SAİD NURSÎ DÜŞÜNCESİ “ÇAĞDAŞ BİR YAKLAŞIM”

Risâle-i Nur hakkında şümullü olarak, metodlu bir şekilde araştırma yapan kişi, çok açık bir gerçekle yüzyüze gelir; müellif, insanların ıslâhına yönelik yazdığı risâle­lerde, İslâm düşüncesinin meselelerini geniş çaplı, ayrıntılı ve derinlemesine açık­lama yollarını takip ederek ele almıştır. Burada aynı zamanda, İslâmî şahsiyetin tekrar binâ edilmesi, yeniden yapılanmış İslâm ümmetinin üzerine düşen mes’uliye­tini yerine getirebilmesi, Türkiye’de, yaşadığı asrı paylaşan ve imanını, asâletini, toplumunu ve ümmetini tehdit eden fikrî tehlikelere maruz kalan Müslüman insanın kurtulabilmesine yönelik hulâsa edilmiş görüşleri vardır. Bediüzzamanın yeni bir yaklaşımla ve muâsır temeller üzerine bina ederek ortaya koyduğu hükümler, Kur’­ânî, nebevî ve içtihâdî çözümler hâlâ sıcaklığını korumaktadır. Bu araştırma, Bedi­üzzaman’ın ortaya koyduğu çözüm yollarını ve önemli tespitleri nura talip olanlara ya da Bediüzzaman’ın modern düşünce yapısını öğrenmek isteyenlere ışık tutacak­tır.

Bediüzzaman tarafından te’lif edilen Risâle-i Nur, çoğu zaman müellifinin içtihâdî görüşlerini ihtiva etmesine, onun yaşadığı zaman ve mekanın özelliklerini taşıma­sına, te’lif süresince yazarının yaşadığı psikolojik, sosyal ve ilmî şartları aksettiriyor olmasına rağmen, hâlen hayatiyetini ve tesirini korumaktadır. Bunun sebebi, önce­likle Allah’ın kitabı Kur’ân’a dayanması, bunun yanısıra insanların ihtiyaçlarına ve ce­vap aradığı sorulara tam olarak cevap vermesidir.

Bediüzzaman kâh kendi nefsine yönelir, onu iman ile kuvvetlendirmeye çalışır, kâh nur talebesiyle sohbet ederek onu terbiye eder, kâh efkâr-ı dâlleden (dalâlet düşüncelerinden) müteessir olan îmân sahibi Müslümanlara seslenir, kâh toplumu ve bütün ümmeti ilgilendiren problemlere eğilir. Onun Risâle-i Nur’da ikâme ettiği dü­şünce yapısını bu esas temeller üzerine kurduğu söylenebilir. Hiç şüphesiz bu um­deler, İslâm ümmeti ve insanlık için yeni mesajlar sunması açısından son derece önemlidir. Diğer yandan Bediüzzaman bütün dikkat ve gayretini bu umdelerin tesi­sine harcamada yalnız değildir; İslâm âleminin her köşesinde yaşayan bir çok düşü­nür, farklı şartlar altında olmalarına, farklı ıstılahlarla çözüm üretmelerine rağmen, onunla aynı paralelde fikir yürütmüşlerdir.

Bu araştırmada ayrıntılı olarak ele alacağımız umdelerden en önemlilerini başlık­lar halinde şöylece sıralayabiliriz;

1. Îmânın temellendirilmesi.

2. İslâm Şeriatinin taşıdığı özelliklerin açıklanması, aleyhinde öne sürülen şüphe­lerin tenkidi.

3. Batı medeniyetiyle İslâm medeniyetinin karşılaştırılması.

4. Kevnî kanunları anlama ve bunlardan istifâde etmeye dâvet.

5. Tecrübî (müsbet) ilimlerde araştırma yapmaya teşvik.

6 Maddî alanda çalışmalar yapmaya teşvik.

7. İslâm birliğine çağrı.

8. Aslî değerlerle muâsır değerlerin birbiriyle tevfîki (bağdaştırılması).

9. Müslüman ferdin ahlâkî yapısının yenilenmesi.

10. Müslümanda güzel duyguların ortaya çıkarılması.

Son olarak, bu araştırmanın Kitap, Sünnet ve Rızây-ı İlâhîye muvâfık olduğunu söylerken, bu çalışmamı Rabbimin yüce katında kabul etmesini, sâlih kullarının kalplerini buna aralamasını dilerim. Gufrân olan Allah’tan başka bir dileğim yoktur. Allah hata ve nisyandan münezzehtir.

Okurlarımdan bu çalışmadaki doğru bulduklarını almalarını, kusurları ise bana ha­vale etmelerini bekliyorum.

“Vallahu yekûlü’l-hakka ve hüve yehdi’s-sebîl”

“Ve-Âhiru da’vânâ eni’l-hamdülillâhi Rabbi’l-âlemîn”

1- İmanın Temellendirilmesi

Bediüzzaman’ın;

“Bu zamanda Ehl-i İslâmın en mühim tehlikesi fen ve felsefe­den gelen bir dalâletle kalplerin bozulması ve îmânın zedelenmesidir.”2

şeklindeki yorumu çok isabetli ve yerinde olan bir görüştür. Onun bu görüşündeki isabet, teşhisindeki incelik, Müslüman ferdin îmânî yapısında felsefî taarruzun meydana getirdiği kötü neticeler ve derin yaralar gözönüne alındığında kendini gösterir. Özellikle laikliğin bütün fikrî ve ictimaî meselelere şâmil sosyal bir düzen olarak ka­bul edildiği ülkelerde bu taarruz, hayat ilkelerine bütün şiddetiyle etki etmektedir. Ancak, mevcut felsefenin insan aklı ve vicdanına koyduğu düşünce ambargosuyla tüm insanlık karşı karşıyadır. Bu konuda Roger Garaudy şöyle demektedir;

“Hâlihazırda mevcut felsefe düşüncesi üzerine binâ edilmiş olan ilim anlayışı, ilmi hikmet ve îmândan uzak olarak, herşeyi kendi gâyesi doğrultusunda kullanma dü­şüncesini akla yerleştirmekte, “Niçin?” sorusuna cevap vermemekte, nihâî hedefi, sınırları ve esasları sorgulamamakta, neticede bu anlayış, beşeriyeti intihara sevket­mektedir.”3

Garaudy İslâmiyetin öngördüğü îmân anlayışına, insanlığın duyduğu ihtiyacı şu şekilde açıklıyor;

“İlmi, hikmetten ve îmândan ayırmayan bu mefhumun yeniden ihyası ve neşrine veya aklın kâmilen kavrayabilmesine şimdiki kadar ihtiyaç duyulmamıştır. Bu, beşeriyet hayatında gelinen yeni bir dönemin göstergesidir.”4

Bu zarûret, günümüz Batı dünyasında bir çok yazarlar, düşünürler ve filozoflar tarafından te’lif edilen ve İslâm âlemine tercümeler vasıtasıyla ulaşan kitaplarda açıkça te’kid edilmektedir. 5 Îmânın kitap ve sünnette İslâmın vazgeçilmez belirtisi olduğunun vurgulanması, Batılı bazı tanınmış şahsiyetlerin Müslüman olma sebeple­rindendir. Müslüman olan ve “Rehber İslâm” kitabının müellifi olan Alman Dr. Mu­rad Hoşman şöyle diyor;

“Bilim akla nihayetsiz sorular bırakıyor, her geçen gün sel gibi artan yeni sorulara belirgin bir cevap getiremiyor. Dinden uzak bu tür tecrü­beye dayalı tabiî ilimler, dînin boşluğunu doldurmaktan, özellikle dînin fıtrî ölçülerle açıkladığı ve ulaştırdığı gayeleri karşılamaktan âcizdir. Dinî, devre dışı bırakma dü­şüncesi sonradan ortaya atılan, dar ufuklu bir yaklaşımdır. Nitekim bu durum, bir müddet hâkimiyet kuran Darvinizmin yerle bir olması ve Freud, Karl Marx ve ka­dîm materyalizmin zevâl bulmasında açıkça kendini göstermektedir.”6

İlmin sınırlı oluşu itirafından,7 gayba îmâna duyulan ihtiyacın ilanından ve ilmin gurur zincirlerini kırarak hürriyetine kavuşmasından çok önceleri Said Nursî, Müs­lüman ferdin dünyasını ve semasını kaplayan şüphe bulutlarını dağıtan Kur’ânî îmânı takdim etmiştir. Allâh-u Teâla’ya, esmâ-i hüsnâsına, rubûbiyyetine, ulûhiyyetine, gönderdiği mukaddes kitaplarına, enbiyâ ve resûllerine, haşir gününe, âhirete, me­leklere îmân zarureti üzerinde ısrarla durarak, bunlarla ilgili Kur’ân âyetlerini asrı­mızın anlayacağı şekilde ve örnekler vererek te’lif ettiği Risâle-i Nur eserinde, Müslümanın akıl ve kalbinde îmânın temellerini-fikrî olarak-kurmuştur.

Bediüzzaman “taklîdî îmân” sahiplerinin, materyalist ve laik felsefenin attığı şüphelere karşı koyacak güçlerinin olmadığı görüşündedir. Kur’ânî bürhanlardan, ilmî delillerden ve aklî hüccetlerden uzak olunması halinde, bu cânipten gelecek çok etkili ve kuvvetli şüphe taarruzları karşısında zaafa uğranılacağı açıktır. Bu sebeple Bediüzzaman, taklidî îmânın yerine “tahkîkî îmân” ıstılâhını kullanarak, îmânın arttı­rılması, yenilenmesi ve takviyesi için çağrıda bulunmaktadır. Şüphesiz îmân taklîdi ortadan kaldırır. Çünkü îmânın, akıl ve Kur’ânî anlayış üzerine kurulması gerekir. Bu ıstılahlar, özellikle İmâm-ı Rabbânî’nin kitaplarında yer alan tasavvuf anlayışının Be­diüzzaman düşüncesine te’sir ettiğini gösterir.

Said Nursî, nefse, düşünceye, hayata, toplum hayatına, tarihe ve kadere te’siri bakımından îmânın zaruretini dile getirmektedir.

Mü’min, âleme bakış açısıyla imtiyaz kazanır ve îmân-ı cemîle ile renklenir. Eğer “dalâlete sapmış gâfiller” zümresinden ise âlemi, “vahşetli ve dehşetli bir ademistan ve elîm ve bütün geçmiş zaman ve ölmüş kurunlar ve asırlar elim ve mahvolmuş bir mezaristan” 8 olarak görecektir. Mü’minin âleme bakışı ve değerlendirmesi; “Canlı birer sâhife-i ibret ve baştan başa ruhlu, hayatdar bir acip âlem ve mevcut ve bizimle münasebettar bir memleket-i Rabbâniyye”; 9

Îman-ı Kur’âni; “Seyl-i mevcûdat ve kafile-i mahlûkat nereden geliyor ve ne­reye gidecek ve ne için gelmişler ve ne yapıyorlar?” diye halledilemeyen tılsımlı suallerin mânâları ona inkişaf etmesi ve bunun ancak ve ancak sırr-ı tevhid ile ol­ması” 10 şeklinde târif edilmiştir.

Îmânın mü’mine sağladığı Kur’ânî kâinatın eşsiz görünümü şöyledir; Birer vazi­fedâr sûretinde birbiriyle konuşan, birbirinin imdadına koşan, insanlara, cinlere ve meleklere hakikî, nurlu ve zevkli hikmet dersleri veren, “Hiç bir şey yoktur ki O’nu hamdederek tesbih etmesin. Ancak siz onların tesbihlerini anlamazsınız.” 11 âye­tinde beyan edildiği gibi Hâlikını şükür ve hamd ile tesbih eden bir varlıklar toplu­luğu. Aynı zamanda îmân, insanı, âlemin boş, kasvetli, vahşetli, başıboş, tehlikelerle dolu ve düşman gibi görünümünden kurtarır.

“Dalâlete sapmış gâfiller”, derinlemesine uzanan geçmiş zamanı “elîm ve mah­volmuş mezaristan” 12 olarak değerlendirirken, Kur’ân, insanlık tarihini mü’min için ibretlerle dolu, hayattar, hayır tablolarıyla dolu olarak arzetmiştir. Kur’ân, “kâh bizi o zamanlara, kâh o zamanları yanımıza getirerek her asra ve her tabakaya gösterip yüksek bir i’caz ile ders vermiştir.”13 Bediüzzaman’ın da tarihe bakış açısı Kur’ân’daki gibidir. Müslüman tarihe yönelip onunla arasındaki bağları kuvvet­lendirebilir, onda gerçekleşen olayları gözünün önüne getirebilir, olaylardan ibret alıp, dersler çıkarabilir, kötüleri değil, iyi ve doğru davranışta bulunanları örnek alabilir, değerli, kahraman şahısların takipçisi olabilir.

İnsanın psikolojik hayatında da îmânın bereketini günyüzüne çıkaran Bediüzza­man’a göre bu îmân, insanın kadere bakış açısını değiştirir. Öyle ki, mü’min olma­yan bir insan ondan korkmakta, dehşet almakta, geleceğin karanlık görünmesi ru­hunda sıkıntı, ızdırap ve boğucu bir daralma meydana getirmektedir. Kadere îmân ise sahibine; “..nihayetsiz bir hiffet , bir rahatlık ve ruh ve reyhânı veren ve emn ü emanı temin eden bir sürûr, bir nur veriyor.” 14

Îman, insanın elemlere bakış açısına da çare bulup, bunlar karşısında duyduğu hisleri ta’dil ederek, dengeye kavuşturur. Bunun yanısıra mü’minin elemdeki hik­meti görmesini, meydana getirdiği kevnî ve hayâti neticeleri düşünmesini, “zihayatlara âlâm ve mesâib ve meşakkat ve beliyyat sûretinde, bazı hâlât ârız olur ki; o hâlât ile hayatlarına envâr-ı vücûd teceddüt edip, zülumât-ı adem tebâud ede­rek hayatları tasaffî ediyor” 15 şeklinde değerlendirme yapmasını sağlar. Böyle­likle psikolojik, ahlâkî ve îmânî olarak elemin tesir edeceği bir alan kalmaz.

“Zira; Tevakkuf, sükûnet, sükût, atâlet istirahat, yeknesaklık, keyfiyatta ve ahvalde birer ademdir. Hatta en büyük lezzet, yeknesaklık içinde hiçe iner.”16

Ahlâkî yönden neticesi ise, elemi defedip yerine “neşv-ü nemâ”yı getirmesi, “hakâik-i nisbiyye”nin idrâkini sağlaması, “nukûş-u esmâ-i hüsnâ”nın17 fehmi ve zevkedilmesinde kendini gösteren îmânî gayelere ulaştırması şeklinde görülür. Tahsîl-i ilim ise;

“Daire-i kesretin müntehâsındaki cüz’iyatın, cüz’iyât-ı ahvalinde tevhid noktasında cemâl-i İlâhînin ve kemâl-i Rabbânînin binler envâı ve yüzbin çeşitleri onlarda temerküz cihetinde görünür, anlaşılır, bilinir, tahakkuku sabit olur.”18

ifadeleriyle tarif edilir.

Bediüzzaman, fikrî dalâletin saptırmasıyla kendini kaybeden, şirk ve küfre düşen aklın, “geçmiş zamanın elîm hüzünlerini ve gelecek zamanın vahşî korkularını insa­nın başına toplattıran meş’um ve sebeb-i ta’ciz bir âlet-i belâ” 19 olacağı uyarı­sında bulunur. Bunun yanısıra îmân, maâni-i tevhîd ve sabır, şükür, rıza, yakîn, te­vekkül, Allah’ın emrine boyun eğme gibi a’mâl-i kalbiye ile fikrî krizi tedavi eder. Îmânın olmamasıyla şefkat ve merhamet, insanı eleme sevkeden iki sebep olur. İnanmayan birisi için beşeriyetin ve hayata mazhar olan diğer canlıların başlarına gelenler birer ezâ, şer ve zevâl görüntüleri haline gelip, ona elem ve tasa verir.

“Zaman-ı mâzi tarafı, bir mezâr-ı ekber ve müstakbel bir karanlık ve yukarı bir dehşet ve aşağı ve sağ ve sol taraflarından elîm ve hazîn haller, hadsiz muzır şey­ler.”20

ile dolu bir vaziyet görünür. Aynı şekilde muhabbet duygusu da böyledir; eşyanın zevâlini görmekle lekedâr olur. Ne zaman ki mü’min tevhid sırrını keşfe­derse, şerlerin, mevtin ve zevâlin esrarını ve hikmetini tam olarak anlayabilir. Îmânî bakış açısıyla şer, hikmetten hâlî olmayan cüz’î ve ârız bir durumdur. Ölüm, “hayat-ı bâkıyenin mukaddemesi”dir. 21 Zevâl-i eşya ise, “sinema perdeleri gibi ve güneşe mukabil akan kabarcıklar misillü, lezzet verici bir teceddüd-ü emsâldir, bir tazelen­mektir.” 22

Bediüzzaman, îmânın ictimâî hayattaki rolüne de temas ederek, onunla ictimaî bağların sağlanacağı, kuvvetleneceği görüşünü savunur. Çünkü, “tevhîd-i îmânî, elbette tevhîd-i kulûbu ister. Ve vahdet-i îtikad dahi vahdet-i ictimâiyyeyi iktizâ eder.” 23

İman, mü’minin kalbini, şuurunu ışıklandıran, görüşünü ve basîretini arttıran, ic­timâî şuurunu parlatan, sıkıntılarını ve zulümatı dağıtan nûr-u Kur’ânî ile aydınlatır. Böylelikle onun önünde kevnî ve ictimâî çok geniş ufuklar açılır. Özellikle ictimâî açıdan, beşeriyet arasında “sayısız vahdet alâkaları” olduğunu müşâhede eder. Bu­nun için kardeş olarak baktığı insanlara sevgi, saygı ve şefkatle yaklaşma anlayışını kazanır.

“Evet, mü’min kardeşini sever ve sevmeli. Fakat fenalığı için yalnız acır. Tahakkümle değil, belki lütufla ıslâhına çalışır.” 24

Hayata, ondaki zorluklara ve çeşitli hâdiselere bakış, Risâle-i Nûr’da, münkir bir müşrik ile âbid bir mü’minin bakış açılarının mukâyesesiyle ele alınır.

Birincisi, kâinatta ve hayatta var olan gizli gâyeleri görmez ve inanmaz.

“Bu acib ve tam mutî, hayattar ve cismânî melâikeyi; câmid, ruhsuz, fâni, vazifesiz, hâ­lik, mânâsız hadisatın herc ü merci altında ve inkılapların fırtınaları içinde, adem zu­lümatında yuvarlanan bir perişan mecmua-i vâhiyesi, hem bu çok garip ve tam muntazam, menfaattâr fabrikayı; mahsûlatsız, neticesiz, işsiz, muattal, karmakarışık olarak şuursuz tesadüflerin oyuncağı ve sağır tabiatın ve kör kuvvetin melabegâhı ve umum zîşuurun mâtemhânesi ve bütün zîhayatın mezbahası ve hüzüngâhı sûre­tine çevirir.”25

Mü’min ise her bir şeyi,

“Sâniinin san’atını nihayetsiz ehl-i takdire cazibedarane teşhir eden, kıymettar bir mû’cize-i kudret ve bir ilannâme-i hik­met” 26 olarak değerlendirir. Onun nazarında her bir varlık; “manidâr, İlâhî, man­zum bir kasideciktir ki, hadsiz zîşuurlar onu kemâl-i lezzetle mütâlaa ederler.” 27

2. İslâm Aleyhinde Ortaya Konan Şüphelerin Tenkîdi

Donukluk, kusur, noksanlık ve geri kalmışlık ithamlarına maruz kalan İslâm şeri­atıne yönelen hücumlar karşısında Bediüzzaman, onu müdâfaa zaruretini duymuş­tur. Doğrulara muhalif amellerle müttehem bir şeyin müdafaası olarak değil, ona bağlananların cehaletlerinden, gafletlerinden, kadrini gerçek anlamda takdir ede­memekten veya beyan ve neşrindeki za’fiyetlerinden kaynaklanan eksiklikleri hevâ­larına göre kullananlara karşı gerçeği anlatmaya çalışan bir avukat müdâfaasıdır. Ve İslâm, sıbga-i rabbânîye muvafık olarak Müslümanın fikrî ve psikolojik hayatını tan­zim eden mütekamil bir yoldur. Müslümanların bütün meselelerinde ve işlerinde mürâcaat ettikleri bir kaynaktır. Aynı zamanda “muallim-i ukûl=akılların muallimi”, “münevviru’l-kulûb=kalplerin aydınlatıcısı”, “mürebbî ve müzekkîy-i nü­fûs=nefislerin terbiyecisi ve tezkiyecisi”dir. 28

İslâm şeriatı “çok dakîk kanunları” 29 ve adaletiyle tanınır, çünkü “hak ve adâ­let üzere kâim”dir.30 Tarihi bir gerçektir, çünkü “on dört asırdan beri, muhtelif kavimlerden olmalarına rağmen insanlığın beşte birisini biraraya getirmiştir.”31 Aynı zamanda asâletlidir, günümüz medeniyetiyle temel ve kaynak açısından fark­lıdır. İslâm Kur’ân’a, o da Hüdâ’ya dayanır. Mezkur medeniyetin temelinde Roma dehası vardır. Bu ise nefse ve cisme bakar, tabiata girer, nefsi tarla eder, şeytanın sîmasını beşerde gösterir. 32 İslâm, diğer sistemlerden farklı olarak “istiğnâ ile is­tiklâl prensibi”ni savunur. 33 Fâniliğe meydan okuyan bir şeriat-ı hâlide(sonsuz ka­nun)dir. Kur’ân,

“Her asırda taze nazil oluyor gibi tazeliğini, gençliğini muhafaza ediyor... Beşerin âsâr ve kanunları, beşer gibi ihtiyar oluyor. Değişiyor, tebdil edili­yor. Fakat, Kur’ân’ın hükümleri ve kanunları, o kadar sâbit ve râsihtir ki, asırlar geçtikçe daha ziyâde kuvvetini gösteriyor.”34

Kur’ân’ın ayrıcalıklarından birisi de, “Kur’ân-ı camiin nusûs ve vücûhundan ve işaret ve rumûzundan çıkan Şeriat-ı kübrây-ı İslâmiyenin kemal-i intizamı ve muvâ­zeneti ve hüsn-ü tenâsübü ve resâneti; cerhedilmez bir şâhid-i âdil, şüphe getirmez bir bürhân-ı kat-i’” 35 olmasıdır. Buna mukabil, insanların koyduğu düzenler ve yine insanlarca tahrif edilmiş dinlerin, beşeriyetin isteklerine, fert ve cemiyet masla­hatını dengeli bir şekilde sağlayabilmenin ne kadar uzağında oldukları düşünülürse, Kur’ân’ın koyduğu İslâm şeriatının önemi anlaşılır.

Bediüzzaman bu konuları açıklarken, hicâb (örtünme), zekatın emredilip, faizin haram kılınması, mîrasta kız ve erkek evlatlara verilecek miktarlar ve benzeri konu­lardaki ahkâm-ı şer’iyyenin hikmetlerini açıklamış, bütün Kur’ân hükümlerinin “ayn-ı hak ve mahz-ı adâlet” 36 olduğunu söylemiştir.

Aynı hassasiyetle îtikadî konulara da yer veren Bediüzzaman, Hz. Adem’in (a.s.) Cennetten çıkarılışı, şeytanların varlığı, iyi insanların ve günahsız mahlûkatın tabiî afetlerde ölmeleri vb. hususlarla ilgili şüpheleri izâle etmiştir.

Bazı tasavvuf ehli tarafından tarikat ve şeriat kavramlarının karıştırıldığına dikkat­leri çeken Said Nursî, şu açıklamaları yapar;

“Şeriat, doğrudan doğruya, gölgesiz, perdesiz, sırr-ı ehâdiyet ile rubûbiyet-i mutlaka noktasında hitâb-ı İlâhînin neticesi­dir. Tarikatın ve hakikatın en yüksek mertebeleri, şeriatin cüzleri hükmüne geçer. Yoksa dâima vesile ve mukaddime ve hâdim hükmündedirler. Neticeleri şeriatın muhâkemâtıdır.”37

Bediüzzaman ehl-i tarîke,

“Tarikat ve hakikat, vesilelikten çık­mamak gerektir. Eğer maksûd-u bizzat hükmüne geçseler; o vakit şeriatin muhke­matı ve ameliyatı ve sünnet-i seniyyeye ittiba’, resmî hükmünde kalır, kalp öteki ta­rafa müteveccih olur.”38

îkazını yaparak, bu yolda fahr, enaniyet, gösteriş, te­veccüh-ü nâsın talebi ve dünyevî beklentilerin terkedilmesi gerektiği üzerinde du­rur. “Sünnet-i Nebeviyye-i Şerîfeye ittiba” 39 zarureti üzerinde ısrarla dururken, a’mâl-i kalbiyye ve tezkiye-i nefsiyye üzerinde özenle duran cemaatleri, “a’mâl-i şer’iyye-i muhkemi ve âdâb-ı sünnet-i nebeviyye”yi 40 kendi cemaatlerinin inhisarı altına alma tehlikesinden sakındırmıştır. Bütün bunların dikkate alınmaması halinde ortaya çıkacak neticeyi de şöyle açıklar;

“Namazdan ziyade halka-i zikri düşünür; ferâizden ziyade, evrâdına müncezib olur; kebâirden kaçmaktan ziyâde, âdâb-ı tari­katın muhalefetinden kaçar. Halbuki muhkemât-ı şerîat olan farzların bir tanesine, evrâd-ı tarikat mukabil gelemez, yerini dolduramaz.”41

Bediüzzaman’a göre, hakikate ulaşmanın “sünnet-i seniyye ve ahkâm-ı şeriat haricinde yolu yoktur.” 42 Bunun yanısıra, bazı evliyâ-i kâmilîn, şeriat kılıncıyla îdam edilmişlerdir. Ancak, bu sınıfa giren ehl-i cezbe ve istiğrâkın, hakaik-i şeriata ve kavâid-i îmâniye karşı bir inkar, bir tezyif, bir istihfaf olmaması gerekir. Ahkâmı yapmasa da, ahkâmı hak bilmesi gerekir. Yoksa o hâle mağlup olursa, hakâik-ı muhkemeye karşı inkâr ve tekzîbi işmam edecek bir vaziyet alır ki, bu alâmet-i sü­kûttur. 43 Bana da bu meselede bir müşkilatın var olduğu görünüyor. Çünkü, Bediüzzaman’ın da vurguladığı gibi, bir yandan şeriatın bütün insanlar için mükem­mel bir nizam olması, şifâ ve hidayet kaynağı olmasıyla, diğer yandan bütün bun­lardan mahrum olması veya bazı insanların bu meziyetlere doğrudan kaynak gös­terilmesi arasında bir tenâkuz vardır.

Bediüzzaman karşılaşılan bu muhalefet dairesini daraltmış, ortaya bazı şartlar koymuştur. En başta, böyle bir muhalefetin vahyin tamamıyla inkar edilmesiyle eş tutulmasına cevaz vermemiştir. Eğer “ hakâik-i şer’iyye ve kavâid-i îmâniyeyi” “inkâr, tezyîf ve istihfâfı” tazammun etmiyorsa bir tehlike yoktur. Eğer vecd halleri gibi insan iradesinin zayıf düştüğü, fikrî dengenin sarsıldığı, şeriat nasslarını bilme­mek veya anlamamaktan dolayı yanlışlıklara düşüldüğü, aklî ve rûhî sıhhatin bozul­duğu durumlarda irâde, şuur, ilim ve kudretin safdışı kalmasıyla şeriate muhalif olunması, şer’î hakikatlere ve hükümlere rıza gösterilmemesi, bu görüşte olanlar için “alâmet-i helâk”tir. 44 Tarikat ve hakikatin parlak zevklerine kapılıp, mezâkın­dan çok yüksek olan hakâik-i şeriatin derece-i zevkine yetişemediği için; zevksiz, resmî bir şey telakkî edip, ona karşı lâkayd kalanlar, “ben onu buldum, o bana ye­ter” diyerek, ahkâm-ı şeriate muhalefet ederler. Bu kısımdan, aklı başında olanlar mes’uldürler, sukût ederler, belki kısmen şeytana maskara olurlar. 45

3. Batı Medeniyetiyle İslâm Medeniyetinin Karşılaştırılması

Bediüzzaman, Batı medeniyetine yeni bir anlayışla yaklaşmıştır. Bu medeniyette “mehâsin-i kesire”nin var olduğunu kabul ederken, Batının bu duruma tek başına geldiği iddialarını reddetmiş, başka yan unsurlardan mücerred kalmadığını, bütün âlemin katkısının da bulunduğunu, dolayısıyla bütün insanlığın ortak malı olduğunu söylemiştir.46

Bu medeniyetin binâsında rolü olan en belirgin dört amil şunlardır;

Birincisi zaman amili, ki “telâhuk-u efkâr”47 ve terâküm-ü efkârı ortaya çı­karmıştır.

İkincisi insan unsuru, ki insanların aralarında telâhuk-u efkâr bina etmelerini 48 sağlamıştır.

Üçüncüsü îmâni unsurdur ki, (Arnold Tonybee bunu ‘rûhî kıvılcım’ olarak tabir etmiştir) bu Bediüzzaman’ca “semâvî şerâyi’ ve hususî şer’i Ahmedî, yani İslâmî inkı­lab” 49 olarak nitelendirilmiştir.

Dördüncüsü insânî unsurdur ki, bunun için “hâcât-ı fıtriyye-i beşeriyye” 50 ta­biri kullanılmıştır.

Batı medeniyetinin bütün insanlığın ürünü oluşu, bazı insaflı Batılı düşünürlerce de kabul edilmektedir. Bunlardan birisi olan Roger Garaudy, bu konuda ele aldığı bir çok yazısında, Batı medeniyetine katkıda bulunan unsurlar arasında İslâm mede­niyetini zikretmektedir. Garaudy şöyle demektedir;

“İslâm âleminin bize kazandır­dıkları sadece bazı deney yolları ve müthiş sayıdaki keşiflerin öncülüğü değildir. Bunların ötesinde bize, tabiata ve aynı zamanda insanlığa hâkim olma penceresini aralayan deney yolları ile hikmet, yâni eşyadaki gâyeleri teemmül etmek, ilmin sı­nırlarını ve esaslarını, bulunan tekniklerin hudutlarını idrâk etmek arasında bağ ku­rabilme özelliğini kazandırmıştır.” 51

Bediüzzamanın medeniyetin teşekkülü konusuna bakışı, Malik b. Nebî el-Cezâirî ile aynıdır. Bu düşünür medeniyetin üç unsurdan meydana geldiğini söyler; İnsan, toprak ve zaman. İlâve olarak “üç unsuru birleştiren dinî düşünce”den bahse­der. 52 Bu müellifin Bediüzzaman’dan farklı olarak, özellikle “toprak” yani madde konusunda yoğunlaştığını görmekteyiz.

Bediüzzaman, medeniyet-i hâzıranın diğer yönünü ele alırken, “teşebbüh-ü bi’l-vâcib”i 53 “kemâl-i insâniyet için en erişilmez gâye” 54 olarak kabul eden ve Batı insanının teâzum, tekebbürüne, ulûhiyet ilânına, müfritâne enâniyetine sebep olan, neticede “sadece Allah için yapılan ubûdiyyet-i hâlisa” 55 yolunu insanlara tı­kayan Yunan felsefesi temeli üzerine kurulmuş terbiye felsefesinin alınmamasını söylemiştir. İslâmiyet ise insanları, kibir gösterip rabbine ibadetten kaçınarak heva­larına pereştiş edip, nefsine tapmaktan, zanlarını ilah olarak kabul edip, akıllarına ta­abbüdden kurtarıp hürriyetin zirvesine ulaştıracak bir ubûdiyete çağırmaktadır.

Said Nursî’nin mezkûr medeniyet-i hâzıranın fikrî ve terbiyevî temellerini tenkidi, İslâmî düşünce ve terbiye yapısını içine alan çok ince bir anlayış üzerine kuruludur ve Batı medeniyetini derinlemesine yaptığı tahlillere dayanır. Buna göre Batı me­deniyeti, kilise kültürünün terkedilmesiyle kendini göstermiştir. İnsanı her şeyin, her türlü değerin, maddî ve mânevî her esâsın mi’yârı kabul etmektedir. Batılı olmayan ümmetlere ırkçılık anlayışının istilasına çalışmıştır. Fazilet yerine hasis bir menfaati hedef alır. Hayattaki kanunu, teâvün yerine düstûr-u cidaldir. En büyük eseri, hevâ ve hevesleri tahrik edip, hevesâtı ve arzuları tatmin etmek isteyen insanları sefâhate sürüklemesidir. İktisat alanında tekelciliğin, dış siyasette ise sömürgeciliğin zuhuruna sebep olmuştur. Dâhilî siyasette ise makyavelist düşünce tarzını benimser. Ma’rifet-i ilmiyyede dinsizliği, akîdede ilhâd fikrini teşvik eder. Bütün bunlara ilaveten, Batı toplumunda yaygın bir şekilde kendini gösteren ahlâki anarşi ve ictimaî parçalanma­ları da Batı medeniyetinin eserleri arasında sayabiliriz. Garaudy’nin dediği gibi 16. yüzyıl kalkınma hareketi Allah’a karşı bir ayaklanma hüviyetindedir. Kaynağında şu dahilî mantık ve temel anlayış vardır; “İnsan-ulûhiyet verdiği-akıl kuvvetiyle her bir unsura rab ve seyyid olabilir.” 56 Ancak maatteessüf, “Tarihi seyir içerisinde, 16. yüzyılda İtalya’da başlayan kalkınmaya yönelik hareketlenmelerden beş asır sonra, yirminci yüzyılın sonlarına doğru bütün beşeriyeti tehdit eden ve her türlü alanı içine alan bir iflasla karşı karşıyayız.” Ve artık “bu kalkınmanın temelindeki prensipleri ve kendi ellerimizle îcad ettiğimiz medeniyetin esaslarını, tekrar köklü bir şekilde gözden geçirmemiz zarûri olmuştur.” 57

Batı medeniyetinin esasları üzerinde tekrar düşünmeye dâvet eden Garaudy’den çok zaman öncesi Bediüzzaman, insanın dünyevî varlığını, fikir ve değer yapısının teşekkülünde yegâne ölçü olarak kabul eden Batı felsefesinin temellerini tartışmıştı.

Said Nursî, her yönüyle kâsır, bildikleri sınırlı, âcilen eline geçen maslahatlara îti­bar eden insan aklının, eşyanın ve efkârın sıhhati ve isabetliliği konusunda hakim-i âdil olarak kabul edilmesini nefyetmiştir. İnsanın “irâdeten ve ihtiyâren” 58 varlık­ların en çok imkânlara sahip olanı olmasına rağmen, tek başına, herşeyden müs­tağnî bir şekilde yaşayamaz. Zira sahibi bulunduğu imkânat-ı zâtiyesi, iktidarını yön­lendirme ve şekillendirmede, âlemin tağyiri ve belli bir yöne tevcihinde, kâinattaki kendi aleyhine olan şartlara karşı koyup, izalesinde rol oynamaktadır. Kaldı ki insa­nın sâhibi olduğu her şey; “zerre gibi bir iktidar, ince tel gibi bir ihtiyar, zâil lem’a gibi bir şuur, çabuk söner bir şu’le gibi bir hayat, çabuk geçer bir dakika gibi bir ömür”dür. 59 Ne zaman ki bu insan, Allah’a ubudiyetten ve O’nun hidâyet yolun­dan uzak olarak varolmaya çalışır, düşünce ve hayatını bu şekilde tanzim ederse, kendini derhal azıcık ilminin sınırlarında, bütün gayretlerine ve bütün vesileleri de­nemesine rağmen kaderin sarsılmaz surları, gaybın aşılmaz duvarları önünde bulur. Musîbete giriftar olduğu zaman; sağır, kör esbaptan başka derdine derman bekle­miyor. Bu duruma düşen nev-i beşerin gündüzü geceye inkılâb etmiş vaziyette. O sıkıntılı, zulümlü ve zulmetli geceye alışabilmek için, yalancı, muvakkat lambalardan medet umuyor. Belki beşerin ağlanacak acı hallerindeki eblehane gülmesine, o ışıklar, müstehziyane gülüp eğleniyorlar. 60

Said Nursî, bu medeniyetin elinde yetişen böyle bir insanı, Batının fikrî kurtuluş­tan mahrum bıraktığına dâir canlı bir örnek olarak sunar. Bu öyle bir insandır ki, birbiriyle teâruz halindeki iki zıt anlayışın ortasında bocalayıp durur. Onun nazarında, her bir zîhayat zâlimlerin hücûmuna mâruz, miskin birer musibetzededirler. Dünya bir mâtemhâne-i umûmiyedir. Dünyadaki sadâlar; ölümlerden elemlerden gelen vâveylâlardır. Medeniyet dâvâ edenlerin demokrasi ve insan haklarının dokunul­mazlığı iddialarına rağmen, bir diğer insana karşı bir firavundur. Fakat en hasis şeye ibâdet eden ve menfaat gördüğü her şeyi, kendine rab telakki eden bir fir’avûn-u zelildir. Aynı zamanda mütemerriddir. Fakat bir lezzeti için nihayet zilleti kabul eden miskin bir mütemerriddir. Hasis bir menfaat için şeytanın ayağını öper derecede al­çaklık gösterir. Hem cebbârdır. Fakat kalbinde bir nokta-i istinad bulamadığı için, zâtında gayet âciz bir cebbâr-ı hodfurûştur. Gâye-i himmeti, hevesât-ı nefsaniyyeyi tatmîn ve hamiyet ve fedakârlık perdesi altında kendi menfaat-ı nefsini arayan ve hırs ve gururunu teskin etmeye çalışan bir dessastır. Nefsinden başka ciddî olarak hiçbir şeyi sevmez. Herşeyi nefsine feda eder. 61

Buna mukabil Bediüzzaman Kur’ân insanının vasıflarını şöyle anlatır;

“Kur’ân’ın hâlis ve tam şâkirdi ise bir abddir. Fakat âzam-ı mahlûkata karşı bir ubûdiyete tenez­zül etmez ve Cennet gibi en büyük ve âzam bir menfaati gaye-i ubûdiyet yapmaz bir abd-i azizdir. Hem halim selimdir. Fakat Fâtır-ı Zülcelâl’inden başkasına, izni ve emri olmadan tezellüle tenezzül etmez bir halîm-i âlihimmettir. Hem fakirdir. Fakat onun Mâlik-i Kerîm’i ona ileride iddihar ettiği mükâfat ile bir fakîr-i müstağnidir. Hem zaiftir. Fakat kudreti nihâyetsiz olan Seyyidinin kuvvetine istinad eden zaîf-i kavîdir."62

Bediüzzaman Avrupayı ikiye ayırmaktadır;

“Birisi, Îsevilik dîn-i hakîkisinden al­dığı feyz ile hayât-ı ictimaiye-i beşeriyeye nafi sanatları ve adâlet ve hakkaniyete hizmet eden fünûnları tâkip eden” Avrupa. Diğeri, “felsefe-i tabiiyyenin zulmetiyle, medeniyetin seyyiatını mehasin zannederek, beşeri sefahete ve dalâlete sevkeden ikinci bozuk Avrupa.” 63

Said Nursî düşüncesinde ikinci Avrupa reddedilmiştir. Çünkü, “sefâhet ve dala­lette bozulmuş ve Îsevî dîninden uzaklaşmış”tır. Bir Müslümanın bu Avrupayı taklid etmesi, kültürünü, düşünce yapısı kabul etmesi düşünülemez. Zira bu Avrupa insan­lığa en büyük kötülükleri getirmiştir. Deccal gibi tek gözü taşıyan kör dehasıyla rûh-u beşere cehennemî bir hâleti hediye etmiştir. Bu öyle ilaçsız bir illettir ki, insa­nı A’lây-ı illiyyînden, esfel-i safiline atar. Hayvanâtın en bedbaht derecesine indi­rir. 64

Bediüzzaman’ın çağrısı ve arzusu bu günkü Avrupa’nın İbrahimî temellere dayalı İslâmiyete dönmesi, teslis, haç, Hz. İsânın çarmıha gerilmesi, afaroz ve başta Hz. Peygamber olmak üzere bir çok peygamberin inkarı gibi kirlerden, bid’atlerden arınmasıdır. Bilindiği gibi, Hz. Îsa’ya indirilen İncil kısa bir süre içinde Hıristiyan din adamlarınca tahrîfe uğramış, ortaya birbirinden farklı ve bu dinin esasından kaynak­lanmayan bir çok hurafeleri ihtivâ eden kutsal kitap çıkmıştı. Bizans imparatoru Konstantin’in çağrısıyla M.S. 325 yılında İznik’te toplanan konsülde sayıları dörde indirilmişti. Bediüzzaman’ın bu dâveti, dîn-i İlâhînin birliği ve bunda tefrikaya düşül­memesine dâir olan emr-i rabbâninin yeraldığı Kur’ânî bakış açısından kaynaklanan sâdıkane bir dâvetti. Bu günkü Hıristiyanlık âleminin resmî ve özel her türlü dînî ku­ruluşlarına bakıldığında, Kur’ân ve sünnete dayalı birlik vaadlerinin 65 gerçekleş­mesine her geçen gün biraz daha yaklaşıldığı görülecektir.

Kilise, hâlen “kilise dışında hiçbir necât ve halâs yolu yoktur” iddialarını devam ettirmekte, bunu söylerken “kilisenin nübüvvetini kabul ettiği peygamberler dışında hiçbir peygamber yoktur” 66 esasına dayanmaktadırlar. Bu inançtan hareketle Hz. Muhammed’in (a.s.m.) nübüvvetini kabul etmemektedirler. Diğer yandan bu inançları kuvvetlendirebilmek için, “Hz. Îsâ’nın insanlığın işlediği günahlara bedel olarak çarmıha gerilmesi ve bunun için Allah tarafından seçilmesi, teslis inancı” 67 ve benzeri akîdeleri kuvvetlendirebilmek için bâzı akademik yönelişler olsa da, bü­tün bunlar yaygın olan fikrî hatlar zımnında yer alan zâil bir tek hattı temsil edebilir. Bunun yanısıra,

“Hz. Îsâ’nın tabiatina, nebiyy-i mürsel sıfatıyla yerine getirmesi em­redilen role bu şekilde yeni bir yaklaşım, farklı düşünenlere açık bir delil olmalıdır. Bu durumda, hak âyân-beyân ortaya çıktığı halde, İslâmiyete girmeyip, kendi yanlış düşüncelerinde niçin ısrar ettiklerini açıklamak zorundadırlar.” 68

Bunların yanısıra kutsal kitaplara müracaatı gerektiren kültürel yönelişler, Batılı bir çok araştırmacının İslâmla yüzyüze gelmesini sağlamaktadır. Bu çalışmalar bir yandan Hıristiyanlığın hurafelerden arındırılması fikrinin tohumlarını atmış, diğer yandan ilhad ve küfre karşı sâdık Müslümanlarla işbirliği kurmalarını sağlamıştır. Bu gelişmeler şu âyetlerde bahsedilenlerin vaktinin geldiğini gösteriyor;

“Kitap ehlinden hiçbir kimse yoktur ki, ölümünden önce Îsâ’nın hak peygamber olduğuna îmân etmesin. Kıyamet gününde ise Îsâ onlar üzerine şâhidlik edecek­tir.” 69

“Îsâ kıyâmet için bir alâmettir; onun hakkında şüpheye düşmeyin ve bana uyun. Dosdoğru yol işte budur.” 70

Avrupanın kalkınmasında çok büyük payı olan İslâm ümmetinin, günümüzde Batı medeniyetinden ilim ve teknik açısından faydalanması, bâzı kesimlerce Müslü­manların dinlerini, özelliklerini terkedip, yeni dünya nizâmı içinde eriyip gitmesine bağlıdır.

Bediüzzaman Batı medeniyetini ele alırken, fikir, ruh, iktisat, cemiyet, siyaset, sanat vb. alanlarda Müslüman toplumlara yan etkilerde bulunabileceğini belirtmiştir.

Fikrî ve psikolojik açıdan günümüz medeniyetinin tahakküm kurması, “saadet-i ebediyeye bedel, saadet-i dünyeviyeye medâr-ı nazar” 71 olan felsefesinin, görüş­lerinin ve iktisâdî nizamının tasallutu her geçen gün ağırlığını artırmış, beşerin nazâr-ı dikkatinin başka maksatlara müteveccih olmasıyla,

“tevekkülsüzlük içinde derd-i maişet, ruha sersemlik ve felsefe-i tabiîyye ve maddiye akla körlük verdiğinden; beşerin muhît-i ictimâîsi, o şahsın zihnine ve istidadına, ictihâd hususunda kuvvet vermediği gibi, teşettüt veriyor dağıtıyor.” 72

Hiç şüphesiz bu fikrî genişlik, irâde rahatlığı (özgürlüğü) ve buna mukabil alabildiğine yaşanan rûhî sıkıntı, Batı kültürü­nün taarruzuna maruz kalmış her kesimde görülen belli başlı özelliklerdendir.

İkitisâdî açıdan, bu zamanda zarûret derecesine geçen ve insanları mübtela eden, bir beliyye-i âmme sûretine giren bir çok şart ortaya çıkmıştır. “Sû-i ihtiyar­dan, gayr-i meşrû meyillerden ve haram muamelelerden tevellüd ettiklerin­den”73 Batı düzeni, üretimde serbest piyasa yolunu açarak toplu ticaret karlarının az sayıdaki zalim ellere geçmesini, İslâmiyetin öngördüğü ictimâî saâdet yerine azınlık saadetini kabul etmektedir. 74

Toplum ilminde, temelini ictimâî tahliller hâlinde Marks’ın attığı, Hegel’in de fikrî planda benzerini ortaya koyduğu, sosyal aktiviteyi dâimî mücâdele ve çatışma üze­rine kuran marksizmden farklı olarak, bir yandan toplumu yücelten demokrasi dü­şüncesi yer tutarken, diğer yandan toplum maslahatına mukâbil ferdin ayrıcalıklı yerini ön plana çıkaran özel sektör görüşü kendini göstermektedir. Bediüzzaman ise, ferdiyetçilik ve toplumun rolünü önemsememe görüşlerine yüklenmektedir. Aynı şekilde sebeblere riâyet etmeksizin yapılan tevekkül, tembellik ve neme lâ­zımcılık yaygın olarak bulunan ictimâî hastalıklara karşı koymuş, tıpkı “nebâtâtın hayvanâta” 75 ve “hayvanâtın insanlara imdâd eylemesi” 76 gibi teâvün, tevâfuk ve kopmaz bir insicam yolunun ihyâsına ve bunun herkesçe kullanılmasına insanları dâvet etmiştir. Tabiatteki bu yardımlaşma ve dayanışmadan ibret alınarak, birlik ve beraberliğin en iyi şekilde sağlanmasını, yapı, anlayış ve türlerin farklılığına rağmen bunları ayrılığa, kopmaya değil ictimâî tekâmül ve zenginliğe temel yapılmasını, bi­rinin diğeri üzerinden menfaat elde etme gayretine dayalı ve vahşî tabiatlı insanların uyguladıkları orman kânunlarında olduğu gibi sürekli çatışma ortamının terkedilme­sini istemiştir.

Siyaset alanında ise, makyavelist felsefenin eski yunan ve roma dehâsını ihya eder mahiyette, gayr-ı meşru vesileleri kullanarak, kalp ve ruhu ihmal ederek, be­şerin ruhuna ve dimağına yerleştirmeye çalıştığını 77 görmekteyiz. Siyaseti şeytânî dehanın gâyelerine âlet eden bu felsefe, fertleri, fikirleri ve toplumları ayakta tutan hak, adâlet ve insaf mîzanlarını alt-üst etmiştir.

Diğer yandan Bediüzzaman, hayra sevkeden edeb-i İslâmî ile, İslâm âlemindeki değerlere karşı savaş açmış bulunan Garbın edeb ve fünûnunu mukayese etmiştir. Garbın edeb ve fünunu hevâ ve dehâya yönelikken, edeb-i Kur’âniye-i hâlide insan­ları nûra, hüdâya ve şifâya dâvet etmektedir. 78

Batılılar, Müslümanların ilim ve teknikte geri kalmalarının ve kendilerine yetişe­memelerinin sebebi olarak ilmi teşvik etmeyen, Müslümanların nazarında dünyayı tahkir edip onları zühde teşvik eden İslâm dinine bağlanmalarından kaynaklandığı fikrini işlemektedirler. Bediüzzaman, hayatî önem taşıyan bu konudaki ithamları şu şekilde reddetmektedir;

1. “Hıristiyanlığın malı olmayan mehâsin-i medeniyeti ona mâletmek ve İslâmi­yetin düşmanı olan tedennîyi ona dost göstermek, feleğin ters dönmesine delil­dir.” 79 Bu ifâdelerden de anlaşılacağı gibi, bütün insanlığın ortak tecrübelerinden ortaya çıkan Batı medeniyetinin özellikle kilise baskısından kurtulduktan sonra ken­dini göstermesiyle, günümüz İslâm dünyasının geri kalmışlığı arasında irtibat kurup, tıpkı Batılıların yaptığı gibi, dini bir kenara bırakmakla terakkî edilebileceği görüşü son derece yanlıştır.

2. Müslümanları geri kalmışlıktan kurtarıp, “terakkî ve ilerleme” 80 yoluna ulaştırılması için, halkın dünya hayatına dört elle sarılmaya teşvik edilmesi, maddi üretimin en esaslı bir hedef olarak gösterilmesi ve bunun insanların saadeti ve me­deniyette ilerleme için yegâne unsur ve mi’yar olarak kabul ettirilmesi çok yanlış uygulamalardır. Aynı şekilde Müslüman kişiliğin Batı ruhunu kabullenmesi, Avrupayı bütün nizamlarıyla taklîde yönelmesi düşünülemez. Diğer yandan, elinin ulaştığı milletlerin bütün hayrâtını âdeta emen, kendi maslahatına uygun hale getiren, me­deniyet ve kültürlerini eritip istediği şekli veren Batı medeniyetinin Müslümanları dünyaya sıkı sıkıya bağlanmaya, toplumda şer’î ve ahlâkî kuralların işlerliğini ortadan kaldırıp, ictimaî bozulmayı netice verecek bir çok zararlı tesirleri olan dünya malına hırsla sarılmaya yönelik telkinlerine karşı çok dikkatli olmalıdır. Çünkü,

“Mü’minde hırs sebeb-i hasarettir ve sefalettir. Evet, insanı dünyaya çağıran ve sevkeden esbab çoktur. Başta nefis ve hevâsı ve ihtiyaç ve havassı ve duyguları ve şeytanı ve dün­yanın sûrî tatlılığı var.”81

Bu sebepler, Müslümanın zaruri olmayan ihtiyaçlarını zaruret derecesine çıkarıp arttırmaktadır. Hatta maddî menfeate olan bu düşkünlü­ğün tesiriyle “bu milletin bazılarının din ile bağlandıkları rabıtaları” kopacak, neti­cede “o vakit hayat-ı ictimâiyede bir semm-i katil hükmünde o dinsizler zarar vere­cekler.” 82 İslâma, fıtrata ve eşsiz kültürel özelliklerine ters düşen ve tüketim dü­zeninin, zaruret haline getirerek baskı altına aldığı Müslümanlar bu ve benzeri bir çok tehlikelere sürüklemektedir. Buradan hareketle, İslâmî vicdâna Batı ruhunun ekilmesi, Müslüman aklının bu düşünceler doğrultusunda yönlendirilmesi birer hata­dır. Bu gayretler akîm kalacaktır ve abesle iştigaldir. İslâmî şahsiyetin zâtî ve kültü­rel yapısının teşkiline darbe vuracağından, elle tutulur bir netice çıkarmayacaktır. Aksine, bu şahsiyetin temel direkleri olan îmânî ve kültürel temellerde şüpheler ve darbeler meydana getirmekle ahlâkî ve ictimâî bozulmalara sebep olacak şekilde zararlı neticeler doğuracaktır. Bunun en açık göstergesi toplum idaresinde görüle­bilir. “Îtikadı sarsılmış, ahlâkı bozulmuş yüz fâsıkın idâresi ve onlar içinde âsâyiş temini, binler ehl-i salâhatin idaresinden daha müşküldür.” 83 Bunun yanısıra Bedi­üzzaman, medenileştirme vaadleriyle Batılıların ağına düşüp, sömürge haline gelmiş ülkelerin, her alanda olduğu gibi iktisâdî açıdan da çöküntü içinde olduklarını dikkate vermekte ve şu tespitleri yapmaktadır;

“Hem görmüyor musun ki, zarûri kûttan zi­yade Müslümanların elinde bırakılmıyor. Ya Avrupa kâfir zalimleri veya Asya müna­fıkları, desiseleriyle ya çalar veya gasbediyor.” 84

Bediüzzaman, muâsır medeniyetten kaynaklanan bu müşkilin halli için Müslü­manların ellerindeki imkânları birleştirmeleri fikrini ileri sürerek; “mesâîlerin tanzi­mine ve mâbeynlerindeki emniyetin tesisine ve teâvün düsturunun teshîline muh­taç” 85 olunduğunu söylemektedir. Burada zikredilen ictimâî, medenî ve iktisâdî tanzimin gerçek neticeleri lâik düşünce ve mücerred akıl yollarıyla gerçekleşmez. Takvâyı iltizam ve marziyât-ı İlâhiyi ümid ederek, dinde evâmir-i mukaddeseye it­tiba ve onda sebat 86 düsturuyla hareket ederek, medeniyet ve ilerleme mesele­sini dinî ve îmânî temeller üzerine bina etmek gerekir. Bu tespit bizlere ister iste­mez Tonybee’nin “medeniyetin kurulmasında din düşüncesinin zaruretiyle” ilgili sözlerini hatırlatmaktadır.

Said Nursî, İslâm medeniyetinin bazı üstünlüklerinden bahseder. O bir ahlâk me­deniyetidir; çünkü adâleti gerçekleştirmiş, barışı inşa etmiştir. Hedefi fazilete ulaş­tırmaktır. Aynı şekilde o bir insanlık medeniyetidir. Çünkü, ferdî veya ırkî menfeat­lerin tahsîline değil, bütün insanlığın hayrını gerçekleştirmeye çalışır. Hayattaki düstûru, cidal, kıtal yerine düstûr-u teâvündür. Buradan ittihad ve tesanüd doğar, toplum hayat bulur. Sûret-i hizmetinde, hevâ heves yerine hüdây-ı hidayetir. Bu ise insana lâyık tarzda terakkî ve refahı ortaya çıkarır. 87

4. Kevnî Kânunları Anlama ve Onlardan İstifadeye Dâvet

Bediüzzaman, diğer İslâm ulemâsının yaptığı gibi, İlâhî kânunları iki kısma ayırır; kitap ve sünnet-i nebeviyyeden müteşekkil olan şer’î kânunlar ve kevnî kanunlar. “Allah-u Teâlanın ve peygamberlerinin koyduğu kurallara göre insanların gidişâtını, fiillerini ve durumunu ayarladıkları, insanların uyması gerektiği, dünyevî ve uhrevî bir takım neticeleri terettüp eden İlâhî yoldur.” şeklinde de tarif edilmiştir. 88

Allah’a itaatın kâmilen olabilmesi, bu iki kânuna birden sarılmakla gerçekleşir, aynı şekilde O’na isyan her ikisinin ya da bir tanesinin ihmâli demektir. Bediüzzaman şöyle der; “Evâmir-i şer’iyyeye karşı itaat ve isyan olduğu gibi, evâmir-i kevîniyeye karşı da itaat ve isyan vardır.” 89 Buradan da anlaşılacağı gibi Kelâm sıfatından kaynaklanan şeriat-ı İslâmiyyenin yanısıra, İrâde-i İlâhiyeyle takdir olunan ve mela­ikenin yerine getirdiği fıtrî Şeriat-ı Kübrâ vardır. Şu âyette ifade edildiği gibi;

“Biz bir şeyi dilediğimizde, Bizim sözümüz ancak ‘ol’ demekten ibarettir; o da oluverir.” 90

Kevnî kânunlara uygun davranmanın karşılığı olan mükâfat ve sevap dünyada elde edilir. Şer’î kânunlara itaat etmenin karşılığı ise uhrevîdir. Kevnî kânunlar mü’­min-kâfir herkes için sözkonusudur. Bunlara uyan kim olursa olsun mutlaka sonuca ulaşır. 91

“Meselâ; sabrın mükâfatı zaferdir; atâletin mücâzatı sefalettir; sa’yin se­vâbı servettir; sebatın mükâfatı galebedir.”92

Bu düsturlara kim dört elle sarılırsa mutlaka neticesini elde eder ve başarıya ulaşır. İctimâi hayâta yön verenlerin de bu kuralları dikkate alarak hareket etmeleri gerekir.

“Hayât-ı ictimâiye-i beşeriyede bir çığır açan, eğer kâinattaki kânun-u fıtrata muvafık hareket etmezse; hayırlı işlerde ve terakkîde muvaffak olamaz. Bütün hareketi şer ve tahrip hesabına geçer.”93

Kevnî kânunlara karşı çıkmak, her nekadar insanların hayallerini süslese de, kâ­nun-u fıtrata aykırıdır. Allah’ın dünyevî ve uhrevî kânunlarını aşıp, müsâvat-ı mutla­kâyı esas almak ancak fıtrat-ı beşeriyeyi değiştirmek ve nev-i beşerin hilkatindeki hikmet-i esâsiyeyi kaldırmakla mümkün olur. 94 Ehl-i hakkın, ehl-i bâtıla karşı mağlup olması sünnetullaha aykırı değildir. Ehl-i hakka düşen görev, üstünlüğü kaybedecek şekilde sünnetullahtan sapmamaları, ne yapmaları gerekiyorsa en iyi şekilde yerine getirmeleridir. Aynı şekilde kendilerine yönelip, hareketlerini sağlam esaslara dayandırmaları, bunun için hem şer’i kânunlara, hem kevnî kânunlara riayet etmeleri gerekir. Eğer omuzlarına yükledikleri hak, “diğer bir şeyle karıştırılmış, ta­nınmaz hale gelmiş” ise, ele aldıkları maddî ve ilmî vâsıtalar, karşı (düşman) tarafın elindekilere göre “sayı ve özellik” bakımından daha düşük seviyedeyse, mânevî vasıtalar ise “batıl”, yani kesin nasslara muhalif ise, bütün bunlara ilâveten ehl-i hak­kın îmânına, ilim ve takvâsına halel gelmişse, tekâmül, iyilik ve ihlastan uzaklaşmış­larsa, ehl-i bâtılın onlar üzerine tasallut kurmaları kaçınılmazdır ve bu durum yine Allah’ın kevnî kanunları zımnında gerçekleşir.

Hâkezâ Bediüzzaman, Müslümanları nefs, toplum ve âlemdeki İlâhî kevnî kâ­nunların keşfi için çok çalışmaya teşvik eder.

“Kur’ân’ın, târih-i beşerî ve İslâmiyenin tefsirinde ve beşerî olmayan âlemler­deki kânunlarla ve varlıklarının sırlarıyla ilgili verdiği haberlerde temel hedef, arzın varisliğine hak kazanacak, halifelik ve şâhidlik görevini îfa edecek, kuvvetli bir ümmetin kurulmasına dair vasıtaları onlara hazırlamaktır. Bunlara dikkat edilme­yip, yüz çevrilecek olunursa, gâyesi ve hakkı olan zafer, yerini bozguna ve zafi­yete bırakır...” 95

“Bir bâtıla vesile olmuş olursa bir hak, vakta ki galip olsa bir bâtıla ki, olmuş o da vesile-i hak.” 96

5. Tecrübî (müsbet) İlimlerde Araştırma Yapmaya Teşvik

Bediüzzaman, ilmî sebeplere bağlanmanın, bunu “dest-i kudretin bir perdesi bi­lip riâyet etmenin” 97 önemi üzerinde dururken, böyle bir tutumun tevekkül an­layışına ters düşmemesi bir yana, niyet-i halisa ile bu yöne nazar etmenin fünun-u ekvânı (fen ilimlerini), birer maârif-i İlâhîye 98 dönüştüreceğini söylemektedir. Bu gerçeğin üzerinde önceki âlimler de durmuşlardır. Ancak Kur’ân ve sünnet üze­rinde yapılan araştırma ve incelemelerin belirli alanlarda yaygınlaşması, bu ilimlere lâyık olan yerin verilmemesine ve öğrenilmemesine sebep olmuştur.

Ulemâ-i ümmetten bir kısmının yanlış olarak düşündükleri “hakâik-i diniyye ile hakâik-i ilmiyye arasında tenâkuzun bulunduğu” iddiasına Bediüzzaman, nüsûs-u mukaddesenin hakikatlerinden hiçbirisinin hakâik-i ilmiyeyle tearuz halinde olmadığı şeklinde cevap verir. 99

Bediüzzaman, “her bir kemâlin, her bir ilmin, her bir terakkiyâtın, her bir fennin bir hakikat-ı âliyesi vardır ki; o hakikat bir ism-i İlâhiye dayanıyor.” görüşündedir. Diğer yandan, “(Allah) Âdem’e bütün isimleri öğretti” âyetini tefsir ederken, “umum kemâlat ve terakkiyât-ı beşeriyenin nihayetlerine ve en ileri hedeflerine sa­râhate yakın işaret” 100 ederek teşvik ettiğini söylemekte, bu âyette insanlara şöyle seslenildiğini ifade etmektedir;

“Ey benî Âdem! Sizin pederinize melâikelere karşı hilâfet dâvâsında rüçhâniyetine hüccet olarak, bütün esmâyı ta’lim ettiğimden, siz dahi, mâdem O’nun evlatları ve vâris-i isti’dâdısınız; bütün esmâyı taallüm edip, mertebe-i emânet-i kübrâda, bütün mahlûkâta karşı, rüchaniyetinizi liyakatınızı göstermek gerektir. Zira kâinat içinde, bütün mahlûkat üstünde en yüksek makâ­mâta gitmek ve zemin gibi büyük mahlûkatlar size musahhar olmak gibi mertebe-i âliyeye size yol açıktır."101

Enbiyâ ve rüsûle verilen hârika mûcizelerden bahseden âyetlerin zımnî mânâla­rını te’vil eden Said Nursî, bu âyetlerin Müslümanları esbâb-ı ilme (ilme ulaştıran se­bepler, vasıtalar) sarılmaları için teşvikte bulunduğunu söyler. Bu âyetler ona göre âdeta şöyle seslenmektedir; Ey Müslüman! Hangi asırda olursan ol, hangi imkânlara sahip bulunursan bulun, ilerle ve ilme yapış. Bunu yaptığın takdirde, hem senin, hem bütün beşeriyetin önünde müthiş ufuklar açılacaktır. Böylece, tıpkı Hz. Mûsâ’­nın mûcizesi olan âsa gibi, “Rahmetin lâtif feyzi olan âb-ı hayatı, bir âsa ile bulabi­lirsiniz.” Hz. Îsâ’nın, Allah’ın inâyetiyle ölüleri diriltmesi gibi, “en müzmin dertlere dâhi derman bulunabilir. Arayınız, bulunuz. Hatta ölüme de muvakkat bir hayat rengi vermek mümkündür.” Hz. Dâvud’un demiri yumuşatıp şekiller vermesi gibi, “siz de evâmir-i tekvîniyeye itaat etseniz, o hikmet ve o san’at, size de verilebilir.” Hz. Süleymân’ın, taht-ı Belkîs’ı celbetmesi gibi “rûy-u zemîni etrafıyla görmeye ve anlamaya çalışınız”. Yine Hz. Süleyman’a kuşlarla konuşma kabiliyeti verilmesi gibi, “ekser kuşlar hüdhüd-ü Süleymânî gibi birer mûnis arkadaş ve mûtî birer hizmetkar sûretini giysin.” 102

Sünnetullah (İlâhî kanunlar) doğrultusunda keşfedilen tabiî ilimler, hiç kimseyi ne yanıltır, ne de yoldan çıkarır. Ancak ilim, insanın îmânını ve yakînini ziyadeleştir­meme durumunda ise, ilimde ilerledikçe gaflet perdelerinin ziyâdeleşmesine sebep olur. 103

Sonuç olarak;

“Kur’ân, bin üç yüz sene evvel, istikbâlin zulümâtında müstetir ve gaybî olan semerât ve terakkiyât-ı insâniyeyi görüyor ve gördüğümüzden ve gö­receğimizden daha güzel bir sûrette gösterir.”104

Ancak medeniyet hârikaları hakkında sadece “gizli bir remz ile, hafif bir işâretle, zaif bir ihtar ile iktifâ eder.” 105 Çalışıp çabalayarak Kur’ân’ın ilmî ufuklarını görme, elindeki imkân öl­çüsünde sırları keşfetme yolu insana açık bırakılmıştır.

6. Maddî Alanda Çalışmalar Yapmaya Teşvik

Said Nursî Risale-i Nur’da, insanları çalışmaya ve gayret sarfetmeye dair cesaret­lendirirken, tembellik ve meşguliyetsizlikten şiddetle sakındırır. Atâlet, vücûd zım­nında adem, yani hayat zımnında ölüm iken, çalışmak vücûdun hayâtı ve hayâtın yakazasıdır.106 Atâlette yaşayan kişi sathî nazarla bakıldığında rahat ve mutludur. Gerçekte ise, “ekseriyetle çalışanlardan daha ziyade zahmet ve sıkıntı çeker.”107 Çünkü âtıl kişi, hayatından devamlı şikayetçidir, ömrünün rahat ve eğlence içinde çabucak geçmesini ister. Hayat şartları bu isteğin gerçekleşmesine izin vermedi­ğinde gücü, kudreti, emelleri ve ihtiyaçları baskı altında kalır. Olmaması halinde ise kalbi elem içinde kalır, bir şey düşünemez hale gelir. Hayatta ciddi bir şekilde çalış­mak ve buna ilaveten Allah’a şükür ve hamd görevini yerine getirmek, istenilen ve faydası beklenen hedeflerin gerçekleşmesiyle ömrün semeredâr hale gelmesini sağlar.

“Kanaat bitmez-tükenmez bir hazînedir” vecizesini değerlendiren Bediüzzaman, bu düsturu “mevcut mala iktifa, merğub (istenen) kanaat değil; belki dûnhimmet­liktir.” 108 şeklinde bir açıklama getirirken kanaatın sınırlarını belirlemektedir.

Aynı konuda nebâtat, hayvanat ve cemâdat âlemlerini nazara verirken, evâmir-i tekviniyeye olan bağlılıklarını gösteren muntazam hareketlerini gözönüne ser­mekte, Müslümanların bunlardan ibret alarak çalışmaya dört elle sarılmalarını, böy­lece kâinattaki çalışma ve hareket temposuna ayak uydurmalarını istemektedir.

Bu anlatılanlar doğrultusunda Bediüzzaman’ın, kalkınma probleminin hallinde zarûrî kültürel bir unsur olarak çalışma mantığının oluşturulmasını 109 savunan Cezayir’li düşünür Mâlik b. Nebî ile aynı paralelde olduğunu söyleyebiliriz.

7. İslâm Birliğine Çağrı

Bediüzzaman vahdet-i İslâmiye özlemini duyarken, bunun için Müslüman üm­metin ortaya çıkması zarureti üzerinde durur. Diğer konuları olduğu gibi, bu mef­hûmu da aklında ve kalbinde sağlam temellere oturtmuştur. Yüce İslâm ümmetinin umumuna birden intisabını kökleştirmiş, İslâmiyet yolundan ayırıp ilhad yoluna yö­nelten unsuriyet fikrinden 110 uzak olduğunu her fırsatta dile getirmiştir.

Eski Said lisanıyla tekrar tekrar dile getirdiği gibi, unsuriyete dayalı milliyetçilik fikri İslâm âleminde dış güçlerin tesiriyle kendini göstermiş, neticede temellerini ve esaslarını sarsacak seviyelere ulaşmıştır. Bu düşman düşünce, bulaşıcı Avrupa hasta­lığıdır 111 ve dessas Avrupa zalimleri bu hastalığın mikroplarını Müslümanlar için­de menfi bir sûrette uyandırmaktadırlar; tâ ki onları parçalayıp yutsunlar. 112 Bu düşünce insaniyet açısından da kabûlü gayr-ı kabildir, çünkü menfi milliyet fikri baş­kasını yutmakla beslenir, diğerlerine adavetle devam eder, 113 neticede Müslü­man toplumlar arasında karşılıklı husûmeti ve nizâyı doğurur.

Menfî milliyet fikri, îmân temellerine de uymamaktadır. Çünkü Müslümanların “Hâlıkı bir, Râzıkı bir, peygamberi bir, dînî bir, kıblesi bir, kitabı bir, vatanı bir”dir. 114 Bütün bu birlik noktaları aralarında yakınlaşmayı, tanışmayı ve yar­dımlaşmayı gerektirmektedir.

Bunların yanısıra, menfî milliyet düşüncesini ortadan kaldırıp, fikir birliğini sağ­lam esaslara dayandırmayı ve müşterek kardeşlik anlayışını ihyâ etmeyi gerektiren medenî, siyasî, iktisadî ve sosyal esaslara dayalı zaruretler vardır. En önemlisi, İslâm ümmetinin etrafı İslâm düşmanlarıyla çepeçevre sarılmasıdır.115 Bu durum İslâm şemsiyesi altında birarada bulunan Müslümanların, Batının desiseleriyle içlerine atılan mezheb, dil, ırk, renk, milliyet farklılığı iddialarına116 karşı uyanık olmalarını gerektirir. Bediüzzaman böyle bir durum karşısında Müslümanlara şu uyarıyı yap­maktadır;

“Ey ehl-i îmân! İhtiraslarınızdan ve husûmetkarane tarafgirliklerinizden kuvvetiniz hiçe iner; az bir kuvvetle ezilebilirsiniz.”117

Aynı zamanda Müslüman­ların içinde bulundukları şartlar da iç açıcı değildir.

“Şimdi, en ziyade birbirine muh­taç ve birbirinden mazlum ve birbirinden fakir ve ecnebî tahakkümü altında ezilen anâsır ve kabâil-i İslâmiye içinde, fikr-i milliyetle birbirine yabâni bakmak ve birbirini düşman telakki etmek, öyle bir felakettir ki, târif edilmez.”118

Bu hastalığın iza­lesi ancak birlikle olur ve böylece Batının hîleleri sonuçsuz kalır. İslâm âlemi üzerin­deki iktisadî baskısı ve sömürgesi ortadan kalkar ve geri kalmışlığın önüne geçilerek kalkınma sağlanır. İslâm birliğinin medeniyet hedefi, uzak olsa da işte budur. Va’d-i İlâhîye gönülden bağlanmak, geçmişteki ecdadın kurduğu medeniyetlerden ibret almak İslâm medeniyetine dönüş ümidini kuvvetlendirecektir. Medeniyet-i hâzıranın Müslümanlara karşı tutumu değişir, Müslümanlar da kendilerine gelebilirlerse üzer­lerine çöken sukût ve gerikalmışlık sebeplerinden kurtulurlar. Böyle bir ihtimal Batı düşünürlerinin çokları tarafından korkulu bir gerçek olarak kabul edilmektedir.

İslâmın yüce maslahatları üzerine unsûriyetin hâkimiyet kurması ve istilâ etmesi­nin tehlikesini gösterebilmek için tarihten şu delil getirilmektedir;

“Emeviler, bir parça fikr-i milliyeti siyasetlerine karıştırdıkları için, hem âlem-i İslâmı küstürdüler, hem kendileri de çok felaketler çektiler.”119

Aynı zararı, bizzat unsuriyet fikrinin kaynağı Avrupa medeniyeti de çekmiştir.

“Avrupa milletleri, şu asırda unsuriyet fikrini çok ileri sürdükleri için, Fransız ve Alman’ın çok şeâmetli, ebedi adâvetlerin­den başka; harb-i umûmideki hâdisat-ı müdhişe dahi, menfî milliyetin nev-i beşere ne kadar zararlı olduğunu gösterdi.”120

Unsuriyetin açtığı büyük yaralardan Os­manlı devleti de nasîbini almıştır.

“Bizde ibtida-i hürriyette,-Bâbil kal’asının ha­rabiyeti zamanında ‘tebelbül-ü akvâm’ tabir edilen ‘teşaub-u akvâm’ ve o teşaub sebebiyle dağılmaları gibi-menfi milliyet fikriyle Rum ve Ermeni olarak pek çok kulüpler namında sebeb-i tefrika-i kulûb, muhalif mülteciler cem’iyetleri teşekkül etti.” 121

İslâm âleminde iki büyük taife halinde bulunan sünnîler ve şiîler konusunda da Müslümanları uyaran Bediüzzaman, bunlar arasında mezheb kılıfıyla çıkacak kanlı bir çatışmadan, devamlı bekleyiş içindeki ilhad kamplarının istifade edeceğini söylemiş­tir. Şeriat-ı mu’tebere esasları üzerine bina edilemeyecek seviyedeki niza’ sebeple­rini ortadan kaldırmaya çağırırken, bu iki kesime şöyle seslenmektedir;

“Ey ehl-i hak olan Ehl-i sünnet ve cemâat! Ve ey Âl-i beytin muhabbetini meslek ittihaz eden alevîler! Çabuk bu mânâsız ve hakikatsız, haksız, zararlı olan nizâı aranızdan kaldırı­nız. Yoksa şimdiki kuvvetli bir sûrette hükmeyleyen zındıka cereyanı, birbirinizi di­ğeri aleyhinde âlet edip ezmesinde istimal edecek.”122

Bediüzzaman, İslâmî medreselerin, kitap ve sünnetteki bazı nassları anlamak ve onlardan hüküm çıkarmak bakımından farklı yollar kullanan, bu nassları çeşitli icti­hâdlar doğrultusunda yorumlayan, İslâmî da’vetin tebliğinde ve toplumun ıslahında farklı yollar ve vesileler kullanan, Batı medeniyetine karşı olan tutumlarında farklılık­lar gösteren kesimlerin ehl-i sünnet dairesi zımnında kabul edecekleri îmânî, aklî ve nefsî esasları koymuştur. Aralarındaki tefrika ve husûmet sebeplerini uzaklaştırmak, soğukluğu ve dargınlığı kaldırmak, onları tevhid ve vahdet sancağı altında topla­mak, güçlerini gelişme ve tekâmül yolunda birleştirmek, Kur’ân’a dayalı anlaşma, teâvün, emr-i bi’l-ma’ruf ve’-nehy-i ani’l-münker mefhumlarını canlandırmak için çalışmıştır. Bunları sağlayan esasları şöyle sıralamıştır;

1. Müsbet hareket etmek.

2. Daire-i İslâmiyet içinde , hangi meşrepde olursa olsun, medâr-ı muhabbet ve uhuvvet ve ittifak olacak çok râbıta-i vahdet bulunduğunu düşünerek ittifak etmek.

3. Haklı her meslek sahibinin, başkalarının mesleğine ilişmemesi.

4. Ehl-i hakla ittifak, Tevfîk-i İlâhinin bir sebebi ve diyânetteki izzetin bir medârı olduğunu düşünmek.

5. Müslümanlar arasında bir şahs-ı mânevî oluşturmak.

6. Hakkı, bâtılın savletinden kurtarmak.

7. Bunun için nefsini ve enâniyetini, yanlış düşündüğü izzetini, ehemmiyetsiz re­kabetkarane hissiyatını kazanmak ve ihlâsı elde etmek. 123

8. Aslî değerlerle muâsır değerlerin birbiriyle tevfîki (bağdaş­tırılması)

Bediüzzaman, “İslâmiyetin esasları o kadar derindir ki; felsefenin en derin esas­ları onlara yetişmez, belki sathî kalır.” 124 hükmünü tespit ettikten sonra, İslâm ümmetinin îmânî, fikrî ve medenî temellerini muhafaza zarureti üzerinde durmuş­tur. Bizzat kendisi aslî değerlerin savunması mücadelesine girişerek, bu değerlerin şartlarını yerine getirme ve sınırlarını belirleme işinde yol göstermiştir. Kendi içinde bulunduğu şartların değişmesiyle, eserlerinde ele aldığı konular da değişmiş, ancak hiçbir zaman İslâmı Batı ıstılahlarıyla müdafaa yoluna başvurmamıştır. Çünkü böyle bir müdafaa şekli, Batının kültür, proğram ve nazariyelerinden bazılarına teslim ol­maya zorlayacaktır. Felsefe-i beşeriyenin ve hikmet-i Avrupaiyenin düsturlarını kıs­men kabul edip, onların silahlarıyla onlarla mübâreze etmek isteyenlerin, bir derece onları kabullenmek zorunda kalacaklarını, hatta bir kısım düsturlarını, fünûn-u müs­bete sûretinde lâyetezelzel teslim edip, o sûretle İslâmiyetin hakîki kıymetini göste­rememe gibi durumların yaşandığını 125 dile getirmektedir.

Bu yeni düşünce tarzından hareketle, Allah’a ve O’nun esma-i hüsnasına îmân esası üzerine kâim akâid-i İslâmiye temellerini arzetmeye başlamış, usûl-i îmâniyeyi Kur’ânî metodlarla, muâsır insanların anlayacağı örneklerle, gerçekçi bir yaklaşımla, kelâmî üslûplardan ve ictihâdî tariflerden kaçınarak açıklamıştır. Bu gayretlerin neti­cesi olarak, çok sayıdaki Nur talebesinin îmânlarının muhafazasında, materyalist fel­sefenin, masonluğun ve dinsizliğin saldırılarından kurtarılmasında Allah’ın tevfikine mazhar olmuştur. Bunlardan hiç birisi, İslâm toplumunun maddî ve teknik alanlarda ilerleme, çağdaş medeniyet seviyesine ulaşma peşinde koştuğu bir dönemde, me­denî ve ictimaî kopmalara sebebiyet vermemiş veya sûfîlerin uzleti gibi bir kenara çekilmemiş, başkalarının emellerine âlet olmamışlardır.

İctimâî alanda Bediüzzaman, faaliyetlerini daha ziyade İslâmın sosyal düşünce yapısını ve İslâma dayalı insâniyet fikrini açıklamak üzerinde yoğunlaştırmıştır. Un­suriyet (ırkçılık) fikrinin bünyeye yabancılığını, bu düşüncenin hak ve adâlete meyyal olan insaniyet fıtratından kaynaklanmadığını, tekâmül, birlik içinde çok çeşitlilik, sâbit değerler dairesinde maslahatların tebâdülü üzerine kurulu bir bünyeye sahip olan ictimâî vücûd-u insanî gerçekleriyle hiç bir bağlantısının olmadığını ortaya koymuş­tur. Diğer yandan dîni milliyetle takviye etmek için, “zaafa düşmüş din şecere-i nûraniyesini, milliyet toprağında dikmek, kuvvetleştirmek istiyoruz” diyenlere karşı, bu düşüncenin yanlışlığını şu cevabıyla göstermiştir;

“Hakikat-ı kâinat içinde kökü yerleşmiş ve hakaik-i kâinata kökler salmış olan şecere-i tûba-i İslâmiyet; mevhum, muvakkat, cüz’î, husûsi, menfî belki esassız, garazkâr, zulümkâr, zulmânî unsuriyet toprağına dikilmez! Onu oraya dikmeye çalışmak, ahmakâne ve tahripkârâne, bid’akârâne bir teşebbüstür.”126

Aynı şekilde bu sonuçsuz bir ameliyedir ve o kadar da zararlıdır. “Unsuriyet fikri, firenk illeti gibi zararlı bir illettir.” 127

Köklü uhuvvet-i İslâmiye ile unsuriyet ve şahsî menfaatler üzerine kurulu kar­deşlik arasında bir kıyaslama yapan Bediüzzaman, birincisinin sadıkâne, hakîkî ve bütün ümmet-i İslâmiyeyi içine alacak kadar geniş, ikincisinin ise mecazî, gayr-i ha­kikî ve muvakkat olduğunu,128 böyle bir kardeşliğin belirli bir topluluk ve ka­vimle sınırlı kalacağını söylemektedir.

Târihî görüş açısından Bediüzzaman’a göre aslî değerlerin mânâsı, târihin derin­liklerinden asr-ı hâzıra kadar uzanan, bu günün insanlarını atalarının hususiyetlerine taşıyan “cadde-i kübrâ” 129 üzerinde yürümektir. Bu yüzden Bediüzzaman, İs­lâmın en güzel şekilde şahsiyet kazandırdığı, en üstün meziyetlere sahip kıldığı, en hayırlı özelliklerle şekillendirdiği, en harika medeniyetleri kurmada destek olduğu ve bu yolla insanlığa en güzel meyveleri kazandırmasına sebebiyet verdiği İslâm üm­metinin tarihle arasındaki bağları koparmanın tehlikesinden bahsetmektedir. Âlem-i İslâm ancak mezkur cadde-i kübrâda gidebilecekken, muâsırlaşma, modernleşme, dışa açılma adı altında Müslümanların târihle bağlarının koparılmasıyla, “başka hususi ve dar caddelere” sevkedilerek “idlâl edilmiş” olacaklardır. 130 Çünkü câzibeli görülen bu ıstılahlar, aslında Müslümanları Batının lokması haline getirmekten başka bir anlam taşımaz. Eğer bir Müslüman,

“Medâr-ı şeref tanıdığı bütün ecdadını ve medâr-ı iftihar bildiği bütün geçmişlerini ve rûhen nokta-i istinad telakki ettiği selef-i sâlihinin cadde-i nûranilerini terkedip heveskârâne, hevâperestane, riyakârâne, şöh­retperverâne, bid’akârâne işlerde ve harekatta bulunsa hadsiz bir cemaatin naza­rında esfel-i sâfiline düşer. Ehemmiyetsiz ve müstehzi ve hezeyancı bazı serserilerin nazarında muvakkat ve menhus bir mevki kazanır.”131

Bediüzzaman Said Nursî, Türkiye’deki şeâir-i İslâmiyenin yokedilmesi, sûretinin ve dilinin değiştirilmesi gayretleri önünde engel teşkil etmiştir. Zîra, bu değişim aslî ihtiyaçtan kaynaklanmadığı gibi, mûteber bir zaruret-i ictimaiyeden de kaynaklan­mamaktadır. Bütün gayretler, bazı Batı hayranlarının “ecnebi inkılapçılardan aldığı meş’um bir fikir”den132 doğar. Bununla birlikte, İslâm tarihiyle-bütün tenakuz­ları, farklı özellikleri ve kendi aralarında çekişmeleri olan-Avrupa tarihini kıyasla­mak da doğru olmaz. Bütün beşerî, zamana ve mekana bağlı hususiyetleriyle İslâm ümmeti diğerlerinden çok farklıdır. Bu durumda Hıristiyanlıkta olduğu gibi, İslâmda da değişiklikler yapmanın, Kur’ân’ı Türkçeye tercüme ederek ibadetleri bu şekilde yerine getirmenin gerçekle bağdaşır tarafı yoktur. Özellikle dillerin doğuşları, ge­lişmeleri ve kelimelerinin ifâde ettiği mânâların farklı oluşuyla, esrârı, belâgatı, veciz ifadeleriyle erişilmez olan Kur’ân’ın üslûbunu133 o dillere aynen çevirmenin im­kânsızlığı anlaşılacaktır. Hatta ezan ve namaz kelimelerinde de aynı durum geçerli­dir.

Ümmetin aslî değerlerinin muhafazası zaruretini dile getirirken, bunun olmaması halinde ümmetin birbiriyle ayrılığa düşeceğine ve taklit anlayışıyla böyle bir yola girmenin tehlikeli oluşuna işaret etmekte ve sormaktadır; “Acaba bid’aları îcad et­mekle o kafile-i uzmâdan inhiraf eden; nereden nur bulabilir, hangi yoldan gidebi­lir?”134 Bunun yanısıra Batının aklî ve ruhî yapısına, toplum hayatına umumen uyan esasların şark insanına uymadığını şu şekilde ifade etmektedir;

“Asya akvâmını intibâha getirecek, terakki ettirecek, idare ettirecek; din ve kalptir. Felsefe ve hik­met ise, din ve kalbe yardım etmeli, yerine geçmemeli.”135

Muâsırlaşmanın getirdiği bir takım şartlardan dolayı ihtiyaçları karşılayacak icti­hâdlarda bulunma konusunda, manilerin ortadan kalkması ve böyle bir ameliyyenin gerçekleşmesi için şartların hazır olması durumunda bu yolun kullanılabileceği belir­tilmiştir. Ancak bu ameliyenin takyidi ve özel şartlarda ele alınması gerekir. 136 Bununla birlikte Kur’ân’ın “her asırdaki tabakat-ı beşerin herbir tabakasına göre güya doğrudan doğruya o tabakaya husûsi müteveccihtir, hitab ediyor” özelliğini dikkate alırsak, ictihâd yoluyla her asrın insanına Kur’ân’ın hitap şeklinin anlaşılması gerekliliği görülecektir. Çünkü

“Zaman ihtiyarlandıkça, Kur’ân gençleşiyor; rumûzu tavazzuh ediyor.”137

Aynı şekilde cumhûr-u ulemâ da, fikri anarşiye düşmemek, insanları yanıltmamak, yanlış görüşler ileri sürmemek şartıyla ictihâd yolunun doğru bir şekilde kullanılması taraftarıdırlar.

9. Müslüman Ferdin Ahlâkî Yapısının Yenilenmesi

Said Nursî gözünü Müslümanın ahlâkî manzûmesini ahkâm-ı İslâmiyeye uygun bir şekilde yeniden bina etme hedefine dikmiştir. Ruhun tezkiyesi, temizlenmesi ve kuvvetlendirilmesi tamamlanmadıkça yapılan ameller ve gayelerde halel meydana gelir. Böyle olduğu takdirde, İslâm ümmetinin diğer müessese ve alanlardaki faali­yetlerinde ahlâkî dengeyi sağlaması imkânsızlaşır.

Eserlerinde geliştirmeye çalıştığı ahlâk, toplumdaki zayıf unsurlar için bir rahmet kaynağıdır; tıpkı yaşlanan anne-babalara, hastalara, ihtiyarlara karşı olduğu gibi. Zikredilen bu konuların hassaten işlendiği müstakil risaleleri telif etmiştir. Meselâ; Bir çok yerlerde tekrarlanan bela ve elemlere karşı sabır, kurulu aile hayatının ahlâki yapısının “samimi ve ciddi ve vefadarane hürmet”138 prensibiyle muhafazası, toplumun bağlarının kuvvetlendirilmesi, îmân ile toplum birliğinin sağlanması ve ha­yat-ı ictimaiyeye zararı âyân-beyan ortada olan tefrikanın 139 ortadan kaldırıl­ması, ahlâkî gerileme, yüksek değerlerin terkedilerek “ben tok olduktan sonra baş­kası açlıktan ölmüş bana ne” şeklinde ifade edilen bencillik gibi topluma zarar veren gelişmelere karşı savaş açılması, “sen çalış ben yiyeyim, sen yorul ben dinlene­yim”140 gibi hırs ve haksızlıkları doğuran anlayışın reddedilmesi vs.

Medenî İslâm ümmeti görüşünü,

“Hayatta düstûr-u cidal yerine, düstur-u te­âvün; gayede menfeate bedel fazilet ve Rızâ-yı İlâhîyi esas tutmak, cemaatların ra­bıtalarında unsûriyet, milliyet yerine râbıta-i dinî, sınıfî ve vatanîyi kabul et­mek.”141

prensipleri üzerine kurmuştur.

İlmî buluşlar doğrultusunda amel etmek konusunda, bu buluşların ahlâkî hedef­lere ulaşmada kullanılması görüşünü savunmuştur. Çünkü ilimler manevî delaletle­riyle Esmâ-i Hüsnâ’nın ufuklarını açığa kavuşturur ve bu ilimlerle îmânın gereklerine uygun olarak amel etmek gerekir.

İlimlerin yorumu ve yorumlamadaki felsefesi şöyledir;

“Her bir kemalin, her bir ilmin, her bir terakkiyatın, her bir fennin bir hakikat-ı âliyesi var ki; o hakikat, bir İsm-i İlâhîye dayanıyor. Pek çok perdeleri ve mütenevvi tecelliyatı ve muhtelif da­ireleri bulunan o isme dayanmakla o fen, o kemâlât, o san’at; kemâlini bulur, haki­kat olur. Yoksa yarım yamalak bir sûrette nâkıs bir gölgedir.”142

Böyle bir du­rumda ilim insanları îmândan ve ahlâktan ayırarak, şerre ve yıkıcılığa yöneltir.

Bediüzzaman’a göre ahlâkın îmânî kökleri bulunur. Îmânsız ahlâk düşünülemez. Bütün güzel hasletlerin olduğu gibi şecaatın kaynağı îmân ve ubûdiyettir. Bütün kötülüklerde olduğu gibi korkaklığın kaynağı ise, dalâlet ve sefahettir.”143 Bedi­üzzamanın ahlâk görüşü tamamıyla gerçekçidir, çünkü hayatı yönlediren esasları izale etmez, bilakis onları “hayır işlerine” yönlendirir. Böylelikle ona imtisal ahlâk-ı hamîdeye menşe’, hikmet ve hakikate muvafık olarak saadet-i dâreyne medâr olur. 144

10. Müslümanda Güzel Duyguların Ortaya Çıkarılması

Bediüzzaman, Müslümanın nefsini terbiye etmesi, güzellik duygularını yücelt­mesi, anlayışını ilerletmesi ve şeffaflaştırması için kâinatın güzelliklerine, niyahetsiz cemâl ve kemâl örnekleriyle dolu, nihayetsiz zînetli ve hârika tablolara bakma­sını 145 öngörür. Bu kevnî güzellikler, her bir varlığın Esmâ-i Hüsnâ’nın nihayet­siz güzelliklerine mazhar olma kabiliyetleri nisbetinde fıtrî lezzete nail olurlar. 146

Bediüzzaman’ın, Müslümandaki güzellik hislerini parlatma gayretleri, bunun Al­lah’ın fiilleri, sıfatları ve Esmâ-i Hüsnâ’sına îmân ve bu konuda derinlemesine dü­şünmeye bir vesile olması sebebiyledir. Dünyevî güzellik, “Sâni’ ve faillerinin vü­cûd-u ef’aline ve esmasının vücûduna ve evsâfının vücûduna ve şuûnat-ı zâtiyesinin vücûduna ve Zât-ı akdesinin vücûb-u vücûduna kat’î bir sûrette delalet”147 et­mektedir. Ancak, Allah’ın kudsî cemâli, mümkinatın ve mahlûkatın hüsünlerine ben­zemez, hadsiz derecede daha âlidir.”148

Diğer yandan Bediüzzaman, hissî, aklî ve rûhî güzellikler veya zâhirî ve bâtınî güzellikler arasında dengeyi muhafaza etmiştir. Böylelikle Müslümanın mânevî gü­zellikler hesabına maddî zevklerde boğulmaması, asâlet-i insaniyesini kaybetmemesi sağlanmıştır. Bu anlayış muâsır medeniyetle İslâmın dengeli proğramı arasındaki farkı gösterir.

“Meselâ; îmânın güzelliği ve hakikatın güzelliği ve nûrun hüsnü ve çi­çeğin hüsnü ve rûhun cemali ve sûretin cemali ve şefkatin güzelliği ve adâletin gü­zelliği ve merhametin hüsnü ve hikmetin hüsnü ayrı ayrı oldukları gibi...”149

Hâkeza bu anlayışla güzelliklerden zevk almak, Müslüman şahsiyetin ve ümmet-i İslâmiyenin teşekkülünde, muâsır İslâm kültürünün esas bir unsuru olarak kabul edilmiştir.

____________________

** MUHAMMED RÜŞDÎ UBEYD, Eğitimci-Yazar: 1947’de Irak’ın Akra şehrinde doğdu. Eğitim uzmanı olan Muhammed Rüşdi eğitimci olduğu için bazı İslâmî kuruluşlarda dersler vermektedir.

Muhammed Rüşdi Ubeyd Irak’ta yayınlanan Terbiyetü’l-İslâmî’de, Kuveyt’te çıkan el-Va’­yü’l-İslâmî’de, Katar’da neşrolan el-Ümme’de, Hindistan’da yayınlanan er-Râdiü’l-İslâm’da, Fas’­ta çıkan el-Mişkâtü’l-Edebiyye’de ve Türkiye’de İslâmî Edebiyat gibi dergilerde edebî, fikrî, dinî ve tenkidî makaleler yazmaktadır.

Ayrıca Uluslararası İslâm Edebiyatı Birliği üyesidir.

2 Nursi, Said, Lem’alar, 104
3 Garaudy, Roger, Batıda İslâmiyet, 11
4 Garaudy, 12

5 Daha geniş bilgi için bkz. Robert M. Agros- George N. Stanisio,Yeni Yaklaşımla İlim, Kuveyt/ 1989; Jan Forestia, İlmi Düşünce Ölçekleri, Beyrut/1984; Rene Debor, İnsanın İnsanlığı (Nobel ödüllü), Beyrut/1979; Morris Bukay, Modern Bilimler Işığında Mukaddes Kitaplar, Beyrut/1977 vb.

6 Hoşman, Dr. Murad, Rehber İslâm, 75, 76
7 G. Solfian, İlmin Sınırları, Beyrut/1972
8 Nursî, S. Sözler, 25. Söz, 422
9 Nursî, S. Sözler, 422
10 Nursî, S. Şuâlar, 11
11 İsrâ, 44
12 Nursî, S. Sözler, 422
13 Nursî, S. Sözler, 422
14 Nursî, S. Sözler, 26. Söz, 440
15 Nursî, S. Sözler, 441
16 Nursî, S. 441
17 Nursî, S. 451
18 Nursî, S. Şuâlar, 8
19 Nursî, S. 14
20 Nursî, S. 15
21 Nursî, S. 15
22 Nursî, S. 15
23 Nursî, S. Mektûbat, 243
24 Nursî, S. 243
25 Nursî, S. Şuâlar, 11-12
26 Nursî, S. 13
27 Nursî, S. 12-13
28 Nursî, S. Mektûbat
29 A.g.e.
30 A.g.e.
31 A.g.e.
32 Nursî, S. Sözler, 666
33 A.g.e.
34 Nursî, S. 378
35 Nursî, S. 126
36 Nursî, S. Mektubat, 37
37 Nursî, S. 423
38 A.g.e.
39 A.g.e.
40 A.g.e.
41 A.g.e.
42 A.g.e., 424
43 A.g.e.
44 A.g.e.
45 A.g.e.
46 Nursî, S. Sözler, 666
47 A.g.e.
48 A.g.e.
49 A.g.e.
50 A.g.e.
51 Garoudy, Roger, Batıda İslâmiyet,217
52 Malik b. Nebî, Kalkınmanın Şartları, 64
53 Nursî, S. Sözler, 57
54 A.g.e.
55 A.g.e.
56 Garaudy, R., 249
57 A.g.e.
58 Nursî, S. Lem’alar, 116
59 Nursî, S. 118
60 A.g.e.
61 A.g.e.
62 A.g.e.
63 Nursî, S. 115
64 Nursî, S. 116
65 Nisâ, 157; Zuhruf, 61; Nesâî dışındaki beş hadis külliyatı.
66 Hoşman, Dr. Murad, Rehber İslâm, 61
67 A.g.e.
68 A.g.e.
69 Nisa; 159
70 Zuhruf; 61
71 Nursî, S. Sözler, 460
72 A.g.e.
73 Nursî, S. 452
74 A.g.e.
75 Nursî, S. Lem’alar, 117
76 A.g.e.
77 Nursî, S. Sözler, 666
78 Nursî, S. 684
79 Nursî, S. Mektûbat, 445
80 Nursî, S. Lem’alar, 122
81 A.g.e.
82 A.g.e.
83 A.g.e., 123
84 A.g.e., 122
85 A.g.e., 123
86 A.g.e.
87 Nursî, S. Sözler, 664
88 Zeydan, Abdülkerim, es-Sünen-i İlâhiyye, 13
89 Nursî, S. Mektûbat, 449
90 Nahl, 40
91 Şatıbî, ayet-i kerimelerden hareketle “neticelerin vukûu her zaman sebeplere dayanır” tespitini yap­mıştır. Bkz. el-Muvâfakât, 2/212
92 Nursî, S. Mektûbat, 449
93 Nursî, S. Lem’alar, 170
94 A.g.e., 171
95 Bkz. Kutub, Seyyid, Fi-Zılâli’l-Kur’an, 3/2425
96 Nursî, S. Sözler, 677
97 A.g.e. 292
98 A.g.e., 674
99 A.g.e., 325
100 A.g.e., 244
101 A.g.e., 244
102 A.g.e., 237-44
103 Nursî, S., Lem’alar, 69
104 Nursî, S. Sözler, 248
105 A.g.e., 247
106 A.g.e., 605
107 Nursî, S., Lem’alar, 124
108 Nursî, S., Sözler, 676
109 Malik b. Nebî, Kalkınmanın Şartları, 102
110 Nursî, S., Mektûbat, 396
111 A.g.e., 59
112 A.g.e., 59, 298
113 A.g.e., 298
114 A.g.e., 243
115 A.g.e., 299
116 Richard Nixon’un, İslâm alemindeki ihtilafları, ayrılıkları gösteren hazin haritanın yeraldığı “Eldeki Fırsat” isimli eserine bakınız.
117 Nursî, S., Mektûbat, 249
118 A.g.e., 299
119 A.g.e., 299
120 A.g.e., 299
121 A.g.e., 299
122 Nursî, S. Lem’alar, 26
123 A.g.e., 151
124 Nursî, S., Mektûbat, 413
125 A.g.e. 413
126 A.g.e., 411
127 A.g.e., 396
128 A.g.e., 396
129 A.g.e.,406
130 A.g.e., 406
131 A.g.e., 388
132 A.g.e., 407
133 A.g.e., 371
134 A.g.e., 370
135 A.g.e., 300
136 Bkz. İctihad Risâlesi
137 Nursî, S. Sözler, 447
138 A.g.e., 89
139 Nursî, S., Mektûbat, 247
140 A.g.e., 252
141 Nursî, S., Sözler, 119
142 A.g.e., 244
143 A.g.e., 16
144 Nursî, S., Mektûbat, 30
145 Nursî, S. Şuâlar, 22
146 A.g.e.
147 A.g.e., 61.
148 A.g.e., 62.
149 A.g.e., 62.
Bu içeriği faydalı buldunuz mu?
Yükleniyor...