RİSALE-İ NUR GÖZÜYLE İNSANIN MAHİYETİ VE SOSYAL VAZİFE İLE BAĞI

İnsan ve insanın mahiyeti, var oluşundan beri, fikirleri meşgul eden en büyük problemlerden biriydi ve öylece kalacaktır. Uzmanlar bu problemden kurtulmak için, bazen akıl yolu ile onu çözmeye çalıştılar. Neticesinde meseleyi felsefelere teslim ettiler. Bazen de peygamberlerin (a.s.) sözlerine kulak verdiler... Bütün bunlar, insanın mahiyetini çözüme kavuşturmak için atılan adımlardı.

Bazılarına göre mahiyetin anlaşılması için hürriyetin marifeti gerekliydi, bazılarına göre ise, sosyal vazifeleri ifa etmekti. Şeyh Bediüzzaman Said Nursi'nin bu iki cihetin birisine meyli var mıydı? Yoksa Kur'an'ın ruhuyla pekişen üçüncü bir yol mu seçmişti? Kur'an-ı Kerim'in insanın mahiyeti ile hürriyeti ve sosyal vazifesi arasındaki ilişkiyi ne şekilde dile getiriyordu. Bütün bunlara cevap olarak aşağıdaki konuları sizlere arz ediyoruz.
Birinci: İnsanın Mahiyeti
Burada Risale-i Nur gözüyle, insan mefhumunu ve mahiyetini, muhtelif düşünce ve fikirler çerçevesinde ele alacağız.
İkinci: İnsan Mahiyetinin Özgürlük ile İlişkisi
Metinleri serdederken asıl hedefim, Nursi'nin ( özgürlük ile mahiyet ilişkisi ) problemi hakkındaki görüşlerini ortaya koymaktır.
Üçüncü: İnsan Mahiyetinin Sosyal Vazife ile İlişkisi
İnsan mahiyeti, sosyal faaliyetin en önemli faktörlerinden biri sayılmaktadır. Sosyal bilimciler arasında mahiyet, Sosyal görevlerin yerine getirilmesinde önemli bir rol oynar. Liberalizm, Sosyal baskı ve sosyal bağlılıkların kaynağı olarak addedilir. Kur'an-ı Kerim ise, bunların tersine, her iki tarafın güzel yönlerini, farklı bir tasavvur ile, bir arada toplar. Bu konuyu enine-boyuna Risale-i Nur gözüyle ileride açıklığa kavuşturacağız.
Giriş
İnsan mahiyeti ile özgürlüğü ve sosyal vazifesi aralarındaki ilişki, uzun zamandan beri uzmanları çokça düşündüren önde gelen problemlerden biridir. İnsanın mahiyetsiz yaratıldığını düşünürsek, veya mahiyetin insanın kendi nefsine yaptıklarından ibaret olduğunu ifade edersek, hürriyetin, insanın sadece kendi nefsine hizmet etmekten başkası olmayacaktır. Gerçekte ise, insan evrensel ve tayin edilmiş bir felsefeden ibarettir. Bu düşünce çerçevesinde şöyle bir soru akla gelebilir: Özgürlükler çatışması sonunda, galip kim olacaktır? Bu galebe mutlak olarak insan düşüncesine mi ait olacak? Yoksa, bu özgürlük cebir ve tasallut ile fikirlerini kabul ettiren sadece belirli zümreler için mi gerçekleşecektir? Galip olanlar ise, kendi kanunlarınca özgürlük düşüncelerini, el verdiğince insanlara sosyal vazifeler olarak tayin etmeleri lazım gelir. Burada akla şu soru gelir:
Bediüzzaman Said Nursi bu ibareye karşı tutumu nedir? Said Nursi'nin insan mahiyeti hakkındaki düşünceleri nelerdir? Bu büyük zata göre özgürlük ile mahiyet nasıl bir ilişki arz eder. Bunun sosyal vazifeler ile ilişkisi var mıdır? Araştırmacıları çokça düşündüren başlıca meseleler işte bunlardır.
Mukaddime
Bazı yazılarımda Bediüzzaman Said Nursi'nin iliklerine kadar Kur'anî bir şahsiyet olduğunu ifade etmiştim. Bediüzzaman Said Nursi, Kur'an- ı Kerim ve Sünnetin insanlık için bilim basamakları olduğunu beyan eder. Bunun keşfedilmesiyle, zamanla elde edilen bilgiler ile, İlahî vahyin arasınadki farklılıkları gözetmek mümkün olacaktır. (ki bunlar ihtisas sahipleri tarafından enine boyuna incelenmesi lazımdır).- Zamana bağlı ilmin, geçici olarak zaman üstü vahiy ilmine galebe ettiğinden İslâmî vazifeler ihmal edilmiş, neticesinde de mezhebî ihtilaflar baş göstermiştir. ■ Kur'an-ı Kerim ve sünnet-i seniyyenin sathi olarak mütalaa edilmesi, bu ilmin(akide, fıkıh ve ahlak cihetleriyle) yakinini bozmuştur. Bu davranış aynı zamanda insanın yaratılış gayesini ve istikbalini de unutturmuştur. Araştırmamızın konusu, Bediüzzaman Said Nursi'nin eserleri ışığında insanın mahiyeti ve onun keşfidir. Daha önce de söylediğimiz gibi, Bediüzzaman Said Nursi bir Kur'an insanıdır. Amacımız Bediüzzaman Said Nursi'nin eserleri gölgesinde, takip ettiği metot çerçevesinde, insana nisbeten Kur'anın ne derece ehemmiyete haiz olduğunu serdetmek ve Nursi'ye göre Kur'an'ın, insana nisbeten neyi temsil ettiğini dile getirmektir.
İnsana Göre Kur'anın Ehemmiyeti:
Kur'an-ı Kerim bilgi ve eğitim bakımından iki cihet olarak çok önemli bir kaynak teşkil eder. Biri konuları ele alması, diğeri hakikatleri beyan etmesinde takip ettiği metot..Birimcisinde İnsanın var oluşu ve evrensel görevi hakkında yakin derecesinde bir kaynaktır. Bütün bilgileri tahsil etme konusunda akılları kendine cezbeden bir ilim ve marifet kaynağıdır. Nursi (r.a), sunduğu misaller ışığında, bu gerçeği şöyle ifade eder: " İşte Kur'an-ı Kerim'in ilim ve hikmet ve ma'rifet-i İlahiyye cihetiyle servet ve gınası; ve felsefenin ilim ve ibret ve ma'rifet-i Sani cihetindeki fakr ve iflasını gör, ibret al!" Bunun yanında, Bediüzzaman Said Nursi " Kur'an-ı Hakim'in hikmet-i kudsiyesi ile felsefe hikmetinin icmalen muvazenesi, hem hikmet-i Kur'aniyenin, insanın hayat-ı şahsiyesine ve hayat-ı içtimaiyesine verdiği ders-i terbiyenin gayet kısa bir fezlekesi; hem Kur'an'ın sair Kelimat-ı İlahiyyeye ve bütün kelamlara cihet-i rüçhaniyetine bir işarettir." der. Bu iki cihetin kenetleşmesiyle, marifet ve eğitim alanlarında olanca hedefler tahakkuk eder:
- Kur'an'ın insaniyeti, doğruya hidayeti. Evet insanlık tarihi, doğru yolu ihtida etme konusunda, Kur'an'ın irşad ettiği ve gösterdiği gibi nurlu bir yol görmemiştir. Bütün hayatın alan ve mertebelerini içine alan bir yol takip eder Kur'an-ı Kerim. Bunun dışında Kur'an-ı Kerim, beş rükünlerin en feri meselelerini bile olağanüstü bir güzellik ile tasvir eder. Tenasübün güzelliğini, muvazenenin kemalini üstün bir incelikle korur. En küçük adabın yanında, en son gayeleri, en derin hikmetleri, en küçük fayda ve meyveleri, göz kamaştırıcı delillerle, kemal-i intizam ile sunup, her derecedeki akılların idrakine serdeder.
- Beşeriyete Ma'budlarını tarif edip tanıtması, tilavetiyle okuyanlarına sevaplar kazandırması. Evet Allah'ın kitabından bir harf okuyana sevap vardır. Nursi der ki "İşte bu muhteşem ve parlak bir burhan-ı vahdaniyet olan mezkûr hücceti ders vermek içindir ki, Kur'ân-ı Mucizü'l-Beyan çok tekrarla, en ziyade 1 ve 2 âyetleriyle Hâlıkımızı bize tanıttırıyor, diye o mektepli gençlere dedim." (Onbirinci Şua- 6. mesele). Bu cümlelerden olarak, Kur'an-ı Kerimin, insanı Allah'a bağlayan bir kitap olduğunu söylemeye hakkımız vardır. Bunun gölgesinde de, kainatı diğer cüzleriyle de bağlantılar oluşturur. Ayrıca mü'mini kardeşiyle, cansız alemlerle vs. bağlar kurarak ünsiyet ettirir.
Kur'an'ın fikri buudları İnsanı Allah'a bağlar: Bu bağlılık yalnızca marifet bağlılığı değildir. Bu mesele muhtelif buudlar ihtiva eder. Sosyal, Eğitimsel, Fikri ve Ekonomik boyutlar bunların sadece bir kaçıdır. İnsanın bütün fiili hayatının alanlarına nüfuz eder. İnsana ve kainata olanca eserler bırakır. Mesela: Müslümanların din ve dil birliğini bu bağlılık ile sağlar. İnsanlar arasında kaynaşma, karşılıklı anlaşma mevzuunda önemli iki faktör mesabesindedir.
İnsanın Mahiyeti (Üstün Özelliği)
Nursi'nin edebiyatında "Mahiyet" terimi fazlaca zikredilmemektedir. Zikredildiği yerlerde de -bilhassa insan hakkındaki yazılarında- bir şeyin hakikatı olarak arz edilir. Yani insanın mahiyeti onun hakikatidir. Cenab-ı Hakkın insana hediye olarak verdiği bu hakikat, meleklerden daha üstün bir makam, yeryüzünde halife olma mertebesi, yani büyük emaneti taşıma rütbesi olarak tecelli eder. (16 ve 17) Bu minval üzere anlatılan insanın asıl yaratılışı ele alınır. Allah-u Taala bir ayette buyurur ki, (Biz ademoğlunu şerefli kıldık). Bu hususiyet bütün insanoğlunu içine alır. Yeryüzünün imarı, güzel isimleriyle amel ve emrini imtisal içindir. Dolayısıyla o temel bir uyarıcıdır.. Onları eşit olmaya çağırır. Şöyle ki:
1. Dikkatleri yaratıldıkları maddeye çeker. Allah (c.c) onları bir maddeden yaratmıştır. Muhtelif maddelerden söz etmek mümkün değildir. Sadece yaratılış merhalelerinden söz etmek mümkündür..
2. İnsan aynı soya mensuptur. Uhuvvete, kibir ve böbürlenmekle vurduğu darbeye karşısı fiili bir uyarı mesabesindedir.
3. Yaratıcı, Kur'an-ı Keriminde insanların evlenme tarzlarının da aynı olduğunu dile getirir. Allah buyurur ki:
"Ey İnsanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli olanınız O'ndan en çok korkanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, her şeyden haberdardır." (Hucurat Suresi 13).
Dolayısıyla kibirlenmek, bu gerçeklerden gaflette olmaktan başka bir şey değildir. Allah-u Taala, zihinleri bu noktaya teksif ile insanlara bu gerçeği devamlı olarak hatırlatır..
4. Dönüş aynı yeredir: Madem ki bütün insanların gidecekleri yer kabir ve ahirettir. Seyahatin sonunda ölüm vardır. Kur'an-ı Kerim, insanların kalplerine ve akıllarına devamılı bir şekilde bu gerçeği hatırlatarak kibir, enaniyet ve grurun yersiz olduğunu dile getirir. İnsan diğer yaratıklara nispeten, değeri yüksek bir varlık ve. şerefli bir mahluktur. Hem suret hem de hareketlerinde muazzezdir. Görünüşü en güzeldir. Bütün kainatı idrak edebilecek, üzerlerinde tefekkür edebilecek bir mahiyettedir. Mahiyetine uygun olarak bir vazife ile görevlendirilmiştir. Cenab-ı Hak bir ayetinde buyurur ki: "Ben yeryüzünde bir halife yaratacğım" Âdemoğlunun bütün fertlerine verilen bir vazifedir bu. İbn-i Mesud ve İbn-i Abbas bu ayetin tefsirinde şunları dile getirirler "Onlar ki, kullarım arasında benim adımla hükmederler. Bunlar Âdemoğulları ve Allah'a itaat eden, adaletle hükmeden kimselerdir." demişler ve eklemişler: "Her kim emr-i bil maruf ve nehiy anil münker yaparsa, Allah'ın halifesidir." Meleklere insana secde etmeleri için emretti. Kainatı ona teshir etti. Özel bir şeref ile şereflendirdi. (Onu öğrenmeye, ahlak ve ilim cihetinde terakki etmeye) yönelik kabiliyet ve istidatlar verdi. Bütün bunlar, insanın diğer yaratıklar arasında farklı bir yere sahip olduğunun delilleridir.

Mahiyet Gerçeğinin Tesirleri: İlmi Etkisi

1- İnsanın hakiki mertebesine eriştirmesi
2- Hürafelerden kurtarması
3- Nakdi ruhu teşvik etmesi
4- Kanaat getirdikten sonra tebliğe yöneltmesi
5- Faziletleri doyum noktasına ulaştırması.
Eğitimsel Etkisi
1- Zillet ve alçaklığı reddettirmesi
2- İkramı yaygın hale getirmesi
3- İnsanlar arasında ayırım yapmayı reddettirmesi
4- Başkalarını küçümsetmemesi
5- Zayıf ve miskinleri müdafaa etmesi
6- Allah'ın mahlukatı arasında tevazu ve mahviyetkarlığı yayması
İnsanın Kur'anda zikredildiği şekliyle şerefe nail olmasına rağmen "Âdemoğullarını şerefli kıldık" ayetinin ikinci şıkkında, insanı maddesi itibariyle hakir bir varlık olduğu, ilk olarak topraktan, daha sonra pis bir sudan yaratıldığı, ömrü elverirse başlangıçta olduğu gibi, tekrar zayıf ve güçsüz hale düşeceğini göz önünde bulundurursak, kibir ve böbürlenmesi, onun gerçeğine uygun gelmez. Allah-u Taala bir ayetinde şöyle buyurur
"İnsan bir baksın neden yaratıldığına! Atılan bir sudan yaratıldı. (O su) sırt ile göğüs kafesi arasından çıkar.. " (Tarık Suresi 5-7) .
Bu hakikat karşısında insan gerçek mahiyetini ve vazifesini öğrenip Cenab-ı Hakka her zaman çok muhtaç olduğunu idrak etmesi lazımdır.. İnsanı dünya esaretinden kurtaracak olan, gerçek mahiyetini devamlı olarak hatırlamasıdır. Böylece küçücük bir varlık, zayıf bir hayvan, aciz bir zişuur durumundan yüksek bir makam, ali bir mertebe ve bütün mahlukatın üstünde müşerref bir yere haiz olur.Beşeriyetin altında ezildiği sıkıntı ve musibetlerin temel sebebi, içinde bulunduğu gaflet, kibir ve böbürlenmek başkası değildir. Bu musibete, mahiyetini unuttuğu için, müşerref cüzü hesabına hakir cüzüne değer verdi. Her ikiside büyük bir cinayettir. Allah'ın açıktan açığa bahşettiği şerefi, insan gafleti dolayısıyla yerlere vurdu.
Mahiyet ve Vücut:
Bir cihetten kafirin hayatını, diğer cihetten Müslüman'ın hayatını göz önünde bulundurarak konuyu arz eden Bediüzzaman Said Nursi, bir eserinde şöyle buyurur:
"Zira, küfür, şu mektubât-ı Samedâniye derecesinde ve kıymetinde olan kâinatı mânâsız, gayesiz bir derekeye düşürdüğü için, bütün kâinata karşı bir tahkir olduğu gibi, bu mevcudatta cilveleri, nakışları görünen bütün esmâ-i kudsiye-i İlâhiyeyi inkâr ile red ve Cenâb-ı Hakkın hakkaniyet ve sıdkını gösteren gayr-ı mütenahi bütün delillerini tekzip olduğundan, nihayetsiz bir cinayettir. Nihayetsiz cinayet ise nihayetsiz azabı icab eder." (10. Söz, 3. İşaret)
Bu cümlelerden olarak, kafir vücudun mahiyetinin ne afakî ve ne de enfüsi cihetine bakar. Bu vaziyet onun dünyaya bağlılığı ve ahiretten gafil olduğundandır. Allah'ın varlığından habersiz olanların durumu da böyledir. Mahiyetlerini kendilerinin yarattıklarını zannederler. Mahiyet vücuttan sonra gelir, görüşü ise, gerçeğe tamamen muhaliftir.
Çünkü İslâmî düşünceye göre mahiyet vücuttan evvel yaratılmıştır. Buna şahit olarak da , Cenab-ı Hak insanı yaratmadan önce meleklerine insanın mahiyetinden ve ilmi varlığından bahsetmesidir. "Ben Yeryüzünde bir halife yaratacağım". Bunun için mahiyet ve özellikler yaratma hadisesinden sonra değildir. Tersine Allah insanı vücuda getirmeden önce mahiyet ve özelliklerini zikretmiştir. Nursi edebiyatında bu mevzuu kendi nefsine hitap ederek beyan buyurur "Ey gafil nefsim! Senin hayatının gayesini ve hayatının mahiyetini, hem hayatının suretini, hem hayatının sırr-ı hakikatini, hem hayatının kemâl-i saadetini bir derece anlamak istersen, bak. Senin hayatının gayelerinin icmâli dokuz emirdir. Burada mahiyet ile hürriyet arasındaki ilişki ortaya çıkar. Acaba bu ilişki ve bağ nedir?
İkinci: Mahiyet ile Hürriyet Arasındaki İlişki:
Nursi (r.a) insanın mahiyetini, Cenab-ı Allah'ın beyan buyurduğu halifelik nokta-i nazarından tayin etmiş ve insan ile hürriyeti arasındaki ilişkiyi bu düşünce çerçevesinde toplamıştır. İnsan kendi mahiyeti ile ilişkisi Nursi'nin eserlerinde, ya onunla barışık veya ondan gafil olarak tebarüz eder. Birincisinde hürriyet olarak meydana çıkarken diğerinde enaniyet ve bencillik olarak baş gösterir. Bu manalara destek olarak Nursi şöyle der: "Hakk din olmasaydı, dünya korkunç bir hapishaneye dönüşürdü" Mahiyetin çökmesi anlamına gelen dinin kaybı, hürriyetin kaybına sebep olacaktır. İnsan o zaman, nimetler içerisinde yüzmüş olsa bile, kendi dünyasında bir mahpus haline gelirdi.
Bunun için özgür insan, Nursi'ye göre mahiyetini sürekli gözönünde bulunduran kamil insandır. Dolayısıyla bütün latifeleri, Allah'a ibadet olan esas maksadına yöneltir. Kalp bir kumandan gibi her bir latifeye rehberlik edip, kendine özgü ibadetiyle gerçeğe ulaştırır. Ve Resullullah (s.a.v)'in şu hadisini de doğrular:
"Bedende öyle bir uzuv vardır ki, onun ıslahıyla beden ıslah olur, onun bozulmasıyla da bütün beden bozulur. O da kalptir."
Nursi bu gerçeğe şöyle yaklaşır:
"İnsan-ı kâmil odur ki, bütün o letâifi, kendilerine mahsus ayrı ayrı tarik-i ubudiyette hakikat cânibine sevk etmekle, Sahâbe gibi geniş bir dairede, zengin bir surette, kalb bir kumandan gibi, letâif askerleriyle kahramanâne maksada yürüsün. Yoksa, kalb, yalnız kendini kurtarmak için askerini bırakıp tek başıyla gitmek, medar-ı iftihar değil, belki netice-i ıztırardır. "
Bu durumda insanın önüne çıkabilecek şu engelleri aşması mümkün olacaktır:
1- Kainat ve hayat ile insicamı kaybetmek
2- Uzuvlar arasındaki insicamı kaybetmek
3- İnsanlar arasındaki insicamı kaybetmek
Bu maksatların gerçekleşmesi için, Kur'an insanı, fıtratı el verdiğince hakkı ve hakikatı daima arar durur. İnsan bazen batılı da bulsa, hakikat zannederek ona sarılır. Kendi ihtiyarı haricinde hakikatten uzak olduğu halde kendini hakikatte zanneder. Hayatın hakikatı böyle iken, Allah-u Taala insanı gurur ve enaniyetini bırakıp, acz ve fakrını Allah'a karşı ilan etmesini ister ve onu davet eder. İstimdat lisanıyla, tazarru ve dua ile Allah'a karşı acizliğini ve fakirliğini dile getirmektir. "Hasbünallahü ve ni'melvekil" deyip Allah'a halis bir kul olduğunu göstermelidir. Böylece insan alay-ı iliyyine çıkar. Peygamberlerin, şehit ve takva sahibi salihlerin yoludur. Onlara arkadaş olmak ne büyük bir nimet.
Mahiyet ile vücud arasındaki irtibat, çoğu zaman sorulan sorunun cevabında saklı olabilmektedir:
"Bu küçücük insanın ne ehemmiyeti var ki bu azîm dünya onun muhasebe-i a'mâli için kapansın, başka bir daire açılsın? Çünkü bu küçücük insan, camiiyet-i fıtrat itibarıyla şu mevcudat içinde bir ustabaşı ve bir dellâl-ı saltanat-ı İlâhiye ve bir ubudiyet-i külliyeye mazhar olduğundan, büyük ehemmiyeti vardır."
Mahiyet ile vazifenin karşılıklı alış verişin gerçekleşmesi için Cenab-ı Hakk tarafından yüksek bir fıtrat verilmiştir. Böylece insan hilafet ve emanet ile müşerref kılınmıştır. Bütün mahlukata bir kumandan haline gelmiştir. Hal böyle iken, hiç mümkün müdür ki, insan kabre girip, küçüklü büyüklü hiçbir amelinden sorulmasın? Mahşere sevk edilip Mahkeme-i Kübrada muhakeme edilmesin? Haşa ve kella.
"Evet, hiç mümkün müdür ki, insan, umum mevcudat içinde ehemmiyetli bir vazifesi, ehemmiyetli bir istidadı olsun da, insanın Rabbi de insana bu kadar muntazam masnuatıyla kendini tanıttırsa, mukabilinde insan iman ile Onu tanımazsa; hem bu kadar rahmetin süslü meyveleriyle kendini sevdirse, mukabilinde insan ibadetle kendini Ona sevdirmese; hem bu kadar bu türlü nimetleriyle muhabbet ve rahmetini ona gösterse, mukabilinde insan şükür ve hamdle Ona hürmet etmese, cezasız kalsın, başıboş bırakılsın, o izzet, gayret sahibi Zât-ı Zülcelâl bir dar-ı mücazat hazırlamasın?" (Otuzikinci Söz)
"Evet, insan bir çekirdeğe benzer. Nasıl ki o çekirdeğe kudretten mânevî ve ehemmiyetli cihazat ve kaderden ince ve kıymetli program verilmiş; tâ ki toprak altında çalışıp, tâ o dar âlemden çıkıp, geniş olan hava âlemine girip, Hâlıkından istidat lisanıyla bir ağaç olmasını isteyip, kendine lâyık bir kemal bulsun. Eğer çekirdek, sû-i mizacından dolayı, ona verilen cihâzât-ı mâneviyeyi toprak altında bazı mevadd-ı muzırrayı celbine sarf etse, o dar yerde, kısa bir zamanda, faydasız tefessüh edip çürüyecektir. Eğer o çekirdek, o mânevî cihâzâtını, Fâliku'l-Habbi ve'n-Nevânın emr-i tekvînîsini imtisal edip hüsn-ü istimal etse, o dar âlemden çıkacak, meyvedar koca bir ağaç olmakla, küçücük cüz'î hakikati ve ruh-u mânevîsi büyük bir hakikat-i külliye suretini alacaktır." (23. Söz)
"Hiç mümkün müdür ki, Cenâb-ı Hak ve Mâbûd-u Bilhak, insanı şu kâinat içinde rububiyet-i mutlakasına ve umum âlemlere rububiyet-i âmmesine karşı en ehemmiyetli bir abd ve hitâbât-ı Sübhâniyesine en mütefekkir bir muhatap ve mazhariyet-i esmâsına en cami bir ayna ve onu İsm-i Âzamın tecellîsine ve her isimde bulunan İsm-i Âzamlık mertebesinin tecellîsine mazhar bir ahsen-i takvimde, en güzel bir mucize-i kudret ve hazâin-i rahmetinin müştemilâtını tartmak, tanımak için, en ziyade mizan ve âletlere mâlik bir müdakkik ve nihayetsiz nimetlerine en ziyade muhtaç ve fenadan en ziyade müteellim ve bekaya en ziyade müştak ve hayvanat içinde en nazik ve en nazdar ve en fakir ve en muhtaç ve hayat-ı dünyeviyece en müteellim ve en bedbaht ve istidatça en ulvî ve en yüksek surette, mahiyette yaratsın da, onu müstaid olduğu ve müştak olduğu ve lâyık olduğu bir dar-ı ebedîye göndermeyip, hakikat-i insaniyeyi iptal ederek, kendi hakkaniyetine taban tabana zıt ve hakikat nazarında çirkin bir haksızlık etsin?" (10. Söz 11.Hakikat)
İmkansızlar ötesinden bir misal getirmiştir burada Bediüzzaman Said Nursi. Çoğu zaman insanın vücuttaki gayesini dile getirir ve insanın hürriyetini gözler önüne serer.. Mahiyetinden gafil ve uzak kalan insanın, doğru hareket etmesi mümkün değildir. Hürriyete delalet eden hayatın dokuz gayesi vardır. Allah c.c bunlarla halife olmasını istemiştir.:
Bu gayelerin Biri: Cenâb-ı Mün'im-i Hakikînin bütün nimetlerinin her bir çeşitlerini size ihsas ettirip şükrettirmekten ibarettir. Siz de hissedip şükür ve ibadetini etmelisiniz.
İkincisi: Âleme tecellî eden esmâ-i kudsiye-i İlâhiyenin bütün tecelliyâtının aksamını, birer birer, size o cihazat vasıtasıyla bildirip tattırmaktır. Siz dahi tatmakla tanıyarak iman getirmelisiniz. İşte, bu iki esas üzerine kemâlât-ı insaniye neşvünemâ bulur. İnsan onunla insan olur. İnsanlık cihazları, hayvan gibi hayat­ı dünyeviyeyi kazanmak için verilmemiş olduğuna şu temsil sırrıyla bak: Meselâ, bir zat bir hizmetçisine yirmi altın verdi, ta mahsus bir kumaştan kendisine bir kat libas alsın. O hizmetçi gitti, o kumaşın âlâsından mükemmel bir libas aldı, giydi. Sonra gördü ki, o zat, diğer bir hizmetkârına bin altın verip, bir kâğıt içinde bazı şeyler yazılı olarak onun cebine koydu, ticarete gönderdi. Şimdi, her aklı başında olan bilir ki, o sermaye, bir kat libas almak için değil. Çünkü evvelki hizmetkâr yirmi altınla en âlâ kumaştan bir kat libas almış olduğundan, elbette bu bin altın bir kat libasa sarf edilmez. Şayet bu ikinci hizmetkâr, cebine konulan kâğıdı okumayıp, belki evvelki hizmetçiye bakıp, bütün parayı bir dükkâncıya bir kat libas için verip, hem o kumaşın en çürüğünden ve arkadaşının libasından elli derece aşağı bir libas alsa, elbette o hâdim nihayet derecede ahmaklık etmiş olacağı için, şiddetle tazip ve hiddetle tedip edilecektir. Ey nefsim ve ey arkadaşım! Aklınızı başınıza toplayınız. Sermaye-i ömür ve istidad-ı hayatınızı, hayvan gibi, belki hayvandan çok aşağı bir derecede şu hayat-ı fâniye ve lezzet-i maddiyeye sarf etmeyiniz. Yoksa, sermayece en âlâ hayvandan elli derece yüksek olduğunuz halde, en ednâsından elli derece aşağı düşersiniz. Ey gafil nefsim! Senin hayatının gayesini ve hayatının mahiyetini, hem hayatının suretini, hem hayatının sırr-ı hakikatini, hem hayatının kemâl-i saadetini bir derece anlamak istersen, bak. Senin hayatının gayelerinin icmâli dokuz emirdir.
Birincisi şudur ki: Senin vücudunda konulan duygular terazileriyle, rahmet-i İlâhiyenin hazinelerinde iddihar edilen nimetleri tartmaktır ve küllî şükretmektir.
İkincisi: Senin fıtratında vaz edilen cihazatın anahtarlarıyla esmâ-i kudsiye-i İlâhiyenin gizli definelerini açmaktır, Zât-ı Akdesi o esmâ ile tanımaktır.
Üçüncüsü: Şu teşhirgâh-ı dünyada, mahlûkat nazarında, esmâ-i İlâhiyenin sana taktıkları garip san'atlarını ve lâtif cilvelerini bilerek hayatınla teşhir ve izhar etmektir.
Dördüncüsü: Lisan-ı hal ve kalinle Hâlıkının dergâh-ı rububiyetine ubudiyetini ilân etmektir.
Beşincisi: Nasıl bir asker, padişahından aldığı türlü türlü nişanları resmî vakitlerde takıp padişahın nazarında görünmekle onun iltifâtât-ı âsârını gösterdiği gibi, sen dahi esmâ-i İlâhiyenin cilvelerinin sana verdikleri letâif-i insaniye murassaâtıyla bilerek süslenip o Şâhid-i Ezelînin nazar-ı şuhud ve işhâdına görünmektir.
Altıncısı: Zevilhayat olanların, tezahürât-ı hayatiye denilen, Hâlıklarına tahiyyatları; ve rumûzât-ı hayatiye denilen, Sânilerine tesbihatları; ve semerat ve gayât-ı hayatiye denilen, Vâhibül-Hayata arz-ı ubudiyetlerini bilerek müşahede etmek, tefekkürle görüp şehadetle göstermektir.
Yedincisi: Senin hayatına verilen cüz'î ilim ve kudret ve irade gibi sıfat ve hallerinden küçük nümunelerini vahid-i kıyasî ittihaz ile, Hâlık-ı Zülcelâlin sıfât-ı mutlakasını ve şuûn-u mukaddesesini o ölçülerle bilmektir. Meselâ, sen cüz'î iktidarın ve cüz'î ilmin ve cüz'î iradenle bu haneyi muntazam yaptığından, şu kasr-ı âlemin senin hanenden büyüklüğü derecesinde şu âlemin ustasını o nisbette Kadîr, Alîm, Hakîm, Müdebbir bilmek lâzımdır.
Sekizincisi: Şu âlemdeki mevcudatın herbiri kendine mahsus bir ille Hâlıkının vahdâniyetine ve Sâniinin rububiyetine dair mânevî sözlerini fehmetmektir.
Dokuzuncusu: Acz ve zaafın, fakr ve ihtiyacın ölçüsüyle kudret-i İlâhiye ve gınâ-yı Rabbâniyenin derecât-ı tecelliyâtını anlamaktır. Nasıl ki açlığın dereceleri nisbetinde ve ihtiyacın envâı miktarınca taamın lezzeti ve derecatı ve çeşitleri anlaşılır. Onun gibi, sen de nihayetsiz aczin ve fakrınla, nihayetsiz kudret ve gınâ-yı İlâhiyenin derecatını fehmetmelisin." (11. Söz s. 47)
Bunları aklıyla ve kalbiyle idrak edenleri Cenab-ı Hakk heva ve hevesten, nefs-i emmare ve şeytandan korur.
Bu cümlelerden olarak küfür, insanın mahiyetindeki cevheri âtıl duruma getirmekte en önemli faktör olduğu ortaya çıkar. Neticesinde insanî duygu ve seciyeler vazifesini yapamaz hale gelir. Yüksek meziyet ve vasıflar gizlenir. Gurur ve enaniyet baş gösterir. Bütün faaliyet ve hareketler bunun üzerine bina edilerek insanî hissiyatlar tefessüh eder.Bunun için, eğer insan yalnız Ona abd olsa, bütün mahlûkat üstünde bir mevki kazanır. Eğer ubudiyetten istinkâf etse, âciz mahlûkata zelil bir abd olur. Eğer enâniyetine ve iktidarına güvenip, tevekkül ve duayı bırakıp, tekebbür ve dâvâya sapsa, o vakit iyilik ve icad cihetinde arı ve karıncadan daha aşağı, örümcek ve sinekten daha zayıf düşers; şer ve tahrip cihetinde dağdan daha ağır, tâundan daha muzır olur. (23. Söz) Evet gerçek hürriyet Allah'a kulluktadır. İnsanı, sosyal ve fikri hayır işlemekteyken karşısına dikilen engellerden korunmak için yegane yoldur. Mahiyet ile devamlı irtibat halinde olmanın da tek çaresi budur. Bu hürriyeti kaybeden kimse, insanın gerçek mahiyetinden gaflet eder. Etrafınızda olup biten sosyal, fikri, siyasi ve eğitimsel faaliyetlere bakabilirsiniz.
Üçüncü: İnsanın Vazifesi
Nursi'nin ifadesiyle mahiyet insanda bir muvazzaf ve bir misafirdir:
"İnsan, şu dünyaya bir memur ve misafir olarak gönderilmiş. Çok ehemmiyetli istidat ona verilmiş. Ve o istidâdâta göre ehemmiyetli vazifeler tevdi edilmiş. Ve insanı o gayeye ve o vazifelere çalıştırmak için, şiddetli teşvikler ve dehşetli tehditler edilmiş. Başka yerde izah ettiğimiz vazife-i insaniyetin ve ubudiyetin esâsâtını şurada icmal edeceğiz, tâ ki "ahsen-i takvim" sırrı anlaşılsın." (23. Söz)
Vazifenin Esasları
Geçen yazılarımızda beyan ettiğimiz gibi insanın mahiyeti "Hilafet"dir. Bu hususiyetiyle insan yeryüzünde ubudiyet vazifesiyle karşı karşıyadır. Muktazisi ise, Cenab-ı Allah'ın isteği doğrultuda yeryüzünün imarı, bunu yerine getirirken de bütün merhalelerde riayet edilmesi gereken hükümlere bağımlı kalmakla yerine getirmektir.
Tevhid Nazarıyla Kainata Bakış:
Allah (c.c) insana hilafet vazifesini, evrensel, şümullü bir bakış açısı çerçevesinde teklif etmiştir. Bu teklifi Allah-u Taalaya bağlılığı, mü'minin kardeşiyle bağlılığı ve bütün mahlukat ile bağlılığı çerçevesinde yerine getirecektir. Bu bakışın ekseni, İslam akidesinin esası olan tevhid prensibidir. Marifet, sosyal ve ferdi buudların lokomotifi hükmündedir. Bu konuya atfen Nursi der ki: "Kâinatta serbeser sırr-ı tesanüd müstetir, hem münteşir. Hem cevânibde tecavüb, hem teavün gösterir. Ki yalnız bir kudret-i âlem şümuldür yaptırır, zerreyi her nisbetiyle halk edip yerleştirir. Kitab-ı âlemin her satırıyla her harfi hayy; ihtiyaç sevk ediyor, tanıştırır. Her nereden gelirse gelsin, nidâ-i hâcete lebbeyk-zendir; sırr-ı tevhid namına etrafı görüştürür. Zîhayat her harfi, herbir cümleye müteveccih birer yüzü, hem de nâzır birer gözü baktırır. (Lemeat s. 320). Tevhid, insanın alem-i şehadet ve alem-i gaybdaki bütün hal ve harekatlarına girdiğini gördük. Konuya çeşitli cihetleriyle bilhassa girmek istiyoruz şöyle ki:
a- Birinci Cihet: Tevhidi Bakışın İlahi ciheti
Bu cihet, tevhidî bakışın temel unsurunu oluşturur. Fiiliyat bakımından en faal faktördür. Halık- Zülcelal'i efalinde, sıfatında ve zatında tevhid etmektir. Allah c.c bütün kemal sıfatlarla muttasıftır. Noksanlardan münezzehtir. Beşerî hal ve hareketlerin her safhasına uzanan iplerin odağıdır. İnsan fiilini gerçek fiil haline getirebilen ancak budur. "İşte, bu çeşit ibadat ve tefekküratla hakikî insan olur, ahsen-i takvimde olduğunu gösterir, imanın yümnüyle emanete lâyık, emin bir halife-i arz olur." Ayrıca Nursi: "İman, insanı insan eder. Belki insanı sultan eder. Öyleyse, insanın vazife-i asliyesi, iman ve duadır. Küfür, insanı gayet âciz bir canavar hayvan eder." Der. (23. söz)
b- İkinci Cihet: Evrensel Ciheti
Kainat bütün içindekilerle birlikte Allah'ın fiilidir. Bunun için kainat, mebde, menşe ve sonuç olarak aynı hususiyetlere sahiptir. Kainat muhtelif menşelerden mütevellit değildir. Bir asıldan ve bir menşeden meydana gelmiştir. "De ki; Allah her şeyin Halıkıdır." (Ra'ad Suresi 14). Gidecekleri yerde aynıdır. "Gidiş ancak Allah'adır." (Şura Suresi 53).
"Hem zeminin yüzündeki acip san'atlara bak: Anâsırlar ne derece hikmetle tavzif edilmişler. Bir Kadîr-i Hakîmin emriyle zemin yüzündeki Rahmân misafirlerine nasıl güzel bakıyorlar, hizmetlerine koşuyorlar." (22. Pencere)
Nursi, kainata tevhid bakışıyla nazar ederken, ondan Allah'ın varlığına deliller ibraz eder. Meselâ der ki
"Yeryüzü acaib-i san'ata bir meşher ve garaib-i mahlûkata bir mahşer ve kafile-i mevcudata bir memer ve sufûf-u ibâdına bir mescid ve makarr olan zemin, bütün kâinatın kalbi hükmünde olduğundan, kâinat kadar nur-u vahdaniyeti gösterir." (21.Pencere).
c- Üçüncü Cihet: Tehividî bakışla Beşeri Cihet
Tevhid konusu beşerî yönüyle iki temel unsuru havzasında barındırır:
a- Yaratıldıkları madde ve unsurlar ve ona dönüşecekleri cihetiyle beşeriyetin birliğini vurgular. İnsan Allah'ın efa'linden bir fiildir. Gidecekleri yer yine, topraktır. Aynı minval üzere evlenirler ve aynı tarzda ölüp giderler. Bu cihetleriyle insanoğlu, şeref ve haysiyeti korunmuştur. Renk, ırk, din, dil farklılığı yoktur. Hiç kimse başkasından üstün değildir. Üstünlüğü ancak mahiyetindeki cevhere bağlıdır.
b- İbadet ve Allah-u Taalaya yönelmekteki tevhiddir. Halık ve Rezzak isimleri muktezasınca vücud ve beka unsurlarımızı elinde tutar. Bunun için yalnızca O'na ibadet ve taatle yönelmeliyiz. Ruhun kıblesi, gaye ve hareketlerin yönü ancak O'dur. Ameli tevhidde, Allah'a yönelmek, kulların mabudlarına karşı bağlılık cihetinde sebat oluşturur. Sonra diğer mahlukat ile bir ünsiyet peyda eder. Kendisine yönelinen zat (Kamil-i Mutlak) olduğu için, insan, kainat ve Allah-u Taala'ya yönelmelerin hepsi aynı kural ve kaidelere dayandığından, kullar arasında sebatın oluşmasına sebep olur. Allah'dan başkasına yönelmek ise, yönelinen herşey, her cihetiyle farklılık gösterir. Ya kuvvete, veya bir krala veyahut bir şöhret ve mala teveccüh farklılık arz eder.
Sosyal Vazife:
Sosyal vazife, insanın istidatlarında temerküz eden unsurların keşfedilmesinde odaklaşır. Şöyle ki:
1- İnsanın, kendi zaaf ve aczini bilip hilesinin az olduğunu idrak etmesi ve neticesinde enaniyet ve grurunu terk etmesidir. Enaniyet ve benzeri duygulardan bütün bütün sıyrılmak mümkün değildir. Çünkü onlar damardaki kan gibi dolaşıp dururlar. Ancak iman vasıtasıyla onu doğru ve gerçek boyutlara sevk etmek mümkündür.. Zira iman insandaki duyguları ortadan kaldırmaz. Tersine doğru yöne yönlendirip güzel hizmetler elde etmesine neden olur. Allah-u Taala nezdinde bu duygular insana sevap kazandırır. Böylece şu hadis-i şerife masadak olur "Sizden biriniz, kendi nefsi için istediğini, Mü'min kardeşine de istemedikçe iman etmiş sayılmaz".
İşte, eğer insan enâniyetine istinad edip, hayat-ı dünyeviyeyi gaye-i hayal ederek, derd-i maişet içinde, muvakkat bazı lezzetler için çalışsa, gayet dar bir daire içinde boğulur, gider. Ona verilen bütün cihazat ve âlât ve letâif, ondan şikâyet ederek haşirde onun aleyhinde şehadet edeceklerdir ve dâvâcı olacaklardır. Eğer kendini misafir bilse, misafir olduğu Zât-ı Kerîmin izni dairesinde sermaye-i ömrünü sarf etse, öyle geniş bir daire içinde uzun bir hayat-ı ebediye için güzel çalışır ve teneffüs edip istirahat eder, sonra âlâ-yı illiyyîne kadar gidebilir. Hem de bu insana verilen bütün cihazat ve âlât, ondan memnun olarak âhirette lehinde şehadet ederler.
Nursi bu meseleyi açıklarken "Dünya hayatı bir eğlence ve oyundan başka bir şey değildir" ayetinden istimdat eder. (En'am Suresi 32). Kendi insaniyeti dalâlette boğulmayan insan o halet-i ruhiyeden istifade ettiğini beyan eden Nursi, o haleti intaç eden vecihlerden, beşini nümune olarak beyan etmiş ve şu cümleleri dile getirmiştir:
"İnsandaki nihayetsiz zayıflık ve âcizliği bazı şeylerle ihsas ettirip, hayat yükü ve yaşamak tekâlifi ne kadar ağır olduğunu anlatıp, istirahate ciddî bir arzu ve bir diyar-ı âhara gitmeye samimî bir şevk veriyor." (17. Söz).
Hedefin Cüzi ve Değersiz Oluşu:
Medeniyet yapı faaliyeti, gücünü yapıyı gerçekleştiren iç unsurların ivme gücünden istimdat eder. İvme gücü ne kadar külli ve değerli ise, medeniyet de o yönde yüksek ve değerlidir. Hedef çürük ve değersiz ise, hedefin gerçekleştirilmesiyle bu medeniyet meşalesi söner. Çünkü hedef burada bir potansiyel oluşturur. Proje, hareket ve devamlılığını ondan istimdat eder. Allah'ın emri doğrultusunda imar vazifesine kalkışan kimseler ise, güçlerini, şümullü bir hedeften alırlar. Cüzi, gelip- geçici hedeflerden kurtulup, geniş, vüsatli ve mutlak bir sürece girerler. Aksi taktirde, insan kendi zatında, enaniyetine mağlup olup, nihayetsiz şerre olan istadıyla, temerrüd ve tuğyana meylederler. Bu cümlelerden olarak Bediüzzaman Said Nursi şöyle der:
"Her kim hayat-ı fâniyeyi esas maksat yapsa, zahiren bir cennet içinde olsa da, mânen cehennemdedir. Ve her kim hayat-ı bâkıyeye ciddî müteveccih ise, saadet-i dâreyne mazhardır. " (8. söz)
2- Sosyal Vazifelere Sevk Eden İstidatlar
İnsan sadece teklifi ifaya münhasır olarak yaratılmış değildir.. Ehemmiyet verildiğinde neşvü nema bulması mümkün olan, olanca istidat ve kabileyetler dercedilmiştir onun fıtratında. Nursi bu gerçeğe şöyle değinir : "insanın mahiyetine, kudretten ehemmiyetli cihazat ve kaderden kıymetli programlar tevdi edilmiş. Eğer insan, şu dar âlem-i arzîde, hayat-ı dünyeviye toprağı altında o cihâzât-ı mâneviyesini nefsin hevesâtına sarf etse; bozulan çekirdek gibi, bir cüz'î telezzüz için, kısa bir ömürde, dar bir yerde ve sıkıntılı bir halde çürüyüp tefessüh ederek, mes'uliyet-i mâneviyeyi bedbaht ruhuna yüklenecek, şu dünyadan göçüp gidecektir." (23. Söz, 2. nükte)
a- Ruhi İstidatlar
Cenab-ı Allah insana yüksek ruhî istidatlar bahşetmiştir. Vahyi alabilecek bir kabiliyettedir. Bunun için Ruhi tarafı Allah'ın emir ve menhiyatını algılayabilir, onlarla müspet reaksiyona girebilecektir. Fıtratı, Erkan-ı imaniyeyi nefsinde imtisal etmeye, fert ve toplum olarak ihlas ve sadakatle onu korumaya müstaittir.
b- Bedeni İstidatlar
İnsan bedeni itibariyle de, kendisinden istenilenleri rahatlıkla yerine getirebilecek şekilde düzenlenmiştir. İlahi vazifelerle tamamen münsecim olarak yaratılmıştır. Peygamber efendimiz (s.a.v) bir hadisinde şöyle buyurur : " Amel edin! Her bir kolaylık, halk olunduğu şey içindir". " İnsana, hayvanlara nisbeten yüz derece daha fazla inbisat etmiş manevi cihaz ve latifeler ihsan edilmiştir. Mesela : Bütün güzellik mertebelerini temyiz eden insanın gözü nerede? Muhtelif lezzetlerde bulunan taamları birbirinden ayıran hasset-i zevkiyesi nerede? ........... aklı nerede, ........... kalbi nerede. Allah'a ibadet vazifesini ifa etmeye yönelik istidatlarıyla insan ahsen-i takvimde
yaratılmıştır.
3- Mahiyet ile Marifetteki Güç Unsurları:
İnsanın mahiyeti güçlü unsurlardan oluşur. Yatay, dikey, ve yanlara uzanabilen aklıyla, fıtri kanunlar çerçevesinde büyüyebilen, enfüsi ve afaki boyutları bir an olsun terk edilemeyen mahiyeti, gerektiği şekilde yönlendirilmediği taktirde, sapıklığa, gayri meşru yollara, kötü vasıflara sürüklenecektir. Bediüzzaman Said Nursi'nin ifadesiyle : "Sosyal hayatta, nokta-i istinadı, kuvvet yerine "hakkı" kabul eder. Gayede, menfaat yerine "fazilet ve rıza-i İlâhîyi" kabul eder. Hayatta, düstur-u cidal yerine, "düstur-u teavünü" esas tutar. Cemaatlerin rabıtalarında, unsuriyet ve milliyet yerine, "rabıta-i dinî ve sınıfî ve vatanî" kabul eder. Gayâtı, hevesât-ı nefsaniyenin nâmeşru tecavüzâtına sed çekip ruhu maâliyâta teşvik ve hissiyat-ı ulviyesini tatmin etmektir ve insanı kemâlât-ı insaniyeye sevk edip insan etmektir." (25. Söz)
a- Vücut Yönü
İnsanın mahiyeti Nursi'ye göre zatî bir güç taşır. Nefs-i beşerin fıtri, akli ve sosyal isteklerini yerine getirir. Yani nefiste temerküz eden esaslara icabet eder. Bunun için vahyi bir hatırlatma addederek, vaaz ve irşad ile vicdana hitap etmekle veya akli ikna ile uyarmaya çalışır.
b- Beka Yönü
Müslüman, mesaj ve tebliğini akli, nefsi ve sosyal delillere dayandırır. Bu delillerle nefsi ikna eder. Nakli ve akli delillerle de onu destekler. Çünkü Müslüman'ın mesajı ikna iledir.
"Sen de onlara: Eğer sahiden doğru söylüyorsanız delilinizi getirin." (Bakara Suresi:111)
Delil ve burhanlarla davet etme yolu, kanaat getirenleri devamlı delil aramaya sevk eder.
c- Yayılma Yönü
Akli hüccet ve delillerle devam eden ve güncel gerçeklerle ikame edilen bir düşünceye cehaletin ihlali mümkün değildir. Zira yayılmada zati bir kuvvet taşımaktadır. Buna en büyük şahit, İslamiyetin âlim ve tüccarlar aracılığıyla durmadan yayılmasıdır.
5- Mahiyetin Akaidî Terkibi ve Hedefi
İnsanın mahiyetindeki gayelerin gayesi Allah'a ibadettir. Çalışmakla Allah'ın rızasını kazanmaktır. Bu sürekli gayret isteyen bir hedeftir. Durup duraklamadan devam eden bu yolculuk, sahibine yeni ufuklar açar. Görülmeyen derin bakış açıları açar. Faaliyetinde yeni ibdalar geliştirir. Bu yolda, çizilen hedefe ilerleyen insanın devamlı kusurları anlaşılır. Her bir adımında daha da galeyana gelir. Nursi'nin edebiyatında insanın mahiyetinin meşalesi hiçbir zaman sönmez. O diridir, sürekli yanmaktadır. Bunun için o her zaman nefsiyle bir mücahede (Cihad-ı Ekber) içerisindedir. Ayrıca o müfsit, ve fasit ortam ile de mücadele halindedir. Bir yerde bu mücahede biterse (bu da muhaldir), gayret ve mücahede gerektiren başka ufuklar açılıverir. İnsanın mahiyetinin gerektirdiği şekilde değişme isteği, daimi bir takip ister. Çünkü o her zaman rahata, terke, masiyete meyillidir. Taat ona ağır gelir. Bunun için Kur'an-ı Kerim her zaman delil sunmak yerine, hatırlatmaya yönelik ifadeleri teksif eder.
İnsan, hayat yolculuğunda Allah'a itaatı hedef ittihaz etmesi, medeni gayretlerin nihai noktasının da bu hedefe kilitlenmesi, İslam mahiyetine akdî bir terkip kazandırır. Bu da medeniyet yapı faaliyetine, tükenmeyen eşsiz bir yakıt temin eder. Zira o külli bir hedeftir. Beşerî faaliyetlerin hepsinde (fikri, sosyal, eğitimsel vs. alanlarında), açık ve farklı bir hedef tayin ettirir. Tabaî hedefler bu odağa bağlanarak, onun etrafında döner ve bir hale teşkil eder. Cüzi hedefler külli hedeflere galip geldiği noktada ise, zulüm, istibdat hüküm sürer. Şan, şöhret, mal, mülk gibi ferî hedefler, külli hedeflerin yerine geçtiği için, feri hedeflere, külli hedefler hüviyeti kazandırarak, arzu edilen sosyal ve dünyevi meyveler elde edilebilecektir. Zira medeniyet burada kudsiyet kazanmıştır...
6- İnsan Mahiyetinin Ahlaki Terkibi
Sosyal adaletin binası ve binanın yapımındaki meşakkatlere katlanmak, vicdani bir gerekçe ister. Ancak bu gerekçeleri daima zeval tehdit eder. İnsan bu gibi maniaları aşmakta çoğu zaman muvaffak olmaz. Bu maniaların başında dünyaya ve zinetine şiddetle bağlanmak gelir. Peygaymber Efendimiz (s.a.v) bir hadislerinde şöyle buyururlar:
"Gevşeklik dünyayı sevmek ve ölümden kaçınmaktır."
Dünyaya bağlılık insanı dondurur. Medeniyetin inşasını zorlaştırır. Zira medeniyetin yapımı için akli ve bedeni ve bazen de mali muhtelif, çaba, gayret ve fedakarlıklar gerekir.
Dünyaya sımsıkı bağlanmanın tehlikeleri çoktur. Kur'an-ı Kerim ve Sünnet-i Mutahhara bu tehlikeye değinmişlerdir. Allah-u Taala buyurur ki:
"Ey iman edenler! Mallarınız ve çocuklarınız sizi Allah'ı anmaktan alıkoymasın. Kim bunun yaparsa işte onlar ziyana uğrayanlardır."(Münafikun Suresi 9).
"Servet ve oğullar, dünya hayatının süsüdür, ölümsüz olan iyi işler ise, Rabbinin nezdinde hem sevapça daha hayırlı, hem de ümit bağlamaya daha layıktır."(Kehf Suresi 46).
Peygamber efendimiz (s.a.v) bir hadisinde şöyle buyurur :
"Her kimin derdi ahiret ise, Allah onu kalbinde zenginleştirir, dünyayı (dünya rağmına) onun peşinden koşturur. Her kimin derdi dünya ise, Allah onun fakirliğini iki gözünün arasına koyar, her işi dağılır, Allah'ın takdirinden başka da dünyadan ona bir şey gelmez."
Yaşayışı burada gerçekleşen İnsanın dünyadan vazgeçmesi mümkün müdür? Özellikle vazgeçmesi gerekmez. Zira Halık'ının emri tahtında dünya da ona müsahhar kılınmıştır. Buradaki maksat, dünyaya şiddetle ve kalben bağlılıktır. Allah, dünyada hayatını değerlendirerek âhiret tarlası olması hasebiyle hareket etmesini emretmiştir. Şiddetle bağlanması halinde, onu külli bir hedef ittihaz ederek, her menhiyatı çekinmeden işler, haram - helal demeden her fenalığı irtikap eder. Ve dünya onun için bir eğlence, fesat ve ifsat haline gelir.
7- Vazifenin İfası ve Manialar
Vazifenin ifasında pek çok faydalar vardır. Şöyle ki:
1- Bu vazifeyi yerine getirmek, fenaya ve ademe karşı bir devadır. Onu beka ile tedavi etmektir. Bir Halık-ı Rezzak tarafından ikram edilmiştir. Bu kazançlı faydalar Nursi'nin ifadesiyle şunlardır:
"Emaneti sahib-i hakikîsine satmak. İşte o satışta beş derece kâr içinde kâr var.. Kârlar, satıcıya Malik-i aslîden bir ikramdır.
Birinci kâr: Fânî mal beka bulur. Çünkü Kayyûm-u Bâkî olan Zat-ı Zülcelâle verilen ve Onun yolunda sarf edilen şu ömr-ü zâil, bâkîye inkılâb eder, bâkî meyveler verir. O vakit ömür dakikaları, adeta tohumlar, çekirdekler hükmünde, zahiren fena bulur, çürür; fakat âlem-i bekada saadet çiçekleri açarlar ve sünbüllenirler ve âlem-i berzahta ziyadar, munis birer manzara olurlar.
İkinci kâr: Cennet gibi bir fiyat veriliyor.
Üçüncü kâr: Her âzâ ve hasselerin kıymeti birden bine çıkar. Meselâ akıl bir alettir. Eğer Cenâb-ı Hakka satmayıp belki nefis hesabına çalıştırsan, öyle meş'um ve müz'iç ve muacciz bir alet olur ki, geçmiş zamanın âlâm-ı hazinanesini ve gelecek zamanın ehvâl-i muhavvifanesini senin bu biçare başına yükletecek; yümünsüz ve muzır bir alet derekesine iner. İşte bunun içindir ki, fâsık adam, aklın iz'aç ve tacizinden kurtulmak için, galiben ya sarhoşluğa veya eğlenceye kaçar. Eğer Mâlik-i Hakikîsine satılsa ve Onun hesabına çalıştırsan, akıl öyle tılsımlı bir anahtar olur ki, şu kâinatta olan nihayetsiz rahmet hazinelerini ve hikmet definelerini açar. Ve bununla sahibini saadet-i ebediyeye müheyya eden bir mürşid-i Rabbanî derecesine çıkar. Meselâ göz bir hassedir ki, ruh bu âlemi o pencere ile seyreder. Eğer Cenâb-ı Hakka satmayıp belki nefis hesabına çalıştırsan, geçici, devamsız bazı güzellikleri, manzaraları seyirle şehvet ve heves-i nefsaniyeye bir kavvad derekesinde bir hizmetkâr olur. Eğer gözü, gözün Sâni-i Basîrine satsan ve Onun hesabına ve izni dairesinde çalıştırsan, o zaman şu göz, şu kitab-ı kebir-i kâinatın bir mütalâacısı ve şu âlemdeki mucizat-ı san'at-ı Rabbaniyenin bir seyircisi ve şu küre-i arz bahçesindeki rahmet çiçeklerinin mübarek bir arısı derecesine çıkar. Meselâ dildeki kuvve-i zâikayı Fâtır-ı Hakîmine satmazsan, belki nefis hesabına, mide namına çalıştırsan, o vakit midenin tavlasına ve fabrikasına bir kapıcı derekesine iner, sukut eder. Eğer Rezzâk-ı Kerîme satsan, o zaman dildeki kuvve-i zâika, rahmet-i İlâhiye hazinelerinin bir nâzır-ı mâhiri ve kudret-i Samedâniye matbahlarının bir müfettiş-i şâkiri rütbesine çıkar. İşte, ey akıl, dikkat et! Meş'um bir alet nerede, kâinat anahtarı nerede? Ey göz, güzel bak! Adi bir kavvad nerede, kütüphane-i İlâhînin mütefennin bir nâzırı nerede? Ve ey dil, iyi tat! Bir tavla kapıcısı ve bir fabrika yasakçısı nerede, hazine-i hassa-i rahmet nâzırı nerede? Ve daha bunlar gibi başka aletleri ve âzâları kıyas etsen anlarsın ki, hakikaten mü'min Cennete lâyık ve kâfir Cehenneme muvafık bir mahiyet kesb eder. Ve onların herbiri öyle bir kıymet lmalarının sebebi, mü'min imanıyla Hâlıkın emanetini Onun namına ve izni dairesinde istimal etmesidir. Ve kâfir hıyanet edip nefs-i emmâre hesabına çalıştırmasıdır.
Dördüncü kâr: İnsan zayıftır; belâları çok. Fakirdir; ihtiyacı pek ziyade. Âcizdir; hayat yükü pek ağır. Eğer Kadîr-i Zülcelâle dayanıp tevekkül etmezse ve itimad edip teslim olmazsa, vicdanı daim azap içinde kalır. Semeresiz meşakkatler, elemler, teessüfler onu boğar. Ya sarhoş veya canavar eder.
Beşinci kâr: Bütün o âzâ ve aletlerin ibadeti ve tesbihâtı ve o yüksek ücretleri, en muhtaç olduğun bir zamanda Cennet yemişleri suretinde sana verileceğine, ehl-i zevk ve keşif ve ehl-i ihtisas ve müşahede ittifak etmişler.
İşte bu beş mertebe kârlı ticareti yapmazsan, şu kârlardan mahrumiyetten başka, beş derece hasâret içinde hasârete düşeceksin.
Birinci hasâret: O kadar sevdiğin mal ve evlât ve perestiş ettiğin nefis ve heva ve meftun olduğun gençlik ve hayat zayi olup kaybolacak, senin elinden çıkacaklar. Fakat günahlarını, elemlerini sana bırakıp boynuna yükletecekler.
İkinci hasâret: Emanete hıyanet cezasını çekeceksin. Çünkü en kıymettar aletleri en kıymetsiz şeylerde sarf edip nefsine zulmettin.
Üçüncü hasâret: Bütün o kıymettar cihazât-ı insaniyeyi hayvanlıktan çok aşağı bir derekeye düşürüp hikmet-i İlâhiyeye iftira ve zulmettin.
Dördüncü hasâret: Acz ve fakrınla beraber, o pek ağır hayat yükünü zayıf beline yükleyip zeval ve firak sillesi altında daim vâveylâ edeceksin.
Beşinci hasâret: Hayat-ı ebediye esasatını ve saadet-i uhreviye levazımatını tedarik etmek için verilen akıl, kalb, göz ve dil gibi güzel hediye-i Rahmâniyeyi, Cehennem kapılarını sana açacak çirkin bir surete çevirmektir...
Bu bahisten anlaşıldığı üzere, Nursi'ye göre insanın mahiyeti ile hürriyeti arasında sıkı bir bağ vardır. Onu keşfedip, hakkıyla amel edeni, yaratıcısı bütün engel, sıkıntı ve zindanlardan kurtarır. Bu manialar ise, başta şunlardır: Enaniyet, gaflet, inançsızlık, ve bunların neticesinde insanın kendi nefsine ve etrafındakilere zararı. Ayrıca Bediüzzaman Said Nursi, bu hürriyetin, mahiyet çerçevesinde insandan beklenen sosyal vazife ile şiddetli bir bağı vardır. Bu ahiyetin fıtri isteklerini Allah'ın rızası doğrultusunda yerine getirirse insan, daimi ruhî bir haz, huzur ve itminanı elde eder, her an Halıkıyla beraber olur.
Yükleniyor...