının dinini terkettin. Bundan sonra sana hep aptal diyeceğiz. Seni ahmaklıkla damgalayacağız ve şanını ayaklar altına alacağız' diyerek aşağılayıcı ifadeler kullanıyordu. Eğer Müslüman olan bir tüccar ise 'Senin bütün malarını boykot edeceğiz ve seni dilenciliğe sürükleyeceğiz.' gibi sözler söylüyordu. Hiçbir sosyal statüsü olmayan birine ise işkence ediyor ve insanları ona karşı kışkırtıyordu." 20

Bu tür baskıların hepsi üst üste gelince, Müslümanlar açlıktan kurtulmak için Mekke'yi terketmek zorunda kaldılar. Fakat yine de şimdiki uygulanan yaptırımlarda ilk dönemlerdeki boykotlar arasında bir paralellik olduğu söylenebilir. Batı'da İslâm bir tehdit unsuru olarak görülmekte ve bunun sonucu olarak da ekonomi, Müslümanlar'ın sosyo-ekonomik gelişimini sınırlandırmak için bir silah olarak kulanılmaktadır. Ticarete kısıtlamalar getirerek ekonominin üretme kapasitesini, özellikle bölgesel talebi karşılayacak temel besinlerin üretiminde en aza indirerek gelişmeyi önleme gayesi gütmektedirler. Uzun vadede bu tür bir siyaset takip ederek, Müslümanlar'ın besin ihtiyaçlarını karşılamada gayr-i Müslimler'e bağlı kalma amaçlanmaktadır. Hangi toplum olursa olsun aç bırakma, uygulanacak en acımasız yöntemdir; insanın ahlâkının bozulması gibi bir sonuç doğurmaktadır. Nursî bu konudan bahsederken yoksuluğun, imanın zayıflamasına sebep olabileceğini vurgular. Hayatını sürdürebilmek için gereken şeylere sahip olmadığında insan, günlük sorunlarıyla uğraşmaktan dinî vazifelerine gerekli özeni gösteremeyecektir. Nursî'ye göre bir toplumda imanın kuvvetlenmesi için, besin ihtiyaçlarını karşılayabilecek durumda olması şarttır. Ona göre açlık insanı, Allah'ı düşünmekten alıkoyar. 21

Bütün bu açlığı doğuran sebeplerin altında, üretim kapasitesini sınırlama ve toplumun ustalaşmasını ve hammadde elde etmesini engelleme amaçlı ticarî ve finansal kısıtlamaların baskısı yatmaktadır. Kendi kendine yeterliliği sağlamak için bilgi, önemli bir gereklil iktir; özellikle de besin üretimi ve temel ihtiyaçları karşılayabilmek için. Fakat ne yazık ki Müslümanlar, tarım üretimine uygun arazi ve diğer kaynaklara sahip olmalarına rağmen kendi besin ihtiyaçlarını karşılamak için başkalarına muhtaç durumdadırlar. Müslümanlar kendi besinlerini üretmedikleri taktirde güçsüz kalacaklar ve gayr-i Müslimler'in emellerine alet olacaklardır.

İnsan gücü ve doğal kaynakların zenginliğine rağmen, Müslümanlar'ın dünya gelirine katkısı oldukça küçük kalmaktadır. Örneğin 1995'te toplam dünya hasılatında Müslümanlar'ın payı %3.5 civarındadır (Şekil-1) Ancak bunun büyük bir kısmı hammadde ve yarı işlenmiş ürünlerin ihraç edilmesiyle elde edilen gelirlerdir. Müslüman ülkeler yerel ihtiyacı karşılamak üzere yararlanılabilecek zengin doğal kaynaklara sahiptirler. Maalesef bu kaynaklardan çoğunlukla işlenmemiş ihracat maddesi elde etmede yararlanılmaktadır. Bununla birlikte Müslüman ülkeler işlenmiş ürün ve tüketim malları ithâl etmektedirler. Müslümanlar'ın dünya ticaretine katkıları da oldukça kısıtlıdır. 1995'te toplam dünya ticaretindeki payları yüzde 5 civarında olmuştur. Buradan da anlaşılacağı gibi Müslümanlar acil ihtiyaçlarını karşılamada, özellikle temel tüketim mallarını sağlamada dünyanın geri kalan gayr-i Müslim kesimine bü yük ölçüde bağımlı durumdadır. Uzun vadede bu tür bir eğilim Müslümanlar'ın hem zayıflamasına hem de bağımlılıklarının artmasına sebep olacaktır. Bu küçük pay, bu ülkelerin ekonomisini belirleyen düşük üretim seviyesini de beraberinde getirmektedir. Uluslararası ticaret, kalkınmakta olan ülkelerin gelişim sürecinde aktif bir rol oynamaktadır. Ticaret, yeni arz-talep alanları oluşturarak ekonominin üretim kapasitesinin artmasına olanak sağlar.

Nursî, Müslümanlar arasında işbirliğinin başkalarına, özellikle de Batıya bağımlılığı azaltacağı görüşündedir. Müslümanlar kalkınma için gerekli bütün kaynaklara sahiptirler fakat birlikte hareket edememek ve idaresizlik yüzünden bu kaynaklar tam anlamıyla kullanılamamaktadır. Coğrafî, politik, ekonomik ve kültürel çeşitliliğe rağmen Müslümanlar, kendi ekonomilerini birleştirerek daha fazla işbirliği yapabilecekleri teşebbüslerde bulunmalıdırlar.

"İşte bu esaslara binâen, ehl-i İslâm dünyaya ve hırsa sevk etmeye ve teşvik etmeye muhtaç değildirler. Terakkiyat ve asayişler bununla temin edilmez. Belki mesailerinin tanzimine ve mabeynlerindeki emniyetin tesisine ve teâvün düsturunun teshîline muhtaçtırlar. Bu ihtiyaç da, dinin evâmir-i kudsiyesiyle ve takva ve salâbet-i diniye ile olur." 22

Bu birleşme, İslâmî Ortak Pazar'ın oluşturulması, çok uluslu ticarî anlaşmalar, ortak bir para birimi, âmillerin taşınabilirliğinin kolaylaştırılması ve bu gibi bazı ölçülerin uyarlanması ile başarılabilir. İslâmî Ortak Pazar

"Müslüman ülkelerin bazı seçili ticari mallar ve bazı üretim m alzemeleriyle birlikte kendi içlerinde kalkınma için gerekli olan önemli endüstrilerin müzakereli dağıtımı ve dünyanın geri kalan kısmına karşı karşılaştırılabilir bir ticari politika hususunda serbestçe ya da daha az kısıtlamayla hareket etmelerini sağlayacak şekilde birleşmesi" 23

olarak tanımlanabilir. Böylesi ölçütler mallar, insanlar ve sermaye yoluyla Müslüman ülkelerdeki ekonomik faaliyetleri teşvik edecektir. Buna ilaveten Müslüman ülkelerin ekonomilerinin gelişmesi, aynı zamanda siyasî durumlarını da düzeltecek ve askerî güçlerini artıracaktır. Başka bir deyişle işbirliksizlik ve zayıf ekonomiler Müslüman devletleri temel ihtiyaçlarını karşılamada gayr-ı Müslimler'e dayanmaya mecbur bırakmaktadır.

Nursî'ye göre kaynaklardan istifade etmedeki yetersizlik ve idaresizlik, yüksek enflasyona sebep olmaktadır. Kaynakların yeterli şekilde kullanılamamasından dolayı ekonominin üretkenliği azalır ve talebi karşılayamaz hâle gelir. Bugünün ekonomisinde bu tür bir eğilim, fiyatların yükselmesine sebep olur. Bu yüzden enflasyon Müslüman toplumlarda alış gücünün düşmesi, eşitsizlikler, yolsuzluk, spekülasyonlar ve ekonomik belirsizlik gibi birçok sosyal problemin kaynağıdır. Nursî, bu durumdan kurtulmanın mevcut kaynaklardan istifade etmede ve bunları paylaşmada çok gayret sarf etmekle mümkün olduğunu söyler. 24

Tablo-1'deki makro ekonomik veriler, bazı Müslüman ülkelerin ekonomik performansı ile ilgili küçük çaplı bir değerlendirmeyi gösteriyor. Tablodan görüldüğü gibi bütün bu ülkeler ağır borç altında kalmaktan ve toplam gelirde ticaretin büyük pay almasından yakınmaktadırlar. Ticaretin yoğunluğu ekonominin, kendi kontrollerini aşan değişikliklere karşı hassaslaşmasına sebep olmaktadır. Bu tür dalgalanmaların azalmasını sağlamak için Müslüman devletler ekonomik çeşitliliği arttırıp, kendi aralarındaki işbirliğini genişleterek gayr-ı Müslimler'e bağımlılıklarını azaltmalıdırlar. İslâm dünyasında birçok finansal, ekonomik ve ticari fırsatlar mevcuttur. Amillerin taşınabilirliğini ve bilgi paylaşımını geliştirerek bu ülkeler, kendi besinlerini ve endüstriyel ihtiyaçlarını karşılayabilen dengeli bir ekonomiyi destekleyecek alt yapıyı oluşturabilirler.

SONUÇ

Bu tebliğde, Said Nursî'nin öğretilerinin ışığında Müslümanlar'a karşı uygulanan ekonomik ve ticari yaptırımlar tartışıldı. Nursî yazılarında yaptırımlar konusuna özel olarak eğilmemiştir fakat onun, yiyecek politikasının insanları aç bırakmak için kasıtlı olarak uygulandığı görüşü şimdiki yaptırımları içine alacak şekilde yorumlanabilir. Besinsiz hayatta kalmak mümkün olmadığına göre, Nursî'nin Müslümanlar'ın yiyecek üretiminde kendi kendilerine yeterli olmaları gerektiği şeklindeki teklifi, daha geniş çapta bağımsızlığa ve kendi kendine yeterliliğe doğru atılmış önemli bir adımdır. Nursî'nin bahsettiği diğer bir yön ise mevcut kaynaklara göre ihtiyaçların dengelenmesi -ki bu da kendi kendine yeterliliğe katkıda bulunur- fikridir. Böyle yaparak Müslümanlar fakirliği ve eşitsizliği azaltmak ve adaleti sağlamak için kendi sosyo-ekonomik kaynaklarını değerlendirmede serbest olacaklardır. Aslında, kişinin harcama tarzının Allah'ın ona verdikleriyle sınırlanması ilâhî bir emirdir:

"Varlıklı kimse imkanına göre versin. Rızkı dar olan kimse de Allah'ın kendisine verdiğinden versin... Allah her zorluğun arkasından bir kolaylık yaratır."(Talak, 65/7)

Müslüman ülkelere uygulanan boykotun amacı, gelişme aracı olarak ithâl edilen bilimsel ve teknolojik araçları elde etmelerine engel olarak onların sosyo-ekonomik ilerlemelerini yavaşlatmaktır. Mesela ziraî üretimdeki artış nüfusun hızlı büyümesini karşılamak ve de kendi kendine yeterlilik için gereklidir. Diğer ticari mallardan farklı olarak, yiyecek üretimi ülkenin millî güvenliğinin korunmasında ihmal edilemez bir unsurdur. Başkalarına bağımlı olmak ülkenin bağımsızlığının, uluslararası pazarda zayıf pazarlık posizyonundan dolayı tehlikede olduğunu gösterir. Küresel ekonomik sistemin şu anda geçerli olan kurallarıyla batı, dünya ticaretini ve yatırımını kayda değer bir şekilde etkilemektedir. Müslümanlar'ın durumlarını ku vvetlendirmek için bir yol şudur: Ekonomi, finans ve eğitim alanlarında işbirliği ve gelişmiş karşılıklı ilişki. Said Nursî bu gereklilik ihtiyacını sadece bağımlılığı azaltmak için bir araç olarak değil, fakat dinî bir görev olarak dile getirmiştir.

Dipnotlar:

**Malezya Uluslararası İslami Düşünce ve Medeniyeti Enstitüsünde öğretim üyesidir.

2 Bkz. William Pfft "Gambling with nihillio Capitalism", International herald Tribune,18 Mayıs 1998.
3 Said Nursî'nin ekonomiye dair görüşleri hakkında daha fazla bilgi için bkz. Khadijah al-Nibravvi, Dawr Kulluat Rasail al-Nur Fi yagzat al-Ummah (kahire% Almadani, 1993). Ayrıca Sabahaddin Zaim, "İktisat Risalesi", Üçüncü Uluslararası Bediüzzaman Said Nursî Sempozyumu (İstanbul: Sözler Neşriyat Ticaret ve Sanayi, 1997), cilt 2, 174-184.
4 Muhammed Rüşti Ubeyd, Üçüncü Uluslararası Bediüzzaman Said Nursî sempozyumu (İstanbul: Sözler Neşriyat, 1997), 146.
5 Bediüzzaman Said Nursî, Lem'alar, Otuzuncu Lem'a (İstanbul: Sözler yayınevi, 1976), 291.
6 Bediüzzaman Said Nursî, 19.Lem'a- 2. Nükte. Nursî'nin yazılarında tüketim kavramı hakkında daha fazla bilgi için bkz. Sabahaddin Zaim, "İktisat Risalesi', Üçüncü Uluslararası Bediüzzaman Said Nursî sempozyumu, Cilt 2 (İstanbul: Sözler Neşriyat, 1997), 174-184.
7 Dünya bankası'ndan alınan bilgiler esas alınmıştır, 1997 Dünya gelişim Raporu(New York: OxfordÜniversity Press, 1997).
8 Bkz. Tamara Sonn, "Fazlurrahman's Islamic Methodology", Muslim World,81, 1991, 212-230.
9 Bkz.Bediüzzaman Said Nursî, Münazarat
10 Bkz.Bediüzzaman Said Nursî, Mektubat, Hakikat Çekirdekleri (İstanbul: Sözler yayınevi,1977), 440-451. Ayrıca bakınız, Sözler (İstanbul: Sözler Neşriyat,1992), 421-422.
11 Bediüzzaman Said Nursî, Lem'alar
12 Bakınız Bediüzzaman Said Nursî, Emirdağ Lahikası
13 Bediüzzaman Said Nursî, Lem'alar(İstanbul: Sözler yayınevi,1976), Onyedinci lem'a, 113.
14 Bkz. Bediüzzaman Said Nursî, Emirdağ Lahikası.
15 Amer Al-Roubaie ve Wajeeh Elali "The Financial Implications of Economic Sanctions Against Iraq", Arab Studies Quarterly,Cilt 17, Sayı 3, Yaz 1995, 54.
16 Samuel P. Huntington, The Clash of Civilizations and the remarking of World Order" (Simon&Schuster, New York,1996), 66.
17 Bkz. Al-Roubaie ve Elali, a.g.e.
18 Abbas Alnasrawi, The Economy of Iraq: Oil, wars, destruction of Development and Prospects,1950-2010(Greenwood Press, westport, 1994).
19 F.E.Peters, Muhammad and theOriginçof Islam (New York: StateÜniversityof New York Press, 1994), 173.
20 Bkz. Bediüzzaman Said Nursî, Kastamonu Lahikası.
21 Bediüzzaman Said Nursî, Lem'alar, 17. Lem'a.
22 Bediüzzaman Said Nursî, Lem'alar, 17. Lem'a
23 A.H.M. Sadeq "Muslim and Economic Development: Present State and Future Potentials", Kadir H. Din, Development ond the Muslims (Malezya: Penerbit Üniversity Kebangsaan Malasia, 1993), 47.
24 Bkz. Bediüzzaman Said Nursî, Münazarat.
Yükleniyor...