RİSALE-İ NUR’DA RESÛLÜLLAH (A.S.M.)

GİRİŞ:

Bediüzzaman risalelerinde Resûlüllaha (a.s.m.) geniş yer ayırmıştır. Buralarda, onun sîreti ve sünnetinin muhtelif yönlerini aydınlatmaya ve tahlil etmeye çalışmış­tır.

Bu konudaki kaynaklar, tamamı Resûlüllahdan (a.s.m.) bahseden ve bu konuya tahsis edilen yedi risalede veya yerde temerküz etmiştir. Bunlar; Sözler’deki 19. Söz olan “Risâlet-i Ahmediye” risalesi; 2 24. Söz’de yer alan ve “kıyamet alâmet­leri ve amellerin sevaplarıyla ilgili hadîsleri anlama usûlü”yle alakalı bölüm; 31. Söz’de yer alan “Mi’râc-ı Nebeviyye” bölümü (524-551); Mektubât’ında bulunan ve 19. Mektup olarak yer verilen “Mu’cizât-ı Ahmediyye” risalesi (81-203); Lem’a­lar’da bulunan ve 4. Lem’a olan “Minhâcü’s-Sünne” risâlesi (19-26), 7. Lem’a olan “İhbâr-ı Gaybiye”ye dair risâle (28-39); 11. Lem’a olan Mirkâtü’s-Sünne ve Tir­yâku Marazı’l-Bid’a Risâlesi (49-61); Şuâlar’da 15. Şuâ olarak yer alan risalenin Nü­büvvetin şâhidleri konusundaki bazı bölümleri (521-533). 3

Bunların yanısıra, bir çok risâlelerinde bu konuyla ilgili yer yer temaslar yapıl­mıştır. 4

Bu kaynaklardan da anlaşılacağı üzere Bediüzzaman, bir sîret-i Resûl (a.s.m.) yazmak veya onun sünnetiyle ilgili ihatalı bir ilim ortaya koymak istememiştir. Bü­tün bunları, fazlasıyla araştırmalar yaparak ortaya eserler koyan tarihçilere ve mu­haddislere bırakmış, risâlelerinin sonunda konuyla mütecânis ve maksadına uygun şekillerde ifade ettiği gibi, sîretin muayyen yönlerini ele almıştır. Yani bir başka de­yimle, diğer bütün risâlelerinde görüldüğü gibi, küfür ve ilhâd karşısında temel he­def olarak belirlediği imanın kuvvetlendirilmesi hedefine yönelik, sîretin imanî bo­yutu üzerinde durmuştur. Bu durum onu, tarihî olayların dışındaki kabuğu kırma ve derûnundaki rûhî temellere eğilme, olayların görünen kısmını aşıp, içindeki cevhere ve öze ulaşma, özetle zahirin yerini gayba bırakma zarûretine götürmüştür.

Mücerred bir şekilde bu ifadeleri mülâhaza eden bir kişi takdir edecektir ki, mezkûr yedi ana risâleden dördü Resûlüllahın (a.s.m.) hadis-i şeriflerine tahsis edilmiştir. Bunların genişlik açısından en büyükleri sırasıyla, “Mi’râc-ı Nebevî”, “Mu’cizât-ı Ahmediyye”, “Gayba dair haberler” ve “Kıyametle ilgili hadîsler”dir. Bu risalelerde daha ziyade rûhî boyut üzerinde durulmuştur. Ancak “Risâlet-i Ahme­diyye”de bu boyuttan dönülmüş, olaylar ve hâdiselerin etkisinde kalmayarak, gö­rünen tablonun ardında gizli mânâlar ve delâletlere önem verilmiştir.

Bediüzzaman, Resûlüllahla (a.s.m.) ilgili yazmış olduğu eserlerinde tarihî metodu terk etmiş, bu alana ait bazı şartları ve kuralları kullanmamıştır. Aynı şekilde mu­haddislerin kullandıkları metodu da kullanmayarak, bizzat kendisince ortaya çıkarılan teemmülî ve istidlâlî bir metoda itibar etmiş, sîret ve sünnete tahsis edilen bütün ri­salelerinde bunu tatbik etmiştir. Bu metodunu “Mu’cizât-ı Ahmediyye” risalesinin mukaddemesinde açıklamıştır. Sadece sîret konusu açısından değil, bütün risalele­rindeki çok geniş alanlar için de geçerli olması hasebiyle bu “metod”un ehemmiyeti sadedinde ifade ettiği sözlerini nakledeceğiz:

“Şu risâlenin telifinde Cenab-ı Hakk’ın bir eser-i inâyetini ve rahmetini zikrede­ceğim. Tâ, şu risâleyi okuyanlar, ehemmiyetle baksınlar.

“İşte, şu risâlenin telifi hiç kalbimde yoktu. Çünkü Risâlet-i Ahmediyeye Aley­hissalâtü Vesselâma dair 31. ve 19.5 sözler yazılmıştı. Birden bire şu risaleyi yazmak için mücbir bir hatıra kalbe geldi. Hem kuvve-i hâfızam, musibetler neti­cesi olarak sönmüştü. Hem meşrebimde, yazdığım eserlerde, nakil suretiyle ‘kale-kîle’ suretiyle gitmemiştim. Hem yanımda kütüb-ü hadîsiye ve siyer kitapları yoktur. Bununla beraber, ‘tevekkeltü alallah’ diyerek başladım. Öyle bir muvaffa­kıyet oldu ki, Eski Said’in 6 kuvve-i hafızasından ziyade hafızam yardım etti. Her iki-üç saatte, sür’atle otuz-kırk sahife yazıldı. Bir tek saatte onbeş sahife yazılıyordu. Ekser Buharî, Müslim, Beyhakî, Tirmizî, Şifâ-i Şerif, Ebû Nuaym, Taberî gibi kitaplardan naklediliyor. Halbuki bu nakilde hata olsa -hadîs olduğu için- günah olması lazım geldiğinden, kalbim titriyordu. Fakat anlaşıldı ki inâyet var ve şu risâleye ihtiyaç var. İnşaallah sahih bir surette yazılmıştır. Şâyet bazı elfâz-ı hadîsiyede veya ravîlerin isminde bir yanlış bulunsa, tashih edilerek müsa­maha ile bakmalarını ihvanlarımdan rica ediyorum.” 7

Elhâk bizler de, 1987 tarihinde (Arapça olarak) basılan “Mu’cizât-ı Ahmediyye” risalesinin önsözünde saygıdeğer Edib Debbâğ’ın şu sözlerine katılıyoruz:

“Bu eserde îrad edilen yüzlerce hadîse dikkatle bakacak olursak, onun (Bediüzzaman’ın), bu eseri her ne kadar sözlü olarak yazdırmış olmasa bile, ilm-i hadîs alanında ayağının yere ne kadar sağlam bastığını, sîreti ve sîretle ilgili va­kaları ne kadar iyi bildiğini açıkça görebiliriz. En üstü kapalı ifadeleri dahi kolay­lıkla anlayabilen, hatasız ve sehivsiz bir şekilde değerlendiren bir hadîs sarrafı ol­duğuna kesin kanaat getiririz."

“Bu kıymetli risâlede varid olan bu hadîslerin tahkikini8 yaparak değerlendire­cek olursak, kendimizi gâyet esaslı ilmî kaideler ve tenkid kabul etmez metodik esaslar üzerine kurulu mu’cizelerin önünde bulunduğumuz kanaati alabildiğine zi­yadeleşir.” 9

Konunun İşlendiği Yerler

Bu bölümde, gâyet özet olarak, Bediüzzaman’ın Sözler, Mektubât ve Lem’alar isimli eserlerinde yer verdiği konularda veya yedi ayrı bölümdeki müfredatı ele ala­cağız.

1. Risâlet-i Ahmediyye

19. Söz olan bu risale, 14 reşhaya ayrılır.

Birinci reşha, bize Rabbimizi tanıtan üç büyük muarrife dairdir. Bunlar: Kitab-ı kâinât, Resûl-ü Ekrem (a.s.m.) ve Kur’ân-ı Kerîm’dir. Burada özellikle ikinci delil üzerinde durarak, diğer iki delili diğer risalelerinde geniş olarak ele almıştır.

İkinci reşhada risâlet-i Ahmediyeyi tasdik eden geçmiş kütüb-ü semâviye, irhasât ve mu’cizeleri delil olarak gösterir. Aynı zamanda onun şahsiyetini bütün yönleriyle ele alır.

Üçüncü reşhada, Resûlüllahın gönderilmesindeki temel hedeflere temas eder ve bunların şu üç sorunun cevabında odaklaştığını belirtir; Kimsin? Nereden geliyor­sun? Nereye gidiyorsun?

Dördüncü, beşinci ve altıncı reşhalarda, Allah’ın hidâyeti ve yardımıyla Resûlül­lahın (a.s.m.) gerçekleştirdiği büyük tahavvülâttan bahseder.

Sekizinci reşhada ise, onun insanları değiştirmedeki müdhiş kudreti ve bunu ger­çekleştirmedeki başarısıyla benzerleri arasında mukayeseler yapar ve ehl-i felsefenin ve tabiatperestlerin yapılanların bir cüz’ünü dahi yüz senede yerine getirmekten aciz olduğunu vurgular.

Dokuzuncu reşhada, onun davasındaki mutlak sıdkına dair delillerden bahseder.

Onuncu reşhada, Resûlüllahın (a.s.m.) haber verdiği kevnî değişimlere, bütün her şeyin alt-üst edilip, dengelerin değişeceği hesap gününe ve bunların beşer ha­yatına nisbetle bir çok hakaikı hatırlattığına işaret eder.

Bundan sonraki reşhada, Resûlüllahın (a.s.m.) verdiği haberlerin sıdkına dönerek bunun şâhidlerinden bahseder.

12. ve 13. reşhalar, Resûlüllahın (a.s.m.) haşrin ve saadet-i ebediyenin bir bür­han-ı kâtıı, bir delil-i sâtıı oluşuyla birlikte, hidâyetiyle saadet-i ebediyenin sebeb-i husûlü ve vesile-i vüsûlü oluşu üzerinde durur. Aynı zamanda, duasıyle, niyazıyla o saadetin sebeb-i vücûdu ve vesile-i icadı oluşunu, “şeref-i nev’-i insan ve ferid-i kevn ü zaman ve bi-hakkın fahr-i kâinât” oluşuna bağlar.

Son reşha ise hemen hemen en geniş reşhadır ve burada Kitabullahın Nübüv­vet-i Muhammediyeye dair en büyük mu’cize oluşunu vurgular.

Bediüzzaman bu on dört reşhadaki hakâik-ı sîret ve müfredâtıyla teâmülde takip edilen metodu aşmıştır. Dahası, zamanla ilgili herhangi bir ölçüye bağlı kalmamasın­dan hareketle buradaki olaylardan çok azını zikretmiştir.

Onun hedefi, hakâik-ı nebevîyedeki maksadları, bununla gelen prensipler ve ta­savvurlardaki cevherleri, ortaya çıkan tegayyürâttaki (değişimlerdeki) temel boyut­ları araştırma konusunda odaklaşmıştır. Bu ameliyede Bediüzzaman aklî ve vicdanî tahlil ve istidlâl yollarına sığınmış, bir çok misaller getirerek, mukayeselerde bulun­muştur. Bunu gerçekleştirirken de, müfredâtı ve cümlerin terkibi, sûretleri ve göl­geleri açısından mümtâz bir lisâna dayanmıştır.

Bediüzzaman burada, Resûlüllaha (a.s.m.) ve onun risâletine tahsis ettiği bö­lümde, sîretin bir başka cânibine geçmektedir. Bu uzak gaybî yöndür. Bazan bu hedefine yönelik olarak, Gazâlî, Bistâmî, Geylânî 10 gibi tasavvufun önde gelenleri ve İslâm rûhiyâtının büyük şahsiyetlerinden istifade eder.

Bediüzzaman, tabir yerindeyse, su üstünde yüzen aysbergin görünen kısmının müşahedesiyle yetinmez. Zira bu buz kütlesinin neredeyse onda biri görülebilme­sine karşılık, kalan onda dokuzu gözle görülemeyecek şekilde gizli kalmıştır. Ancak, hakikate tam olarak ulaşabilmek için bu parçanın tamamının görülmesi gereklidir.

Risâlet-i Ahmediyye, âlem-i risâlet ve Resûlüllah (a.s.m.) hakkında gâyet ihatalı ve hızlı bir yolculuktur. Ayrıntılara ehemmiyet verilmeksizin, sadece cevher ve özün, temel değişimler ve vezâif-i kübrânın zikriyle iktifa edilmiştir.

Resûl, Allah’a ulaşmada bir rehberdir. Onun risâleti bunu isbat eden şâhiddir. Temel hedefler ve en büyük değişimler. Değiştirme kudreti. Mutlak sıdk. Beşerî ve kevnî gidişat. İnsanları kurtarma hırsı. Sonra. Onun nazarında Kitâbullah Nübüvvet-i Muhammed’e (a.s.m.) en büyük şâhid.

Bu vurucu ifadeler, diğerlerinkinden farklı olarak, Bediüzzaman’ın Resûlüllah (a.s.m.) hakkındaki anekdotlarından bir kaç başlıktır. Bir tek mesele üzerinde dur­maz veya bir tek mevzuda derinleşmeye çalışmaz. Bu sebepten dolayı, ele aldığı­mız ilk risâlesi, bütün risâlelerini kafi derecede seyir imkanı verir. Konuyla ilgili sıra­sıyla ele alacağımız diğer bölümler için gâyet mûciz (özet) bir mukaddime ve önsöz niteliğindedir.

2. Kıyamet ve amellerin sevaplarıyla ilgili hadîsler

24. Söz, 3. Dal’da ele alınan bu bölümde Bediüzzaman, “Kıyamet alametleri ve hadîseleri” ile, “Amellerin faziletleri ve sevapları” hakkındaki hadîs-i şerifler üzerinde durmakta ve bunu yapmadaki sebebi şöyle açıklamaktadır:

“Kıyamet alametlerinden ve âhirzaman vukuatından ve bazı a’mâlin fazilet ve sevaplarından bahseden ehâdis-i şerife güzelce anlaşılmadığından, akıllarına güve­nen bir kısım ehl-i ilim onların bir kısmına zayıf ve mevzu demişler. İmanı zaif ve enaniyeti kavî bir kısım da inkâra kadar gitmişler.”11

Bediüzzaman burada, tafsilatlı olarak münakaşaya girmek istememekte, usûle ve umûmî kaidelerden bazılarına dikkat çekmekte, böylelikle mevzubahis olan ehâdis-i şerifenin anlaşılmasına yardımcı olacak istikameti işaret etmektedir.

Bir önceki bölümde Bediüzzaman, nasıl tarihçilerin metodunu ve sîret hakkın­daki teamülde kullandıkları edevatı kullanmamışsa, burada da muhaddislerin meto­dunu, yardımcı ilimlerini ve edevatını terketmiş, bunun yerine delillendirme, mukâ­rene ve istintâc (neticeye ulaşma) şeklindeki üslûba yönelmiştir. Bu üslûb bazan aklî şâhide, bazan hissî şâhide, bazı zaman da vicdanî ve ruhî şâhide dayanır. Her du­rumda okuyucusunu kılıç gibi keskin, bütün bedâhetiyle vâzıh hakaikın önüne koyar.

Bu ehâdis-i şerifenin anlaşılmasında yol gösterici olan usûlüne ve umûmî kaide­lerine bir hazırlık olarak Birinci Asıl’da şunları söyler:

“Din bir imtihandır, bir tecrübedir. Ervâh-ı âliyeyi, ervâh-ı sâfileden tefrik eder. Öyle ise, ileride herkese göz ile görülecek bir tarzda bahsedecek ki: ne bütün bü­tün meçhul kalsın, ne de bedîhi olup herkes ister istemez tasdîka mecbur kalsın. Akla kapı açacak, ihtiyarı elinden almayacak. Zira, eğer tamamen bedâhet dere­cesinde bir alâmet-i kıyamet görülse, herkes tasdîka muztar olsa; o vakit kömür gibi bir istidat, elmas gibi bir istidat ile beraber kalır. Sırr-ı teklif ve netice-i imti­han zayi olur. İşte bunun için Mehdî ve Süfyân meseleleri gibi çok meselelerde, çok ihtilaf olmuş. Hem, rivayât dahi çok muhteliftir. Birbirine zıt hükümler ol­muş.”

İkinci Asıl’da da şunları ifade eder:

“Mesâil-i İslâmiyenin tabakâtı vardır. Biri, bürhân-ı kâtı’ istese, diğeri bir zann-ı galibî ile iktifa eder. Başkası yalnız bir kabul-ü teslimî ve reddetmemek ister. Öyle ise esâsat-ı imaniyeden olmayan mesâil-i fer’iyye veya vukuât-ı zamaniyenin her birinde bir iz’ân-ı yakîn ile bir bürhân-ı kât’î istenilmez. Belki yalnız reddetmemek ve teslimiyetle ilişmemektir.” 12

Bediüzzaman bu iki zaruri noktaya aydınlık getirdikten sonra, bir diğer aslı ar­zeder. İsrailiyatın İslâma sızması, ravilerin bazı sözlerinin ve istinbat ettikleri mânâ­ların hadîs metniyle karıştırılması, bazı ehl-i keşif ve ehl-i velâyet olan muhaddisîne gelen ilhamların hadîs telakki edilmesi gibi sebepleri zikreder. Diğer yandan insanlar arasında iştihar bulmuş bazı hikayelerin bulunduğunu ve bunların durub-u emsâl hükmüne geçtiğini belirttikten sonra, bunların hakiki mânâlarına bakılmayacağını, ne maksatla sevkedilmişse ona bakılması gerektiğini, işte bu tür beynennâs teârüf etmiş bazı kıssa ve hikâyeleri Resûl-ü Ekremin (a.s.m.) kullandığını, eğer bu örneklerin mânâ-yı hakikisinde kusur varsa, örf ve adetlere ait olduğunu ve umûma mâl edi­lemeyeceğini söyler. Gaybî (zamanî) olayların ve şartların tafsilatına girmekten ala­bildiğine kaçınmasının yanısıra, bu mesele üzerinde uzun uzadıya durur ve bütün dikkatini ona çevirir. Büyük küçük demeden her bir noktayı davasını isbat ve muha­taplarını ikna dairesi içinde kullanır.

Bediüzzaman şu hususa dikkat çeker:

“Mesâil-i imaniyeden bir kısmın netaici, şu mukayyed ve dar aleme bakar. Di­ğer bir kısmı, geniş ve mutlak olan âlem-i ahirete bakar, amellerin fazilet ve seva­bına dair ehâdis-i şerifenin bir kısmı terğîb ve terhîbe münasip bir te’sir vermek için belağatlı bir üslupta geldiğinden dikkatsiz insanlar onları mübâlağalı zannet­mişlerdir. Halbuki, bütün onlar ayn-ı hak ve mahz-ı hakikat olduklarından mücâ­zefe ve mübâlağa, içlerinde yoktur. Ezcümle, en ziyade insafsızların zihnini kur­calayan şu hadîstir ki:

(Kaynak) 13 “Dünyanın Cenab-ı Hakkın yanında bir sinek kanadı kadar kıy­meti olsaydı, kafirler bir yudum suyu ondan içmiyecek idiler.” 14

Bir başka Asıl’da, nasıl ki Kur’ân-ı Hakimde te’vile muhtaç veya mutlak teslimi gerektiren müteşâbihat varsa, ehâdiste de müşkilat olduğuna işaret ederek, bunların çok dikkatli tefsire ve tabire muhtaç olduğunu söyler. 15

En son olarak, ehemmiyet bakımından diğerlerinden geri kalmayan bir kıyas­lama yapar. “Nazar-ı nübüvvet ve tevhid ve iman; vahdete, ahirete, ulûhiyete bak­tığı için, hakikatı ona göre görür. Ehl-i felsefe ve ve hikmetin nazarı; kesrete, es­baba, tabiata bakar, ona göre görür. Nokta-i nazar birbirinden çok uzaktır.” 16

3. Mi’râc-ı Nebevî

Bu konu 31. Söz isimli risalede, yaklaşık kırk sayfaya varan bir genişlikte ele alınmıştır. Usûl-ü imana ve erkânına terettüb etmesi, “erkân-ı imaniyenin nurların­dan medet alan bir nur” olması hasebiyle, Bediüzzaman bu konuya husûsi bir ihti­mam gösterir. Bu sebeple, Allah’ı bilmeyen, Peygamberi tanımayan ve melaikeyi kabul etmeyen veya semâvatın vücûdunu inkâr eden kimselere Mi’racdan bahse­dilmesini mahzurlu görür. Bu yüzden

“evvela o erkânı isbat etmek lâzım geliyor. Öyle ise biz, mi’racda istib’ad ile vesveseye düşen bir mü’mini muhatab ittihaz ede­rek, ona karşı beyan edeceğiz. Arasıra makam-ı istimâda olan mülhidi nazara alıp serd-i kelâm edeceğiz.” 17

Bediüzzaman bazı eserlerinde hakikat-ı Mi’râciyenin çeşitli yönleriyle ele alındı­ğını söyler. Ancak bunlar, “ayrı ayrı o lem’aları hakikatın aslıyla birleştirmek ve ke­mâlât-ı Ahmediyenin Aleyhissalâtü Vesselâm cemâline birden bir ayine yapmak için” 18 bu sözde birleştirilmiştir.

Bediüzzaman âyetlerin zahirinden, onların hakikatlerine ve boyutlarına dalarken İmam Ahmed ve Tirmizî tarafından tahrîc edilen bir hadîsi îrad ettiği bir yer dı­şında 19 Nebevî rivâyetlere dayanmaz. Aynı zamanda, siyer kitaplarında genişçe yer verilen tarihî rivâyetlere, hakikaten gerçekleşmiş olsa da müracaat etmez. Aynı şekilde bilinen hadîsenin zikredildiği iki Kur’ânî bölümü 20 bu amaçla îrad eder. Bütün bunların ardından, hadîs ve tarih ilminin esaslarını dikkate alarak bunların üzerine, tahlillerini ve istintâçlarını bina eder. Müttefekun aleyh olan meseleleri ve mukaddimeleri, cevher ve özü araştırmak açısından, görünen olayların perde ar­kasındaki hakikatleri yakalamak için kullanır.

Bu bahsi dört esasa taksim eder ve bunların her birinde zahiri açıdan meseleye yaklaşır. Birincisinde sırr-ı lüzûm-u Mi’râc ve hikmet-i zarûretini anlatır. İkincisinde hakikat-i Mi’râcdan bahseder. Üçüncüsünde hikmet-i Mi’râcın bazı yönlerine temas eder. Dördüncüsünde ise, ounun semereleri ve fayadalarını sayar.

Bediüzzaman, bütün bu konularda mukârene, tahlil ve istintâçtaki kudretini açık bir şekilde sergiler. Uzak hakikatleri yakınlaştırmak üzere, okuyucuların tahayyül gücüne ve kulaklarına güzel gelecek şekilde bir çok misaller serdeder. Aynı şekilde, konunun temel müfredatını ayrı ayrı bölümlere ayırarak, bazı can alıcı sualler ve iti­razlar yöneltir ve her birisine tek tek cevap verir. Bazan karşılıklı muhavere tarzını kullanarak, fikrî açıdan en ince noktalarına kadar meseleyi tahlil eder.

Neticede, sırr-ı lüzûm-u Mi’râc ve hikmet-i zarûreti konusuyla alakalı özet olarak şunları söyler; “Bir Sultanın iki çeşit mükâlemesi, sohbeti, görüşmesi vardır. İki tarzda hitabı, iltifatı vardır. Birisi: Âmî bir raiyyetiyle cüz’î bir iş için, husûsî bir ha­cete dair, has bir telefonla sohbet etmektir. Diğeri: Saltanat-ı uzmâ ünvanı ile ve hilafet-i kübrâ namıyla ve hakimiyet-i âmme haysiyetiyle ve evâmirini etrafa neşir ve teşhir maksadıyla, o işlerle alakadar bir elçisiyle veya o evamir ile münasebettar büyük bir memuru ile konuşmaktır, sohbet etmektir.

“Şu kâinât Hâlıkının ve Mâlikü’l-Mülk ve’l-melekûtun ve Hâkim-i Ezel ve Ebedin iki tarzda mükalemesi, sohbeti ve iltifatı vardır. Birisi: Cüz’î ve hâs, diğeri: Küllî ve âmm. İşte, Mi’râc, velâyet-i Ahmediyenin Aleyhissalâtü Vesselâm bütün velâ­yâtın fevkinde bir külliyet, bir ulviyet suretinde bir tezâhürüdür ki: Bütün kâinâtın Rabbi ismiyle, bütün mevcudâtın Hâlıkı ünvanıyla Cenab-ı Hakkın sohbetine ve münâcatına müşerrefiyetidir.” 21

Hakikat-i Mi’racı ise şöyle tefsir eder:

“Zât-ı Ahmediyenin Aleyhissalâtü Vesselâm merâtib-i kemâlatta seyr ü sülû­kundan ibarettir. Yani, Cenâb-ı Hakkın tertib-i mahlukâtta tecelli ettirdiği ayrı ayrı isim ve ünvanlarla ve Saltanat-ı Rubûbiyetinde teşkil ettiği devâir, tedbir ve icadda ve o dairelerde birer arş-ı Rubûbiyet ve birer merkez-i tasarrufa medar olan bir semâ tabakasında gösterdiği âsâr-ı Rubûbiyeti, birer birer o abd-i mah­sûsa göstermekle, o abdi, hem bütün kemâlât-ı insâniyeyi cami’, hem bütün te­celliyât-ı İlâhiyeye mazhar, hem bütün tabakât-ı kâinata nâzır ve Saltanat-ı Ru­bûbiyetin dellâlı ve Marziyât-ı İlâhiyenin mübelliği ve tılsım-ı kâinâtın keşşâfı yap­mak için, Buraka bindirip, berk gibi semâvatı seyrettirip, kat’-ı merâtib ettirerek, kamervârî menzilden menzile, daireden daireye Rubûbiyet-i İlâhiyeyi temâşâ etti­rip, o dairelerin semâvatında makamları bulunan ve ihvanı olan enbiyâyı birer bi­rer göstererek, tâ, Kâb-ı Kavseyn makamına çıkarmış, Ehadiyet ile kelâmına ve rü’yetine mazhar kılmıştır.” 22

Hikmet-i Mi’râc ise;

“O kadar yüksektir ki, fikr-i beşer ulaşamıyor. O kadar de­rindir ki, ona yetişemiyor. O kadar latiftir ki, akıl kendi başıyla göremiyor.”23

Bu yüzden Bediüzzaman, her zamanki adeti üzere, sorular yönelterek, misaller vere­rek, bu konuyu gözle görülür hale getirir. Eğer dinleyenler tam karşısına oturur gibi karşısına geçebilirlerse, bunu açıkça anlayabilirler.

Gâyet özet bir şekilde, Bediüzzaman’ın hikmet-i Mi’râc konusundaki görüşlerini aktaracak olursak, şu ifadelere yer verebiliriz:

“O cemâl ve kemâl sahibinin cemâl ve kemâline nihâyetsiz bir muhabbeti vardır. O nihâyetsiz muhabbeti, masnuâtında çok tarzlarda tezahür ediyor. Masnuâtını sever, çünkü, masnuâtın içinde cemâlini, kemâlini görür. Masnuât içinde en se­vimli ve en âlî, zîhayattır. Zîhayatlar içinde en sevimli ve en âlî, zîşuurdur. Ve zî­şuurun içinde câmiiyyet itibarıyle en sevimli, insanlar içinde bulunur. İnsanlar içinde istidâdı tamamıyle inkişâf eden, bütün masnuâtta münteşir ve mütecelli, kemâlâtın nümûnelerini gösteren fert, en sevimlidir. İşte Sâni-i mevcudat, bütün mevcudatta intişar eden tecelli-i muhabbetin bütün envaını; bir noktada, bir ayi­nede görmek ve bütün enva-ı cemâlini, Ehadiyyet sırrıyla göstermek için şecere-i hilkatten bir meyve-i münevver derecesinde ve kalbi, o şecerenin hakaik-ı esâ­siyesini istiâb edecek bir çekirdek hükmünde olan bir zâtı, o mebde-i evvel olan çekirdekten, tâ müntehâ olan meyveye kadar bir hayt-ı ittisâl hükmünde olan bir Mi’râc ile, o ferdin, kâinât namına muhbûbiyetini göstermek ve huzuruna celbet­mek ve rü’yet-i cemâline müşerref etmek ve ondaki hâlet-i kudsiyeyi başkasına sirâyet ettirmek için kelâmıyle taltif edip, fermanıyle tavzif etmektir.” 24

Bediüzzaman Mi’râcın faydalarıyla alakalı beş meyve sayar. Bunlar; Erkân-ı imaniyenin hakaikını göz ile görüp, melâikeyi, Cenneti, âhireti, hatta Zât-ı Zülcelâli göz ile müşahede etmesi; Sâni-i mevcudât ve sâhib-i kâinât ve Rabbü’l-Âlemin olan Hâkim-i Ezel ve Ebedin marziyât-ı Rabbaniyesi olan İslâmiyetin, başta namaz olmak üzere, esâsatını cin ve inse hediye getirmesi; Saadet-i Ebediyenin definesini görüp, anahtarını alıp getirmesi, cin ve inse hediye etmesi; Rü’yet-i Cemâlüllah meyvesini kendisi aldığı gibi, o meyvenin her mü’mine dahi mümkün olduğunu yine cin ve inse hediye olarak getirmesi; İnsanın, kâinâtın bir meyvesi ve Sâni-i kâinâtın nazdar sevgilisi olduğu Mi’râc ile anlaşılması ve o meyveyi cinlere ve insanlara getirmesi­dir. 25

İslamiyet açısından olduğu gibi, Bediüzzaman’a göre de, Mi’râcın tabiatı hak­kındaki münakakaşa ve cedellerin önü kapanmıştır.

Kitâbullahda ve Resûl-ü Emînin (a.s.m.) lisanında, bir tek merhalede ilanı ta­mamlanan tarihî dönemden bu yana, Müslümanların vicdanı, ruhî ve cesedî yapı arasındaki ikiliği kaldıran, tecezzî ve inkıtâı yok eden tevhid anlayışıyla büyük rahat­lığa kavuşmuştur. İslâm dininin getirdiği tevhid anlayışı, insanlarla dengeli muâmele­lerde bulunma özelliğini sağlamıştır.

Böyle bir yakîne ulaştıktan sonra, her an var olan selâmet-i niyet ve hüsn-ü kasdın rağmına bir derece dahi istikamet yolundan sapmak mümkün değildir.

Ancak bu selâmet-i niyet ve hüsn-ü kasd sürekli olarak bağlayıcı ve yol gösterici olmayabilir. Ancak, sağlam esaslara dayalı İslâm görüşü, sair görüşler ve itikadlar arasında ayrıcalıklı bir konumdadır. Hiç şüphesiz bu din, insanlar arasında uygulan­ması için gelmiştir. Ondan hareket eden her bir şey, ondan çıkarılan her bir hakikat, eşsiz örgüsünden fışkıran ve büyük tevhid havuzuna dökülen her bir esas ancak ve ancak, ruh ve cesed, vicdan ve akıl, görünen ve görünmeyen arasında yegane kaynaşma unsuru olabilir.

Eğer hatırımıza bir an bile bu âlemin, kâinâtın ve varlıkların bir tek yönü ve bir tek boyutu olduğuna dair bir düşünce geliyorsa hakiki Müslüman olamayız. Çünkü, bu bir tek yönün ardında sayısız vecihler, bir boyutun ardında aynı şekilde sayısız boyutlar vardır.

İşte birer Müslüman olarak bizim kadrimiz, diğer inançlar ve dinler üzerinde sa­hip olduğumuz ayrıcalık buradan kaynaklanır. Ayrıca bunlar, Bediüzzaman’ın da zahiri görünümlerden hareketle, onlardaki delâletlere ve mânâlara ulaşarak söyle­mek istediği hakikatlerdir.

4. Mu’cizât-ı Ahmediyye

Mu’cizât-ı Nebevîye hakkında söz etmek epey uzun sürer. Pek çok kişi tarafın­dan ve pek çok kitapta bu konudan bahsedilmiştir. Bir çok konunun hilafına, hali­hazırda Asr-ı Saadette olan olaylar konusunun kapağı henüz kapanmış değildir.

Zaman ve mekân içinde daimî bir fâiliyet ve te’kidli bir görünüm arzeder halde, onun hiç bir yerinde batıl sayılabilecek bir şey bulunmadığını ve Allah’ın asırlar bo­yunca hıfzedeceğine dair va’dini mutlak olarak tasdik ederek, Kitabullahta bir mu’­cize-i kübrâ bulanlar. Ondaki her bir âyette, bölümde veya sûrede bu yönüyle veya hayat, vücûd, beşerî gelişmeler ve varılacak son cihetlerinden kat’î bir i’caz gören­ler. Ondaki üslûblara ve muhtevaya aynı seviyede yaklaşıp, beşer kudretinin çok üs­tünde, söylenebileceklerin çok fevkinde olarak, bunun bir Hakîm-i Alîm’in başkasına ait olamayacağını kabul edenler. Bütün bu hakikatleri gördükten sonra, onunla amelde bulunup, sabah-akşam elinden düşürmeyip, çok küçük ve çok az tesirli dahi olsa Onun hakkında başka bir mu’cize aramaya gerek görmeyenler...

İşte bütün bunların gayretleri, diğer dinlerin ve geçmiş risâletlerin hilafına ola­rak, İslâmın, kendine yöneltilen husûmetlere harikalar ve mucizeler manzumesiyle karşı koyuşu üzerinde yoğunlaşmıştır. Hiç şüphesiz Kur’ân-ı Kerîm tek başına bu ezici zaferi kazanmış ve kazanmaya devam etmektedir. Kur’ân-ı Kerîm’in bizzat kendisi bu hakikate bir çok yerde işaret ve te’kid eder;

“Kâfirlerin istedikleri mu’ci­zeleri göndermeyişimizin sebebi, evvelkilerin de o mu’cizeleri yalanlamış olması­dır.” 26

Beşerî şuurun mürûr-u zamanla gelişmesi ve bilgi birikimi bazı noktalarda ön plana çıkarılmıştır;

“Onlara gerek içinde yaşadıkları âlemin her tarafında, gerekse kendi nefislerinde âyetlerimizi göstereceğiz-tâ ki Kur’ân’ın hak olduğu onlara iyice açıklanmış olsun.” 27

“Aslında onlar, ilmini kavrayamadıkları ve gayba ve istikbâle dair haberleri henüz vuku bulmamış olan bir kitabı yalanladılar.” 28

Bütün bunlar haktır. Aynı zamanda, asr-ı risâlete şahâdet etmeleri de haktır. Yer yer, Resûlüllahı (a.s.m.) te’yid etmek, hasımlarını yok etmek, Ona değer vermek ve benzeri sebeplerden dolayı, Onun bilinen tabiat kanunlarını ve kurallarını alt-üst eden mu’cizelerini dikkate almıştır. Böylelikle muvakkat olan o mu’cizeler, en bü­yük mu’cize olan Kur’ân’ı destekler ve omuz verir bir mahiyet almıştır. Böylelikle bunlar arasında bir kopukluğun ve irtibatsızlığın olmadığı görülecektir. Bedir sava­şında zayıf duruma düşen yeryüzündeki Müslümanlara yardım için meleklerin savaşa iştirakinden bahsedilmesi bunu açıkça gösterir.

Her şeyden önemlisi, kişinin kendi konumunu aşarak, sîretin bölümlerindeki bir­biriyle insicamlı makul sınırların ardına geçmeye çalışmamasıdır. Unuttuğu veya kendisine kapalı kalan bir yönü hakkında fikir ileri sürmemesi gerekir.

Buradan hareketle, insaftan yana olan bir kişinin, zahirle beraber teâmülde bu­lunmayı anlatan yukarıdaki bilgileri mülahaza etmekten kaçınmaması gerekir. Bedi­üzzaman’ın bu konuda aklın verileriyle hareket ettiği görülmektedir. Bütün risâlele­rinin dokusu içerisinde olayların ve dış görünümlerin batınını ve geri planını göz önüne alarak, gaybî açıdan derinleşmeye çalışır. Bu durumda, bir çok sîretle ilgili vakıalar ve Sünnetteki ayrıntılar arasından özellikle Mu’cizât-ı Ahmediyye konusunu ele alışında, uzun uzadıya üzerine eğilmesinde şaşılacak bir şey yoktur. Tıpkı Mi’râc, gayb ve kıyamet olaylarıyla alakalı ihbârat, risâlet ve Resûl (a.s.m.) ile ilgili vasıflar gibi konulardaki sergilediği tutum gibi...

Sonra o, -bu çok mühimdir- mu’cize konusundaki gözlemlerini, kıssacıların, râvilerin veya habercilerin ve tarihçilerin sözleri yerine ehâdis-i sahiha üzerine ikâme eder. Aynı zamanda o, çok sınırlı haller dışında zayıf hadîslere müracaat et­mez. Bu durumda bir okuyucu, sünnet-i şerîfeyle ilgili bir rivâyetin müttefekun aleyh olarak nakledilmemesi halinde, burada ifade edilen bir mucizeyi kabul et­meme hakkına sahiptir. Diğer yandan Bediüzzaman çoğu hallerde hadîs ricâlinin öl­çülerine itimad etmiştir. Böyle bir durumda bize düşen görev ondaki verileri kabul etmek, zâhir-i Kur’âniyeye ters düşmesi halinde de itibar etmemektir. Ancak şartlar elveriyorsa, Risâletin ve Resûlüllahın (a.s.m.) sıdk-ı mutlak denizine dökülmesi için, böyle bir hadîsi te’vil edebiliriz. Bediüzzaman’ın da bizzat işaret ettiği gibi, daima hatırlamamız gereken bir husus, Peygamber’den zuhur eden pek çok harikanın mu’cize olmadığı, bunların kerâmet veya “ikrâm-ı İlâhî ve ziyâfet-i Rahmânî” 29 olduğudur.

Bir diğer mühim nokta, yukarıda belirttiğimiz mu’cizeleri ele alırken, kesinlikle bunu bizzat hedef olarak kabul etmemek, Resûlüllahın (a.s.m.) şahsiyyeti ve sîreti açısından yüce değerler taşıyan hadîsleri farklı yönleriyle gelişi güzel ele almamak­tır. Bir takım sınırlamalarla, o zamanın olaylarıyla ele alınması, sebeplerin, şartların ve anlayışların iyi takdir edilmesi gerekir. Aynı zamanda mu’cizât-ı Nebeviyye de kafi değildir. Geniş bir denizde ve büyük bir daire içinde Kur’ân’ın zahirini kuşatan alan gerçekten çok sınırlıdır. Burada gerçek vakıayla ilgili imânî fiil, beşerî özellikler, ihata, sebeplere teşebbüs, olayların teşkili, Allah’ın kudretinin âlemde setredilmesi ve tarih gibi başlıklar yer alır.

Hal böyleyken Bediüzzaman, Mu’cizât-ı Ahmediye’den bahseden 19. Mektub isimli risalesinde, zâhirin ve olayların arka planına insicamlı bir şekilde nazar etmek­tedir. Konunun önemine binaen mu’cizât-ı nebevîye konusuna yaklaşık 120 sayfa (81-203) yer ayırmıştır. Sîret ve Sünnet-i şerîfe konularına tahsis ettiği bu risale, genişlik olarak en büyük risalesidir. Bu kadar geniş bir konuyu ele alırken, bunu bü­yük bir alana yaymaya çalışmıştır. Asr-ı risâlette vaki’ olan mu’cizelerden üçyüzden fazla mu’cizeyi ele almıştır. Gruplara ayırdığı her bölüme, diğer ilmî risâlelerinde yaptığı taksimâta benzer şekilde birer başlık koymuştur. Burada 19 İşaret bulunur. İlk dört işaret, mu’cize konusunun ele alınmasında dikkat edilecek esaslara, açıkla­malara ve zarurî ölçülere ayrılmıştır. O halde bu işaretler diğerlerine göre daha önemli görünmektedir. Zira bunlarla, bir çok karışıklık izale edilmekte, bazı zanlar, vehimler ve şüpheler ortadan kaldırılmakta, sonuca ulaşmada çok dengeli kalıplar sunulmakta, böylelikle bu konudaki hadîslerle ilgili sağa-sola sapmaların önüne ge­çilmektedir.

Bediüzzaman’a göre mu’cize,

“Hâlık-ı kâinât tarafından Onun davasına bir tas­diktır; ‘Sadakte’ hükmüne geçer.” 30

Diğer yandan,

“şu zâtın delâil-i sıdkı ve be­râhin-i nübüvveti yalnız mu’cizâtına münhasır değildir. Belki, ehl-i dikkat için, hem umum harekâtı ve efâli, ahvâl ve akvâl, ahlâk ve etvârı, sîret ve sûreti, sıdkını ve ciddiyetini isbat eder...Yüzbinler yol ile yüzbinler muhtelif fikirli adamlar, o zâtın nübüvvetini tasdik etmişler. Yalnız Kur’ân-ı Hakim’de kırk vech-i i’câzdan başka, nübüvvet-i Ahmediyenin Aleyhissalâtü Vesselâm bin bürhanını gösteriyor.” 31

Bediüzzaman Resûlüllâhın (a.s.m.) nübüvvet delillerini iki kısma ayırır;

“Birisi: ‘İrhasât’ denilen nübüvvetten evvel ve velâdeti vaktinde zuhûr eden hârikulâde hallerdir.

“İkinci kısım: Sair delâil-i nübüvvettir. İkinci kısım da iki kısımdır. Biri: Ondan sonra, fakat nübüvvetini tasdîkan zuhura gelen harikalardır. İkincisi: Asr-ı Sa­adetinde mazhar olduğu harikalardır. Şu ikinci kısım dahi iki kısımdır. Biri: Zâ­tında, sîretinde, sûretinde ahlâkında, kemâlinde zahir olan delâil-i nübüvvettir. İkincisi: Âfâkî, hâricî şeylerde mazhar olduğu mu’cizâttır. Şu ikinci kısım dahi iki kısımdır. Biri: Manevî ve Kur’ânîdir. Diğeri: Maddî ve ekvânîdir. Şu ikinci kısım dahi iki kısımdır. Biri: Davây-ı nübüvvet vaktinde, ehl-i küfrün inadını kırmak ve­yahut ehl-i imanın kuvvet-i imanını ziyadeleştirmek için zuhûra gelen harikulâde mu’cizâttır. Şakk-ı kamer ve parmağından suyun akması ve az taamla çokları doyurması ve hayvan ve ağaç ve taşın konuşması gibi yirmi nev’, ve her bir nev’i manevî tevatür derecesinde ve her bir nev’in de çok mükerrer efradı vardır. İkinci kısım: İstikbalde ihbar ettiği hadîselerdir ki; Cenab-ı Hakkın ta’limiyle o da haber vermiş, haber verdiği gibi doğru çıkmıştır.” 32

Bediüzzaman, Resûl-i Ekremin (Aleyhissalâtü Vesselâm) her hali ve tavrının sıd­kına ve nübüvvetine şâhid olmasına rağmen, her hali ve her tavrının harikulâde ol­masının gerekmediği üzerinde durur.

“Çünkü Cenab-ı Hak, onu beşer sûretinde göndermiş, tâ insanın ahvâl-i içtimâiyelerinde ve dünyevî, uhrevî saadetlerini ka­zandıracak a’mâl ve harekâtlarında rehber olsun ve imam olsun ve her biri birer mu’cizât-ı kudret-i İlâhiye olan âdiyat içindeki harikulâde olan san’at-ı Rabbâniyeyi ve tasarruf-u kudret-i İlâhiyeyi göstersin... Çünkü, sırr-ı imtihan ve hikmet-i teklif iktiza eder ki, akla kapı açılsın ve aklın ihtiyârı elinden alınmasın. Eğer gâyet bedîhî bir sûrette olsa, o vakin aklın ihtiyârı kalmaz.” 33

Hakeza, delail-i nübüvvet ve mu’cizât-ı Resûl (a.s.m.) hakkında bize nakledilen haberlerin büyük çoğunluğu tevatür yoluyla gelmiştir. Bediüzzaman tevatürü iki kısma ayırır;

“Biri: ‘Sarih tevatür’, biri: ‘Manevî tevatür’dür. Mânevî tevatür de iki kısımdır. Biri: ‘Sükûtî’dir. Yani sükût ile kabul gösterilmiş, ikinci kısım tevatür-ü mâ­nevî, mütevâtir-i bi’l-mânâdır."

“İşte, Resûl-ü Ekrem’den Aleyhissalâtü Vesselâm bize naklonun mu’cizâtı ve delâil-i nübüvveti, kısm-ı âzamı tevatür iledir; ya sarîhî, ya manevî, ya sükûtî. Ve bir kısmı çendan ‘haber-i vâhid’ iledir. Fakat öyle şerâit dahilinde, nekkâd-ı mu­haddisîn nazarında kabûle şayan olduktan sonra, tevatür gibi kat’iyyeti ifade etmek lazım gelir.” 34

En sonuncusu olmamakla birlikte, burada bahsedeceğimiz en son husus, Bediüz­zaman’ın takip ettiği tarz ile alakalıdır;

“Resûl-ü Ekrem’in Aleyhissalâtü Vesselâm ahvâl ve evsâfı, siyer ve tarih sûretiyle beyan edilmiş. Fakat o evsâf ve ahvâl-i ga­libi, beşeriyetine bakar. Halbuki o zât-ı mübârekin şahs-ı manevîsi ve mahiyet-i kudsiyesi o derece yüksek ve nurânîdir ki; siyer ve tarihte beyan olunan evsâf, o bâlâ kâmete uygun gelmiyor, o yüksek kıymete muvafık düşmüyor. İşte yanlış gitmemek için; her vakit mahiyet-i beşeriyeti itibarıyle işitilen evsâf-ı âdiye içinde başını kaldırıp, hakiki mahiyetine ve mertebe-i risâlette durmuş nûrânî şahsiyet-i maneviyesine bakmak lazımdır. Yoksa, ya hürmetsizlik eder veya şüpheye dü­şer.” 35

5. Minhâc-ı Sünnet

Bu risâle, Lem’alar isimli eserde yer alan 4. Lem’a’dır. Bediüzzaman’ın bu risâ­leye “Minhâc-ı Sünnet” ismini vermesinin sebebi, Âl-i Beyt muhabbeti ve bunun daha sonraki dönemlerde, ifrata düşülmesiyle Ehl-i Sünnet ve Cemaat ile Şîa ara­sında bir bölünmeye sebep oluşu meselesinin gâyet veciz bir şekilde ifade edilişidir. Bu tarihî boyutu olan bir meseledir ve zaman bakımından sîret ve sünnet-i Nebe­viyye-i şerîfenin dışında kalmaktadır. Ancak, Kitâbullah ve sünnet-i Resûl (a.s.m.) ile bağlantılı olması hasebiyle, diğer meselelerin yanında Bediüzzaman tarafından dik­kate alınmıştır.

Bediüzzaman bu konuda iki âyeti şâhid olarak gösterir:

“Ey insanlar, size kendi içinizden öyle bir peygamber geldi ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona pek ağır gelir. O size düşkün, mü’minlere çok şefkatli, çok mer­hametlidir. Ey Peygamber, eğer insanlar senden yüz çevirirse, sen de ki: Allah bana yeter. Ondan başka ibadete lâyık hiç bir ilâh yoktur. Ben Ona tevekkül et­tim. Yüce Arşın Rabbi de Odur.” 36

“De ki: Vazifem karşılığında sizden bir ücret istemiyorum; sizden isteğim, an­cak akrabaya sevgi ve Ehl-i Beytime muhabbettir.” 37

Bediüzzaman bu âyetlerin ışığında umumdan husûsa intikal eder.

“Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, küllî ve umûmî vazife-i nübüvvet içinde bazı husûsî, cüz’î maddelere karşı azîm bir şefkat göstermiştir... Meselâ: Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm Hz. Hasan ve Hüseyne karşı küçüklüklerinde gösterdikleri fevkalâde ehemmiyet ve ehemmiyet-i azîme, yalnız cibillî şefkat ve hiss-i karâbetten gelen bir muhabbet değil, belki vazife-i nübüvvetin bir hayt-ı nû­rânîsinin bir ucu ve verâset-i Nebevîyenin gâyet ehemmiyetli bir cemaatinin menşei, mümessili, fihristesi cihetiyledir.”

Daha sonra Bediüzzaman asr-ı risâlette fazla kalmayarak, Hulefâ-i Râşidîn ve bölünmelerin başlangıcı olan takip eden dönemlere yönelir. Bu konuda en isabetli metodu bizlere şöyle ifade eder;

“Her şeyin ifrat ve tefriti iyi değildir. İstikamet ise, hadd-i vasattır ki: Ehl-i Sünnet ve Cemaat, onu ihtiyar etmiş... ey ehl-i hak olan Ehl-i Sünnet ve Cemaat! Ve ey Âl-i Beytin muhabbetini meslek ittihaz eden alevî­ler! Çabuk bu mânâsız ve hakikatsız, haksız, zararlı olan nizâı aranızdan kaldırı­nız.” 38

6. İhbâr-ı Gaybiye

Yaklaşık on sayfalık bir hacmi olan 7. Lem’a’da Bediüzzaman âyet-i kerîmelerin gayba dair verdikleri yedi türden bahseder. Bu risâlenin sîretle doğrudan alâkası yoktur. Resûlüllahın (a.s.m.) Mescid-i Harâm’a girmesiyle ilgili rüyasından ve Allah’­ın bu olayı tasdîk etmesinden, İslâmın bütün dinlerin üzerinde zuhûr etmesinden, Resûlüllah (a.s.m.) ve onun ashabının sahip olduğu bazı sıfatlardan bahseden Sûre-i Feth’in son iki âyetinin bir tefsiridir.

Bediüzzaman burada kendisini tarihin karşısına, yani mezkûr âyetlerin bahsettiği ve haber verdiği sîret hâdiselerinin karşısına koyar ve bizzat Resûl-ü Ekrem Aleyhis­salâtü Vesselâm tarafından terbiye edilen bir neslin özelliklerinden bahseder.

Bediüzzaman bunları yaparken, kendisini sîret ve esbâb-ı nüzûl kaynaklarına mü­racaatta bulunmaya zorunlu görmez. Bir çok yerde olduğu gibi, kendi mârifet ha­zinesine ve keskin hafızasına dayanarak yaptığı tahlillere dayanır.

Bu mûciz (az ve öz) risâlesinde çeşitli i’câz vecihlerinden bahseder;

“(Rüya ile) Feth-i Mekke’yi vukuundan evvel kat’iyyetle haber veriyor. İki sene sonra haber verdiği tarzda vuku bulmuştur. Sulh-u Hudeybiye, çendan za­hiri İslâm aleyhinde görülmüş ve Kureyşîler bir derece galip görünmüş olduğu halde manen Sulh-u Hudeybiye, manevî büyük bir fetih hükmünde olacak ve sair fütühâtın da anahtarı olacak diye ihbâr ediyor. Filhakika, Sulh-u Hudeybiye ile çendan maddî kılıç, kılıfına muvakkaten konuldu. Fakat Kur’ân-ı Hakîm’in barika-asâ elmas kılıncı çıktı... Ceziretü’l-Arabdaki bedevî akvâm, çoğu düşman olmakla beraber, Mekke etrafı ve Kureyş kabilesi kısm-ı âzamı düşman iken, yakın bir za­manda hiç havf hissedilmezken Kabe’yi tavaf edeceksiniz ihbârıyle Ceziretü’l-Arabı itaat altına ve bütün Kureyşi İslâmiyet içine ve emniyet-i tamme vaz’edil­mesine, delâlet ve ihbar eder. Aynen haber verdiği gibi vukua gelmiştir... o za­manlarda yüzer milyon tebaası bulunan Nasârâ ve Yahûdi ve Mecûsi dinleri ve Roma, Çin ve İran hükümeti gibi yüzer milyon tebaası bulunan cihangir devletle­rin edyan-ı resmîleri iken, kendi küçük kabilesine karşı tam galebe edemeyen bir vaziyette bulunan Muhammed-i Arabî’nin (Aleyhissalâtü Vesselâm) getirdiği din, umum dinlere galip ve umum devletlere muzaffer olacağını ihbar ediyor. Hem gâ­yet vuzûh ve kat’iyyetle ihbar ediyor. İstikbal, o haber-i gaybîyi, Bahr-i Muhît-i Şarkîden, Bahr-i Muhît-i Garbîye kadar İslâm kılıcının uzamasıyla tasdik etmiş­tir... Sahâbelerin Enbiyadan sonra nev-i beşer içinde en mümtâz olduklarına se­bep olan secâyâ-yı âliye ve mezâyâ-yı galiyeyi haber vermekle mânâ-yı işarîsiyle; ehl-i tahkikçe vefat-ı nebevîden sonra makamına geçecek Hulefây-ı Raşidîne hila­fet tertibiyle işaret edip her birisinin meşhur medar-ı imtiyazları olan sıfât-ı hâs­sayı dahi haber veriyor... Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm gibi ümmî bir zâta nisbeten gayb hükmünde olan Tevrattaki evsâf-ı Sahâbeyi haber veri­yor.”

Bediüzzaman mezkûr âyeti ele almadan önce şu suali yöneltiyor:

“Fahrü’l-Âlemîn ve Habib-i Rabbü’l-Âlemîn Hazret-i Resûl-ü Ekrem Aliyhissa­lâtü Vesselâmın Sahâbelerinin, müşrikîne karşı Uhud’un nihayetinde ve Huneyn­’in bidâyetinde mağlûbiyetinin hikmeti nedir?”

Bediüzzaman, Sure-i Feth’de geçen âyetin tefsirine geçmeden önce, bazı tarihi delilleri dile getirerek cevap verir:

“Müşrikler içinde o zamanda saff-ı Sahâbede bulunan ekâbir-i Sahâbeye istik­balde mukabil gelecek Hazret-i Halid gibi çok zatlar bulunduğundan, şanlı ve şe­refli olan istikballeri nokta-i nazarında bütün bütün izzetlerini kırmamak için, hikmet-i İlâhiyye, hasenât-ı istikbaliyelerinin bir mükâfat-ı muaccelesi olarak ma­zide onlara vermiş, bütün bütün izzetlerini kırmamış. Demek mazideki Sahâbeler, müstakbeldeki Sahâbelere karşı mağlub olmuşlar. Tâ o müstakbel Sahâbeler, berk-i süyûf korkusuyla değil, belki bârika-i hakikat şevkiyle İslâmiyete girsin ve o şehâmet-i fıtriyeleri çok zillet çekmesin.”39

7. Mirkâtü’s-Sünne ve Tiryâku Marazi’l-Bid’a

Bu konu Bediüzzaman’ın sîret-i Resûlüllaha (a.s.m.) ve onun sünnetine tahsis et­tiği son konudur. 40 Bu risale içinde silsileli olarak, öncelikle sünnete muhlisâne sarılmak, bunun için bazı esaslar koymak ve bazı neticelerin değerlendirilmesi konu­ları işlenir.

Bu çağrı Kitâbullah’ın şu âyetleriyle başlar:

“Ey insanlar, size kendi içinizden öyle bir peygamber geldi ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona pek ağır gelir. O size düşkün, mü’minlere çok şefkatli, çok mer­hametlidir. Ey Peygamber, eğer insanlar senden yüz çevirirse, sen de ki: Allah bana yeter. Ondan başka ibadete layık hiç bir ilâh yoktur. Ben Ona tevekkül et­tim. Yüce Arşın Rabbi de Odur.” 41

“De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günah­larınızı bağışlasın.” 42

Bu iki şahîd doğrultusunda ele alınabilecek belki yüzlerce mesele vardır. Ancak Bediüzzaman bunlardan 11 Mesele üzerinde durmuştur. Bu meselelerin işlenişinde Kitâbullah’ı delil ve şâhid göstermiştir. Aynı zamanda bazı ehâdis-i Nebevîyeyi ele almıştır. İki yerde de Rabbânî imamlardan bazılarının sözlerine yer vermiştir. Bun­lardan birisi müceddid imam Ahmed Serhendî el-Fârukî’dir ( 971-1034). Ancak çoğu yerde gâyet geniş bir şekilde tahlillere, mukârenelere ve istidlallere yer ve­rilmiş, bazen de kendi şahsî deneyimleriyle ortaya koyduğu akıl ve mantık delillerini kullanmıştır.

Bediüzzaman, husûsan fesâd-ı ümmet, bid’aların istilası ve galip olduğu dönem­lerde sünnet-i seniyyeye ittiba’ etmenin ne kadar yüce bir değere sahip olduğu üzerinde durur. Ancak bize göre, sünnete sadıkâne ve ihlâslı bir şekilde bağlanma­nın “bid’a hastalığına devâ” şeklinde ifade ettiği başlıkla bir bağlantısının olmadığı kanaatindeyiz.

“Doğrudan doğruya sünnete ittiba’ etmek, Resûl-i Ekrem Aleyhissa­lâtü Vesselâm hatıra getiriyor. O ihtardan o hatıra, bir huzûr-i İlahî hatırasına inkılâb eder. Hatta en küçük bir muamelede, hatta yemek, içmek ve yatmak adâbında sünnet-i seniyyeyi mürâat ettiği dakikada, o adî muâmele ve o fıtrî amel, sevaplı bir ibadet ve şer’î bir hareket oluyor... işte bu sırra binaen sünnet-i seniyyeye ittibâı kendine âdet eden, âdâtını ibadete çevirir, bütün ömrünü semeredâr ve sevapdar yapabilir.” 43

neticesine ulaşır. Bediüzzaman, sünnetteki her bir hareketi, gemiler­deki hareket yönünü gösteren ve asla yanlış rotaya saptırmayan pusulaya ve hadsiz hesapsız karanlık yollar içinde önümüzü aydınlatan bir lambaya benzetir.44 Özel­likle

“De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahla­rınızı bağışlasın.” 45

âyeti üzerinde durarak şöyle der;

“(Bu ayet) ittibâ-ı sünnet ne kadar mühim ve lazım olduğunu pek kat’î bir sûrette ilan ediyor. Evet şu âyet-i ker­îme, kıyâsât-ı mantıkiyye içinde, kıyâs-ı istisnaî kısmının bir kuvvetli ve kat’î kıyası­dır... Şu âyet-i kerîme der ki: Eğer Allah’a muhabbetiniz varsa, Habibullah’a ittiba’ edilecek. İttiba’ edilmezse, netice veriyor ki, Allah’a muhabbetiniz yoktur. Muhab­betullah varsa, netice verir ki: Habibullah’ın Sünnet-i Seniyyesine ittibaı intac eder.” 46

Sünnet-i Nebevîyede edeb ve nûr-u azîm özelliklerini taşımayan hiç bir yön yoktur. Şu hadîsinde Resûlüllah (a.s.m.) çok doğru söylemiştir;

“Rabbim beni en güzel edeble te’dib etti.” 47

“Evet, siyer-i Nebevîyeye dikkat eden ve Sünnet-i Seniyyeyi bilen, kat’iyyen anlar ki, edebin envaını, Cenab-ı Hak, Habibinde cem’­etmiştir. Onun sünnet-i seniyyesini terkeden, edebi terk eder.” 48

Bediüzzaman’ın vurguladığı gibi sünnet-i seniyye hakkında bizzat kendi şahsında bilmüşahede ve zevken, belki bin kadar tecrübesinin bulunduğunu ve

“Mesâil-i Şe­riatle Sünnet-i Seniyye düsturları, emrâz-ı rûhaniyede ve akliyede ve kalbiyede, hususan emrâz-ı içtimâiyede gayet nâfi birer devadır bildiğimi ve onların yerini başka felsefî ve hikmetli mes’eleler tutmadığını, bilmüşâhede kendim hissettiğimi ve başkalarına da bir derece risâlelerde ihsas ettiğimi ilan ediyorum.” 49 der.

Bediüzzaman, sünnet-i seniyyenin her bir nev’ine tamamen bilfiil ittiba etmenin ancak ehass-ı havâssa dahi ancak müyesser olacağını söyledikten sonra şu açıkla­maları yapar;

“Ona bilfiil olmasa da, binniyet, bilkasd taraftarane ve iltizamkârâne talib olmak herkesin elinden gelir. Farz ve vacib kısımlara zaten ittibaa mecburiyet var. Ve ubûdiyetteki müstehâb olan Sünnet-i Seniyyenin terkinde günah olmasa dahi, büyük sevabın zayiatı var. Tağyirinde ise, büyük hata vardır. Âdât ve muâme­lâttaki Sünnet-i Seniyye ise, ittiba ettikçe, o adât, ibadet olur. Etmese itab yok. Fakat Habibullah’ın âdâb-ı hayatiyesinin nurundan istifadesi azalır.” 50

Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm,

“Hiç şüphesiz ki sen azîm bir ahlâk üze­resin.”51

âyet-i kerimesinin şehadeti ve Hz. Aîşe’nin (r.a.), “Onun ahlâkı Kur’ân ahlâkıydı” 52 şeklinde vasıflandırması şunu gösterir;

“Kur’ân’ın beyan ettiği mehâ­sin-i ahlâkın misâli, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmdır. Ve o mehâsini en ziyade imtisal eden ve fıtraten o mehâsin üstünde yaratılan Odur.” 53

Son olarak;

“Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, hilkaten en mûtedil bir va­ziyette ve en mükemmel bir sûrette halkedildiğinden, harekât ve sekenâtı, itidal ve istikamet üzerine gitmiştir. Siyer-i Seniyyesi, kat’î bir sûrette gösterir ki; her hare­ketinde istikamet ve itidal üzere gitmiş. İfrat ve tefritten içtinâb etmiştir. Evet, Re­sûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, "Emrolunduğun gibi istikamette ol" emrini ta­mamıyle imtisâl ettiği için, bütün ef’al ve akvâl ve ahvâlinde istikamet, kat’î bir sû­rette görünüyor.” 54

8. Şevâhid-i Nübüvvet

El-Hüccetü’z-Zehrâ ismini taşıyan 15. Şu’â’nın 3. Kısmında Bediüzzaman, 13 sayfalık (521-533) bir bölümde Nübüvvetin şâhidlerinden bahseder. Ancak, temas ettiği bazı konularda olduğu gibi, bu kısmın belirgin bir ismi yoktur. Ancak risâlenin başında “Üçüncü Medrese-i Yusûfiye’nin Tek Bir Dersinin Üçüncü Kısmı” ibaresi bulunmaktadır. Mukaddimede ise şöyle denilmektedir:

“Namazdaki Fatihanın manevî emriyle ‘Eşhedü en-lâ ilâhe illallah” feyziyle İkinci Kısmın yazıldığı gibi; namazdaki teşehhüdde dahi "Şahadet ederim ki, Muhammed Allah'ın resulüdür" cümlesinin diliyle, manevî ihtarıyle ve Sure-i Fethin ahirinde:

"Bütün dinlere üstün kılmak üzere Resulünü hidâyet ve hak din ile gönderen Odur. Buna şâhit olarak Allah yeter. Muhammed Allah'ın Resulüdür. Onunla beraber olanlar da kâfirlere karşı şiddetli, kendi aralarında ise pek merhametlidirler." 55 beş mu’cize-i gaybiyeyi gösteren büyük âyetin üçüncü kısmını yazmaya mecbur oldum.” 56

Aynı şekilde Bediüzzaman dinleyenleri (veya okurları), bu konunun tafsilatını, izahatını, senedli hüccetlerini Mu’cizât-ı Ahmediye risâlesine (yukarıda bahsi geç­mişti) ve Arapça olarak te’lif edilen Hizb-i Nûriye’ye 57 havale eder. Ancak bu­rada gayet özet bir şekilde burada bazı tespitlerini vermekle iktifa edeceğiz. 58

Bediüzzaman bu konuyu İki İşaret ve Onbeş Şehâdet üzerine bina etmiştir. Bi­rinci İşaret, Nübüvvet-i Muhammediye’nin bu âlem için zarurî oluşunu te’kid etmek üzere ele alınmıştır. Bediüzzaman’ın günlük virdinde tekrar ettiği İkinci İşaret ise, gayet vecîz bir şekilde şu gelen cümlede ifade edilmiştir;

"Ümmîliğiyle beraber en ekmel bir din ve İslâmiyet ve şeriatla ve en kavî bir iman ve itikad ve ibadetle ve en yüksek bir dâvet ve münacat ve duâ ile ve en eamm bir tebliğ ve misli görülmemiş harika müsmir, en etemm bir metanetle def'aten zuhurunun şehadetiyle, Muhammed Allah'ın resulüdür ve Sâdıku'l-Va'di'l-Emîndir." 59

Bundan sonra Bediüzzaman Nübüvvet-i Muhammediye’nin (a.s.m.) şâhidleri ve delillerini sıralamaya geçer.

“Birincisi: On bir hâlâtından çıkan bir hüccet-i risalettir. Evet, okumak ve yaz­mak öğrenmediği halde; on dört asrın ukalâsını, feylosoflarını hayrette bırakan ve edyân-ı semâviyede birinciliğiS kazanan bir din ile birden, tecrübesiz ve def’a­ten meydana çıkması emsâl kabul etmez bir hâlet olduğu gibi, sözlerinden, fiille­rinden, hallerinden çıkan İslâmiyet; her zamanda üçyüz elli milyon insanın ruhla­rına, nefislerine, akıllarına terbiyekârâne ders vermesi ve manevî terakkiyâta sevketmesi, emsâlsiz bir hâlettir. Hem, öyle bir şeriatle meydana gelmiş ki; âdi­lâne kanunlarıyla nev-i beşerin beşte birisini on dört asırda maddî ve manevî te­rakkî içinde idare etmesi misilsiz bir hâlet olduğu gibi, o Zât (a.s.m.), öyle bir iman ve itikadla meydana çıktı ki; bütün ehl-i hakikat her zaman onun mertebe-i imanından feyz almalarıyla beraber en yüksek ve en kuvvetli bir derecededir diye müttefikan tasdikleri ve o zamanda hadsiz muarızlarının ona muhalefeti zerre kadar bir telaş, bir vesvese, bir şüphe vermemesi gösteriyor ki, kuvvet-i imani­yede dahi onun emsâli yok ve o küllî yüksek imanı misilsizdir. Hem öyle bir ubû­diyet ve ibadet gösterdi ki; ibtidâ ve intihâyı birleştirip hiç kimseyi taklid etmeye­rek, ibadetin en ince esrarını görüp müraat ederek en dağdağalı zamanlarda dahi tam tamına ubûdiyeti yapması emsâlsiz bir hâlet olması gibi, Hâlıkına karşı öyle daavât ve münâcât ve ricâlar yapmış ki, bu zamana kadar telâhuk-u efkârla bera­ber o mertebeye yetişilmemiş...Ve mârifetullahta kimse ona yetişememesi, misil­siz bir hâlettir. Hem öyle bir metânetle insanları dine davet ve öyle bir cür’etle risâletini tebliğ etmiş ki; kavmi ve amcası ve dünyanın büyük devletleri ve eski dinlerin etba’ları ona muarız ve düşman oldukları halde, zerre kadar korkmaya­rak, çekinmeyerek umumun meydan okuması ve başa da çıkarması emsâlsiz bir hâlettir."

“İşte, onun sıdkına ve nübüvvetine bu hârika, emsâlsiz sekiz hâletin mecmuu gayet kuvvetli bir şehadettir.” 60

İkinci şehadette, imanın altı rüknündeki hakikatlerin, hakkaniyetlerin ve tahak­kuklarının Hz. Muhammed’in (a.s.m.) risâletine ve hakkaniyetine şehâdet edişinden bahseder. 61

Üçüncü şehadette, binler mu’cizât ve kemâlat ve yüksek, güzel ahlâkıyla risâle­tine, sâdıkıyyetine pek kuvvetli şehadet ettiğini söyler. 62

Dördüncü şehadette, bizzat Kur’ân-ı Kerim’in “hadsiz hakikatler ve hüccetleriyle risâletine, sâdıkıyyetine şehadet” ettiğini ifade eder. 63

Beşinci, altıncı, yedinci ve sekizinci şehadetlerde, Allah’la olan alakası ve onun teveccühündeki tasdîkiyet, tarihî irhâsât, bi’setten önceki harikalar ve bir takım olaylar gibi nübüvvet delilleri üzerinde yoğunlaşmıştır:

“Meselâ: Velâdet-i Peygamberiyeye (a.s.m.) yakın bir vakitte Kâbe’yi tahrip etmeye gelen Ebrehe askerinin başlarına Ebâbil kuşlarının elleriyle taşların yağ­ması ve vilâdet gecesinde Kâbe’deki sanemlerin başaşağı düşmesi ve Kisrâ’yı Fars sarayının harap olması ve ateşperest Mecûsilerin bin seneden beri yanması devam eden ateşi o gece sönmesi ve Bahîra-yı Râhib ve Halime-i Sa’diyenin kat’î ihbarlarıyla, bulutlar başına gölge etmesi gibi çok hadiseler, nübüvvetinden evvel nübüvvetini haber vermişlerdir. Hem istikbal, yani: Vefatından sonra onun haber verdiği hadiseler pek çoktur ve çok nevileri var... meselâ, Hz. Osman (r.a.) mushaf okurken, Hz. Hüseyin (r.a.) Kerbelâ’da şehid edilmeleri gibi seksen ih­bâr-ı gaybî mu’cizâtı, nakl-i sahîh ile ve tarih ve siyer kitaplarına istinaden taf­silen yazılmıştır.” 64

Dokuzuncu, onuncu, onbirinci ve onikinci şehadetler;

“Âl-i İbrahim Aleyhisse­lâm’a mukabil olan âl-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın içindeki büyük evliyâ ve Ali (r.a.) ve Hasan (r.a.) ve Hüseyin (r.a.) ve ehl-i beytin oniki imamı ve Gavs-i Âzam (k.s.) ve Ahmed-i Rüfâî (k.s.) Ahmed-i Bedevî (k.s.), İbrahim-i Dessukî (k.s.), Ebü’l-Hasen Şâzelî gibi aktâblar ve imamlar. Enbiyâdan sonra en muhterem ve yüksek taife (olan)... Sahabeler, asfiyâ ve sıddîkîn denilen müçtehidler, imamlar, al­lâmeler. İlmel-yakîn derecesinde Muhammed’in (a.s.m.) risâletine ve hakkaniyetine imanları, öyle küllî bir şehadettir. İşte o hadsiz şâhidlerden birisi Risâle-i Nur’dur ki; münkirler ona karşı hiç bir çare bulamadıklarından, zâbıta ve adliyeyi aldatıp mah­keme eliyle susturmasına çalışıyorlar.” 65

Onüçüncü şehadette, geçmiş dönemlerde yaşayan meşhur insanların nübüvvet-i Rusûlü (a.s.m.) te’kid ettiklerine dair kesin hüccetler verilmekte, “en başta enbiyâ olarak ârifler, kâhinler, hatifler müttefikan Muhammed’in (a.s.m.) risâletine ve gele­ceğine irhasât nev’inden gayet sarîh ve mükerrer haber verdikleri” 66 ifade edil­mektedir.

Ondördüncü şehadet ise “Kâinâtın kuvvetli şehadeti”dir:

“Bu kâinât, nasıl ki kendini icad ve idare ve tertip eden ve tasvir ve takdir ve tedbir ile bir saray, bir kitap gibi, bir sergi, bir temâşagâh gibi tasarruf eden Sâni­ine ve Kâtibine ve Nakkâşına delâlet eder; öyle de, kâinatın hilkatindeki makâsıd-ı İlâhiyeyi bilecek, bildirecek ve tahavvülâtındaki Rabbanî hikmetlerini ta’lim edecek ve vazifedarâne harekâtındaki neticeleri ders verecek ve mahiyetindeki kıymetini ve içindeki mevcudatın kemâlatını ilan edecek... Bir yüksek dellâl, bir doğru keş­şâf, bir muhakkik üstâd, bir sâdık muallim istediği ve iktizâ ettiği ve herhalde bu­lunmasına delâlet ettiği cihetle; elbette bu vazifeleri herkesten ziyade yapan Mu­hammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın hakkaniyetine ve bu kâinât Hâlıkının en yük­sek ve sâdık bir memuru kuvvetli ve küllî şehâdet edip ‘Eşhedü enne Muhamme­den Resûlüllah der.” 67

Onbeşinci şehadet ise “pek çok kudsî şehadetleri ihtivâ” etmektedir:

“Bu kâinâtta, gözümüz önünde bu muntazam tasarrufatı içinde adalet ve hik­met ile ve rahmet ve inayet ve himayet ile her zaman iyileri himaye ve fenaları ve yalancıları tokatlamak, Rububiyetin bir adeti olmasından, ‘Ef’âl-i Rahmâniyet’ muktezâsıyla bir Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyân’ı, Muhammed’in (a.s.m.) eline vermesi; ve bine yakın mu’cizelerin pek çok envâını ona vermesi; ve bütün hâlâtında ve en tehlikeli vaziyetlerinde şefkatkârâne himaye ve hatta güvercin ve örümcekle mu­hafaza etmesi; ve bütün vazifelerinde onu tam muvaffak etmesi; ve dinini bütün hakikatleriyle idamesi; ve İslamiyetini zeminin ve nev-i beşerin başına geçirmesi; ve bütün mahlukât üstünde bir makam-ı şeref ve meşâhir-i insâniyenin fevkinde daimî bir rütbe-i makbûliyet ve dost ve düşmanın ittifakıyla en yüksek hasletleri taşıyan bir şahsiyeti vermekle, beşerin beşten birisini ona ümmet etmesi gayet kat’î bir tarzda sâdıkıyetine ve risâletine şehadet ettiği gibi... Ondört asırda her gün ümmetinin bütün hasenatlarının bir mislini kazanmasının ve hayat-ı içtimai­ye ve mâneviye ve beşeriyedeki âsârının delâletiyle, nev’i beşere en yüksek reis ve üstâd yapması; ve onu büyük ve kudsî vazifelerle beşerin imdadına gönderip rahmet, hikmet, adalet, gıda, hava, mâ, ziya derecesinde insanları onun dinine, şeriatine, İslâmiyetteki hakikatlarına muhtaç yapması ile... Risâlet-i Muhammedi­yeye (a.s.m.) kudsî şehadet eder.” 68

Hatime

Şimdi tekrar geriye dönüp, Bediüzzaman’ın Asr-ı Saadet hakkında takdim ettiği konulara bakacak olursak, konunun iki esas üzerinde yoğunlaştığını görürüz. Bun­lardan birincisi ve kapladığı alan açıdından daha büyüğü, şu gelen konuları ihtiva eder; 1. Mu’cizeler, 2. Mi’râc, 3. Gaybî haberler, 4. Kıyamet ve amellerin sevap­larıyla ilgili hadisler. Bunların tamamı gaybî konulardan ve sîretin görünen tarihî olaylarıyla birlikte ele alınmaz. Şuhûd aleminin ardına kadar kökleri uzanan bir özel­lik taşırlar.

İkinci esasla ise, gayet vecîz bir şekilde, nübüvvete, sîrete ve sünnete ait verile­rin farklı yönleri ele alınmıştır. Meselâ, 1. Sünnet-i Nebeviyyeye bağlanmanın zaru­reti ve bunun ortaya çıkardığı neticeler, 2. Âl-i beyte muhabbet konusunda takip edilecek minhâc-ı Sünnet, 3. Risâlet-i Ahmediyeye dair bazı yaklaşımlar. Bunlara hızlı bir şekilde temas edecek olursak; Allah’a ulaştıran bir rehber olarak Resûlüllah (a.s.m.); onun risâletini isbat eden şâhidler, temel hedefler ve çok büyük değişim­ler, tağyîr gücü, sıdk-ı mutlak, beşerî ve kevnî açılardan varılacak son, insanları kurtarma hırsı ve sonra... Onun nübüvvetine en büyük şâhid olarak Kitâbullah.

Bütün müfredâtıyla mezkur iki esasla Bediüzzaman, Nebevî verileri ele alma ko­nusunda zamanî bir çizgiyi gerekli görmez. Tıpkı hadisi ele almada cerh ve tâdil ve ilm-i ricâl gibi bir takım vasıtaları kullanmada gözle görülür bir gayret göstermediği gibi, tarihî süreci dikkate almayı pek önemsemez. Onun birinci dereceden önem­sediği nokta, enlemesine ve boylamasına olarak ruhun derinliklerine dalmayı öngö­ren seçmeci bir görüşün ışığında sîreti okumanın yeniden sağlanmasıdır.

O halde Bediüzzaman, Asr-ı Saadetle ilgili sekiz parça halindeki risâlelerinde, farklı yollardan seri olarak enine boyuna bu konuya temas etmekle, tarihçilerin ve siyer kitaplarının takip ettiği metoda bağlı olarak bir siyer veya tarih kitabı yazmak istememiştir. Diğer yandan, muhaddislerin metodlarına muvafık olarak nebevî riva­yetleri tek tek ele almamıştır. Aklî verilere veya zahirde deveran eden kurallara ters düşmeyecek şekilde hadsî metoda en yakın bir yolu tercih etmiş, bu yolda yürü­müştür. Tabir yerindeyse, bu yolla musâlaha etmiş ve onu vardığı neticelerin te’kidi noktasında en iyi şekilde görevlendirmiştir. Buradan hareketle, Nebevî görünümle­rin dokunmasına yönelik Bediüzzaman’ın yaptığı yolculuklarda tahlil, istidlâl ve mu­kârene vasıtalarının kesîf bir şekilde kullanıldığını görürsünüz.

Evet o, tarih maddesini çok iyi kullanır ve bu maddenin bina edilmesinde çoğu zaman “Hadis”e dayanır. Ancak o, her zaman tarihin ötesine geçer ve sürekli hadi­sin delâletlerine, âlem-i gayba ulaşmış köklerine iner. Her iki halde o, sîyer olayla­rındaki rûhî derinliği, nebevî görünümlerdeki kevnî boyutu keşfetmeye çalışır. Siyer üzerine tahsis edilmiş değerlendirmelere çok önem verir. Tarihçinin önündeki sö­nükleşmiş noktaları daha fazla aydınlatmaya çalışır. Nebevî veriler hakkındaki değer­lendirmeleri, mücerred olarak en uzak tabakalarını tasavvur etmemiz mümkün olan hakikî bir derinliği gösterir. Burada Resûlüllahın (a.s.m.) hadislerinden yalnızca biri­sini hatırlayabiliriz;

“Eğer benim bildiklerimi bilseydiniz, az güler, çok ağlardı­nız.” 69

Bediüzzaman, bütün risâlelerinin tamamında takip ettiği metoduna uygun bir şekilde, cüz’îden küllîye, mevkûttan (süreli) ebedîye, fanîden sonsuza, zâhirden gayba intikal eder. Onun verileri her zaman mevcudâtın ve eşyanın ardına kök sa­lar. Ancak her zaman bu yola başvurup, buna uygun şekilde hareket etmez. İkilem­ler arasındaki mevhum sınırları aşan bir tarzda, kendine ait İslâm tasavvuru parale­linde ve bunun gölgesinde bütün ayırımları ve zıtlıkları vahdet-i kevniyye çizgisinde birleştirir. Böylelikle insan bir seyyid, alem maziden istikbale doğru uzanan bir köprü, kainat bütün yönleriyle bir sevgi ve anlayış yumağı, dünya hayatı kazanıla­cak mükâfat için bir fırsattır haline gelir.

____________________

** Prof. Dr. İMADÜDDİN HALİL

1939’da Irak’ın Musul şehrinde doğdu. Tahsilini Musul, Bağdat ve Kahire’de tamamladı. İs­lâm tarihi konusunda doktora tezini 1968 yılında Mısır Aynü’ş-Şems Üniversitesinde yaptı.

Birçok İslâm ülkesi üniversitelerinde dersler verdi ve çeşitli ülkelerde tertip edilen konferans ve sempozyumlara katıldı.

İslâm düşüncesi, edebiyat, tarih ve tarih felsefesi sahasında 40’ın üzerinde yayınlanmış ki­tabı bulunmaktadır. Çalışmalarında teoriye, kritik yapmaya ve düşünce dünyasına yeni kapılar açmaya dikkat etmiştir. Bazı eserleri ise Türkçeye tercüme edilmiştir.

Halen Musul Üniversitesinde İslâm Tarihi ve Araştırma Tenkitleri öğretim üyeliği yapan İmadüddin Halil, evli ve üç çocuk babasıdır.

2 Bkz: Sözler, Sözler Yayınevi, İstanbul-1987

3 Bkz: Şuâlar, İstanbul-1987; Lem’alar, İstanbul-1990; Mektubât, İstanbul-1990

4 Bkz: 10 Söz’den bazı bölümler; 24. Mektup’tan bazı bölümler; 13. Lem’a’dan bazı bölümler vb.

5 31. Söz, “mi’râc-ı Nebeviye” hakkındadır. 19. Söz ise Risâlet-i Ahmediye’yi çeşitli yönleriyle ele almak­tadır.

6 “Eski Said”, Bediüzzaman’ın Risâle-i Nûr’u telif tarihi olan 1926 yılından önceki döneme verdiği isimdir. Bilindiği gibi, bu tarihten itibaren “Yeni Said” ismiyle, bütün gayretlerini imanın kurtulmasına harcamıştır.

7 Mektubât, 179

8 Mezkûr kitaptaki hadis-i şeriflerin tahrîci Felâh Abdurrahman Abdullah tarafından gerçekleştirilmiş olup, bu konuda daha fazla bilgi edinmek isteyen okuyucular, eserin dipnotlarına müracaat edebilir.

9 Mu’cizât-ı Ahmediyye, 11, Musul- 1987

10 Sözler, 224

11 Sözler, 316

12 Sözler, 316

13 Bu hadis sahih bir hadistir. Tahrîc edenler: Tirmizî, Tuhfe, 2422; Ebû Nuaym, Hılyetü’l-Evliyâ,3:253

14 Sözler, 320

15 Sözler, 324

16 Sözler, 324

17 Sözler, 524

18 Sözler, 524

19 Sözler, 540

20 İsrâ, 1; Necm, 4-18

21 Sözler, 526

22 Sözler, 528

23 Sözler, 536

24 Sözler, 536-538

25 Sözler, 544-546

26 İsrâ, 59

27 Fussilet, 53

28 Yunus, 39

29 Mektubât, 121

30 Mektubât, 83

31 Mektubât, 83

32 Mektubât, 84-85

33 Mektubât, 85

34 Mektubât, 87

35 Mektubât, 89

36 Tevbe; 128-129.

37 Şûrâ; 23.

38 Lem’alar, 25-26

39 Lem’alar, 29

40 Lem’alar, 49-61

41 Tevbe, 128-129

42 Âl-i İmrân, 31

43 Lem’alar, 50

44 Lem’alar, 50

45 Âl-i İmrân, 31

46 Lem’alar, 52

47 Mânâ itibarıyla sahih bir hadistir. İbn Sem’ânî Edebü’l-İmlâ isimli eserinde İbn Mes’ud’dan naklen “El-Menâvî Camiüs-Sağîr üzerinde şerhetmiştir.” ifadesini kullanır. İbn Teymiye (18/375); “Mana yönünden sahihtir, ancak isnadının sabit olduğuna dair bir bilgi yoktur” demiştir ve bu açıklama Sehâvî ve Suyûtî tara­fıntan te’yid edilmiştir. Bkz: Keşfü’l-Hafâ, 1/70

48 Lem’alar, 54

49 Lem’alar, 55

50 Lem’alar, 56

51 Kalem, 4

52 Müslim, 746; Ahmed, 6/54, 91, 163; Ebu Davud, 1342; Nesâî, 3/199-200

53 Lem’alar, 60

54 Lem’alar, 60

55 Fetih, 28-29

56 Şuâlar, 521

57 Bazı evrad ve duaların bulunduğu küçük bir risâledir. Arapça olarak telif edilen Mesneviyyü’l-Arabiy­yü’n-Nûrî isimli eserle karıştırılmamalıdır.

58 Şuâlar, 521 vd.

59 Şuâlar, 522 (Arapça olarak îrad edilen mezkûr cümle, Arabî üslûbta alışılmış olmayan bir ifade tarzına sahiptir.)

60 Şuâlar, 523

61 Şuâlar, 524

62 Şuâlar, 524

63 Şuâlar, 525

64 Şuâlar, 526

65 Şuâlar, 527

66 Şuâlar, 528

67 Şuâlar, 529-530

68 Şuâlar, 531-532

69 Bu Hadisi İmam Ahmed, Tirmizî ve İbn Mâce rivayet etmiştir.

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?
Yükleniyor...