SAİD NURSÎ'NİN BAKIŞ AÇISIYLA KUR'ÂN-I KERİM'İN MAKSATLARI

TAKDİM

Elhamdülillahi Rabbil-âlemîn, vessalâtü vesselâmü alâ eşrefi’l-mürselîn ve alâ âlihî ve sahbihî ecmaîn..

Bu çalışma, Said Nursî'nin bakış açısıyla yüce Kur'ân'ın maksatlarını arzetmeyi ve bu konu üzerinde tahlil yapma hedefiyle hazırlanmış olup, Kur'ân sûreleri ve ayetlerindeki temel maksatları belirlemek ve belli bir çerçeve içinde sıralamak üzere eserler ortaya koymuş olan muâsır düşünürlerin görüşleriyle birlikte değerlendirilmiştir. Bu önemli meselede Said Nursî'nin ortaya koyduğu görüşlerindeki uyumu, birbiri arasındaki irtibatı ve tamamlayıcılığı sergilemek sûretiyle konuyu ele almaya çalıştım.

Genel olarak, bu çalışma bir giriş ve çeşitli konuların işlendiği iki temel bölümden oluşmaktadır. Giriş bölümünde Kur'ân'ın maksatları kavramından kasdedilen manalara ışık tutmaya çalıştık. Birinci Bölümde, Said Nursî'nin bakış açısıyla Kur'ân'ın maksatlarını arzetmeye ve yorumlamaya gayret ettik. İkinci bölümde ise fikrî alanda tartışmasız büyük tesirler meydana getiren muasır düşünürlerin nazarında, Kur'ân'ın maksatları konusunun nasıl değerlendirildiğini inceledik. Çalışmamız boyunca diğer düşünürler ileSaid Nursî'nin bakış açılarını arzederken, ilmî müvâzeneyi mümkün olduğunca sağlamaya gayret ettik. Ayrıca, incelik, kendi içinde uyum ve irtibat bakımlarından Said Nursî'nin diğer düşünürlerden farklarını sergilemeye çalıştık.

GİRİŞ

"Maksat" kavramı bu asırda yaygınlık ve revaç bulma açısından, usule ait en önde gelen kavramlar arasındadır. Muâsır İslâm düşüncesinin çeşitli alanlarında farklı kullanımları bulunmaktadır. Bunlardan bir kısmı bu kavramı, nasslar arasında teâruz (farklı manalar içerme) olması halinde maslahatın ön plana çıkarılması manasını hedefleyerek kullanmışlardır. Bazıları ise bu bakış açısından farklı bir yaklaşımla, yine farklı bir metot seçmişlerdir. Bu görüşte olanlara göre, Allah'ın koyduğu bir hüküm maslahatın ta kendisidir ve aksi olamaz.

Genel olarak, "maksat" kavramı hakkında fikir beyan edenlerin ortak kanaati, bu kavramdan kastedilen mana hakkında bir kişinin muhkem bir çerçeve veya ince bir sınır koymasının güç olduğu yönündedir. Şayet bir gün birisi, bu kavramın tarifini, yada manasını sınırlamanın yolunu bulacak olursa, bu, tarifin vasfının tasdiki imkansız olan bir tasavvurdan ileri gitmeyecektir. Her ne kadar bazılarınca belirtilen kavramın manası gayet vazıh olsa da, hakikatte bu kavramdan murâd olunan mana, kesif bir kapalılık perdesine bürünmüş durumdadır. İşte bu yüzdendir ki, gerek fikir erbabı, gerekse fıkıh âlimleri arasında, genel kabul görmüş bir tarif henüz mevcut değildir.

Binaenaleyh, bizler İbn Âşur'un "maksat" kavramı hakkında çizdiği şu genel çerçeveyi kendimize daha yakın görüyoruz:

"Teşrî-i âmmedeki (umuma yönelik hüküm koymadaki) maksatlar, Şârî'in (hüküm koyucunun, Allah'ın) bütün ahvâl-i teşrîiyyede (hüküm konulan hallerde) veya çoğunluğunda gözönünde bulundurduğu mana ve hikmetlerdir. Buradan hareketle, şeriat hükümlerinden bir konuya mahsus bir mulahaza çıkarmak doğru olmaz... " 2

Bu tasavvurdaki mantığa göre "maksat", bütün ahvâl-i teşrîiyede veya çoğunluğunda, Şârî' (hüküm koyucu, Allah) tarafından öngörülen mana ve hikmetlerin tamamıdır. Teşrî' işlemi bu mana ve hikmetlerden hâli değildir. Bir emir, aynı zamanda Şârî'in abesiyetten ve hatadan uzak olduğunu da te'kid etmektedir. Teşrî'deki maksatların manası eğer böylesi geniş bir çerçeve içindeyse, bizler Kur'ân-ı Kerim'in maksatları konusunda da böylesi geniş bir tasavvuru kabul etmemiz gerekir. Buradan hareketle deriz ki, Kur'ân'ın maksatları:

Şârî-i Kerîm'in Kur'ân'daki sûre ve âyetlerde öngördüğü manaların ve hikmetlerin tamamıdır. Bu mana ve hikmetler bir tek sûreye veya bir tek ayete tahsis edilmemiş, ya sarahaten veya zımnen diğer sûre ve ayetlerde de zikredilmiştir.

O halde, mana ve hikmetler bütün Kur'ân sûreleri ve ayetlerinde yayılmış, intişar etmiş vaziyettedir. Bazı zamanlarda kişi bunları toplu olarak bir tek sûrede bulabildiği gibi, bazan da, bir sûrenin ayetlerinden bir tek ayette bulabilir. Bazı zaman ise, ya sarahaten, ya telmihen, ya işareten, ya da imanen bu mana ve hikmetler ifade edilmiştir.

Bu tasavvurdan hareketle, yukarıda bir cihetle zikrettiğimiz ölçüler ve kıstaslar doğrultusunda, maksatlardaki mana ve hikmetlerin tahdid edilmesi yönüne gideceğiz.

BİRİNCİ BÖLÜM

Said Nursî'nin Bakış Açısıyla Kur'ân'ın Maksatları

Kur'ân-ı Kerim Usûl âlimlerinin yaptıkları tanımlamaya göre Resulullah'a (s.a.v.) Arap lisanıyla nazil olmuş, günümüze kadar rivayet ve kitâbet (yazı) yoluyla tevâtüren nakledilmiştir. Mucizedir, tilâveti (okunması) dahi ibadettir. Fatiha sûresiyle başlar, Nâs sûresiyle biter.3 Said Nursî, eserlerinde bu tarifin biraz daha ötesine gider ve geçmiş âlimlerden bazılarınca ileri sürülen Kur'ân-ı Kerim'in Kelâmullah olduğunu inkar edip, onun diğer varlıklar gibi "mahlûk" (yaratılmış) olduğunu kabul edenlerin iddialarını çürütür mahiyette açıklamalar yapar.

Bediüzzaman Said Nursî4 Kur'ân-ı Kerim'i, Cenâb-ı Allah'ın nice husûsiyetleri, gayeleri ve maksatları ibraz edici olarak Resûl-ü Ekremîn'e (s.a.v.) indirdiği bir kitap olarak tarif eder ve şöyle der:

"Kur'ân, şu kitâb-ı kebîr-i kâinatın bir tercüme-i ezeliyesi ve hayât-ı tekviniyeyi okuyan mütenevvî dillerinin tercümân-ı ebedîsi ve şu âlem-i gayb ve şehadet kitabının müfessiri ve zeminde ve gökte gizli esmâ-i İlâhîyenin manevî hazinelerinin keşşâfı ve sutûr-u hâdisâtın altında muzmer hakâikın miftâhı ve âlem-i şehadette âlem-i gaybın lisanı, ve şu âlem-i şehadet perdesi arkasında olan âlem-i gayb cihetinden gelen iltifâtât-ı ebediye-i Rahmâniye ve hitâbat-ı ezeliye-i Sübhâniyenin hazinesi ve şu İslâmiyet âlem-i manevîsinin güneşi, temeli, hendesesi ve avâlim-i uhreviyenin mukaddes haritası ve Zât ve sıfât ve esmâ ve şuûn-u İlâhiyenin kavl-i şârihi, tefsir-i vâzıhı, burhân-ı kâtıı, tercümân-ı sâtıı ve şu âlem-i insâniyetin mürebbîsi ve insaniyet-i kübrâ olan İslâmiyetin mâ ve ziyâsı ve nev-i beşerin hikmet-i hakikiyesi ve insaniyeti saadete sevk eden hakikî mürşidi ve hâdîsi ve insana hem bir kitâb-ı şeriat, hem bir kitab-ı dua, hem bir kitab-ı hikmet, hem bir kitab-ı ubudiyet, hem bir kitab-ı emir ve davet, hem bir kitab-ı zikir, hem bir kitab-ı fikir, hem bütün insanın bütün hâcât-ı maneviyesine merci olacak kitapları tazammun eden, tek câmi bir kitâb-ı mukaddestir..."5

Bir cihetle Kur'ân-ı Kerim'in hakikati hakkındaki bu şumullü tasavvurda gözlemlenen düşünce derinliği, diğer cihetle bu Kitâb-ı Azîm'in mesajı, hedefleri ve gayeleri, kişiyi şu noktaya getirmektedir: Bir şeyin hakikati hakkında ortaya bir tasavvur koyabilmek, çeşitli ıstılahlar ve tarifleri çerçevesinde yaşanan ihtilafları ve tartışmaları aşabilmeyi gerektirmektedir. Tarifi yapılan o şeyi, benzerlerinden ayırdeden ince hususiyetleri ve temel hedeflerinin etrafında dikkatlerin odaklanması lazımdır. Çünkü, tasavvurların muayyen vaziyetleriyle ele alınması, murâd edilen şeyin ıstılahlarla sınırlandırılması sonucunu ortaya çıkarır. Buradan hareketle diyebiliriz ki, tasavvurların ihtilaf ve tartışmalardan uzak bir zeminde ifade edilmesi ölçüsünde, bu tasavvurlar insanların umumunca kabule ve dikkate alınmaya daha yakın olacaktır.

Kur'ân-ı Kerim'in hakikati, mesajı ve gayeleri hakkında Bediüzzaman tarafından ortaya konulan gayet şumullü bu tasavvur, yine Kur'ân'ın râm olduğu âlî maksatları, temel prensipleri ve hakikî unsurları elde edebilmeye yönelik esaslı bir hareket noktası ve sağlam bir zemin olma özelliğini taşımaktadır.

Geçmişte ve yaşadığımız dönemdeki bazı âlimler, Kur'ân-ı Kerim'in maksatlarını sayısal olarak genişletme, en büyük hedeflerini belirleme konusunda ihtilafa düşmüşlerdir. Çünkü bazıları, Kur'ân-ı Kerim'in maksatlarının yediden az olmadığını 6 söylerlerken, bazıları da konuyu beş temel maksada 7 indirgemişlerdir. Bunlardan her birisi, iddialarını destekler mahiyette bir takım delil ve şahidlere sarılmışlardır. Said Nursî ise, Zikr-i Hakîm'deki bir çok âyet-i kerime üzerinde yaptığı tefekkür ve teemmüller neticesinde bazı önemli sonuçlara ulaşmıştır. Buna göre, Kur'ân'ın esas maksatları ve bütün sûrelerinde, hatta bütün ayetlerinde kendisini gösteren aslî unsurları dört ana başlık altında toplanmaktadır. Bu temel dört maksat ve dört mühim cevher 114 sûrede ve bütün ayetlerinde kendisini gösterir.

1. Said Nursî'nin Bakış Açısıyla Kur'ân'ın Dört Maksadı

Said Nursî'nin, bütün Kur'ân sûreleri ve ayetlerinde Şârî'in öngördüğü en önemli manalar ve hikmetler olarak değerlendirdiği dört Kur'ânî maksatın muhteviyatı ve unsurları hakkında ayrıntıya girmeye ihtiyaç vardır. Ayrıca, Kitâbullah'ın şiddetle üzerinde durduğu ve tekrar tekrar öne çıkardığı bu manaların ve cevher noktaların belirlenmesi gerekir. Kur'ân sûreleri ve ayetlerinin içerdiği manalar üzerinde derin bir teemmül ve tam bir tefekkürle durduktan sonra Said Nursî, şöyle bir neticeye varmıştır: Bütün Kur'ân sûre ve ayetleri, şu dört mananın isbatı için çeşitli üslupları, beyân ve belâğâta dair vesileleri kullanmıştır:

Sâni-i Vâhid'in ispâtı (Maksad-ı Tevhîd), Hz. Muhammed'in (s.a.v.) nübüvvetinin ispâtı (Maksad-ı Risâlet), Haşr-i cismânînin gerçekleşmesi imkânının ispâtı (Maksad-ı Ba's ve Cezây-ı Yevmi Kıyâmet), Dünyada ve âhirette adâlet-i İlâhiyenin ispâtı (Maksad-ı Adl-i Mutlak).

Bütün Kur'ân sûre ve ayetlerinde Şârî' tarafından öngörülen bu manalar, bütün maksatların ve asıllarının anaları olarak ön plana çıkmaktadırlar. Ki, bu manalar Kur'ân-ı Kerim'i meydana getiren temel unsurları oluşturmaktadırlar. Said Nursî, bu dört maksadı telif ettiği bir çok kıymetli eserinde zikretmiştir. Burada çeşitli kitaplarında ve risâlelerinde vârid olan bazı ifadelerine yer vereceğiz. "İşârâtü'l-İ'câz fî Mezânni'-Îcâz" isimli eserinde şöyle der:

"Kur'ân'daki anâsır-ı esâsiye ve Kur'ân'ın takip ettiği maksatlar tevhid, nübüvvet, haşir, adâlet ile ibâdet olmak üzere dörttür." 8

Bir başka yerde, bu tespiti destekler mahiyette şöyle der:

"Kur'ân-ı Kerim'de takip edilen maksad-ı aslî, ispât-ı Sâni, nübüvvet, haşir, adalet ile ibadet esaslarına cumhûr-u nâsı irşâd ve îsâl etmektir... " 9

Saykalü'l-İslâm isimli nefis eserinde, Kur'ân'ın bir çok sûre ve ayetlerinde bu dört maksadın ön plana çıkarıldığını şöyle ifade eder:

"Kur'ân'ın her bir tarafında intişâr eden makâsıd-ı esâsiye ve anâsır-ı asliye dörttür. Onlar da, ispat-ı Sâni-i Vâhid ve nübüvvet ve haşr-i cismânî ve adâlettir... " 10

Mesnevi-i Nuriye isimli eserinde, konuya daha fazla açıklık getirerek şöyle der:

"Kur'ân'ın takip ettiği makâsıd-ı esâsiyye ve anâsır-ı asliyye, ubûdiyetle tevhid, risâlet, haşir, adâlet olmak üzere dörttür. Diğer bahsettiği meseleler ancak bu maksatlara vesilelerdir." 11

İşte, Said Nursî'nin bakış açısıyla Kur'ân'ın dört temel maksadı bunlardır. Söylemek gerekir ki, Bediüzzaman bu dört ıstılahın manaları, Kur'ândaki sûre ve ayetlerin bu ıstılahlara olan delâletleri üzerine ışık tutmuş; her bir maksadı tafsilat, tavzîh ve tahkîk ile ele almıştır. Tevhid ve Sâni-i Vâhid'in ispâtına dair maksada bir çok risale ve kitaplarında yer vermiştir. Maksad-ı Nübüvvet ise, Said Nursî'nin çok geniş olarak yer verdiği bir konu olmuş, nübüvvetin sıhhati ve insanlık için zaruretine dair delil ve bürhanları sıralamıştır. Maksad-ı Adl konusuyla ilgili Sözler, Mektubât, Lem'alar ve Şuhalar gibi eserlerinde önemli açıklamalar yapmıştır. Maksad-ı Haşre geldiğimizde, müellifin bütün eserlerinde, haşrin imkanına ve hatta zarûretine dair sayısız deliller ve bürhanları her fırsatta dile getirdiğini görmekteyiz.

Bu gerçeklerden hareketle, bahsettiğimiz dört maksatla alakalı mevzu ve bahisleri bütün ayrıntılarıyla ele almak için ne yer, ne de zaman müsaittir. Burada Said Nursî'nin konu hakkındaki sözlerinden başlıcalarına işaret etmekle yetineceğiz. Bizim konuyla ilgili tespitlerimizden hareketle, kıymetli okuyucularımızın Risâle-i Nur Külliyatı'na müracaat etmelerini, böylelikle bu dört maksadın hakikati hakkında daha fazla vukuf kesbedebilmelerini ümit etmekteyiz.

En azından, bu çalışmamızla Bediüzzaman'ın eserlerinin bir çok yerinde belirtilen dört maksada yer verirken sergilediği insicâmı, irtibâtı ve uyumu sergilemiş olmak bizim için yeterli bir neticedir. Hakikaten, bu eserleri okuyan bir kimsenin konu hakkında serdedilen fikirler arasında bir çelişki, bir fazlalık veya eksiklik bulması imkansızdır. Her bir kitabın ve risâlenin telif zamanı ve şartları farklı olsa da, ortaya konulan fikirler arasında müthiş bir uyum vardır.

2. Said Nursî'nin Kur'ân Maksatlarını Dörde İnhisar Etme Sebepleri

Yukarıda da belirtildiği üzere, Bediüzzaman Said Nursî Kur'ân'ın maksatlarını dörde inhisar etmiş, bunları eserlerinin bir çok yerinde bizzat Kur'ân-ı Kerim'ce te'kid edilen cevher unsurlar ve temel prensipler olarak değerlendirmiş ve bu maksatların ispâtı üzerinde ısrarla durmuştur. Bu inhisar ve böylesi bir yorum, bir cihetle, vahiydeki murâd-ı İlâhîyi en güzel şekilde anlama özelliğinden; diğer cihetle de, Zikr-i Hakîm’in ayetlerinde gizli küllî unsurlar ve umûmî kurallar üzerindeki sarsılmaz teemmül ve derin anlayışından kaynaklanmıştır. Said Nursî’nin, bu maksatları ve temel prensipleri dörde hasretmesiyle ilgili ortaya koyduğu delil ve bürhanlar üzerinde, gayet hızlı da olsa duran herkes bu dört maksadın hakikatine inebilir. Bu gerçekten hareketle, Said Nursî’nin konu hakkındaki bazı görüşlerine müracaat edelim:

“Kur’ân’daki anâsır-ı esâsiye ve Kur’ân’ın takip ettiği maksatlar tevhid, nübüvvet, haşir, adalet ile ibadet olmak üzere dörttür... Evet, benî Âdem, büyük bir kervan ve azîm bir kafile gibi mazinin derelerinden gelip, vücut ve hayat sahrâsında misafir olup, istikbalin yüksek dağlarına ve müzeyyen bağlarına müteveccihen kafile kafile müteselsilen yürümekte iken, kâinatın nazar-ı dikkatini celbetti. ‘Şu garip ve acip mahluklar kimlerdir? Nereden geliyorlar? Nereye gidiyorlar?’ diye ahvâllerini anlamak üzere, fenn-i hikmeti karşılarına çıkardı ve aralarında şöyle bir muhavere başladı:

Hikmet: 'Nereden geliyorsunuz? Nereye gidiyorsunuz? Bu dünyada işiniz nedir? Reisiniz kimdir?'

Bu suale, benî Âdem namına, emsâli olan bütün peygamberler gibi, Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm, nev-i beşere vekâleten karşısına çıkararak şöyle cevapta bulundu:

'Ey hikmet! Bu gördüğün insanlar, Sultân-ı Ezelî'nin kudretiyle, yokluk karanlıklarından, ziyadar varlık âlemine çıkarılan mahluklardır. Sultân-ı Ezelî, bütün mevcudatı içinde biz insanları seçmiş ve emânet-i kübrâyı bize vermiştir. Biz, haşir yoluyla saadet-i ebediyeye müteveccihen hareket etmekteyiz. Dünyadaki işimiz de, o saadet-i ebediye yollarını temin etmekle re'sül-malımız olan istidatlarımızı nemalandırmaktır... '

Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâmın verdiği şu cevaplar, Kur'ân'dan muktebes ve Kur'ân lisanıyla söylenildiğinden, Kur'ân'ın anâsır-ı esâsiyesinin şu dört maksatta temerküz ettiği anlaşılıyor." 12

Bediüzzaman bu yorumunu Saykalü'l-İslâm isimli eserinde şu sözleriyle teyid etmektedir:

"...Hikmet tarafından kâinata irad olunan suallere (şöyle: 'Ey kâinat, nereden ve kimin emriyle geliyorsunuz? Sultanınız kimdir? Delil ve hatîbiniz kimdir? Ne edeceksiniz? Ve nereye gideceksiniz?) kat'î cevap verecek, yalnız Kur'ân'dır. Öyleyse, Kur'ân'da makasıddan başka olan kâinat bahsi ıttırâdîdir. Tâ san'atın intizhamıyla Sâni-i Zülcelâle istidlâl yolu gösterilsin."

"Evet, intizam görünür. Ve kemâl-i vuzûh ile kendini gösterir. Sani'in vücûd ve kast ve iradesine kat'iyyen şehâdet eden intizâm-ı san'at, kâinatın her bir cihetinde boynunu kaldırarak her cânibinden lemean eden hüsn-ü hilkati nazar-ı hikmete gösteriyor. Güya her bir masnu birer lisan olup, Saniin hikmetini tesbih ediyor... " 13

Derin bir düşüncenin ürünü olan Said Nursî'nin bu yorumu bizlere, belirtilen dört noktanın Kur'ân'ın en önemli ve en parlak maksadı ve temel unsuru olduğunu göstermektedir. Yine bu dört nokta, ilk etapta dikkatli nazarların önünde dahi çeşitli yönleriyle örtülü kalabilmektedir. Diğer yandan, Sâni-i Vâhid'in ispâtına dair maksat, maksatların anası ve unsurların temeli konumundadır. Çünkü buna iman etmek, diğer prensipler ve unsurlara zarurî olarak iman etmeye zemin hazırlamaktadır. Çünkü Hâlık-ı Vâhid-i Ehad'in vücûduna (varlığına) iman etmek, bir cihetle sadece O'na ibadet etmeyi, diğer cihetle O'ndan gelen ve O'nun emrettiği kurallara sıkıca bağlanmayı iktizâ etmektedir. Kur'ân-ı Kerim'de bu maksatla ilgili varid olan ayetleri araştırmak için fazla bir gayret göstermeye ihtiyaç yoktur. Zira, hiç bir sûre yoktur ki, sarih veya zamnî olarak bu maksattan bahsetmiyor olsun. Hatta, neredeyse her bir Kur'ân ayeti bu maksada dair manalar içermektedir.

Maksad-ı Nübüvvet'e gelecek olursak; nübüvvete iman, özellikle Hz. Peygamber'in (s.a.v.) içtimâî, siyasî, iktisâdi, ruhî, ahlâkî ve medeniyete dair bir çok alanda birer kanun olarak getirdiği her şeye iman ve tasdik etmeyi gerektirir. Çünkü O, İrâde-i İlâhiyye-i Uzmâ'nın (En yüce İlâhî İrâdenin) ve yaratılmışlardaki maksûdunun tebliğcisidir. O, Allah'ın emir ve nehiylerini insanlara ulaştırmakla görevlendirilmiştir. İkinci olarak, bu prensibe iman etmek, fert ve toplum hayatında, Allah'ın murâdının gerçekleşmesine yönelik temel bir zemin oluşturur. Ayetlerde, bu maksadın ispatı konusuna dair bilgilerin yer alıp almadığı meselesine gelince, konuyla ilgili ipuçlarını bulmakta zorlanmayacağımız bir diğer unsurun bu olduğunu söylemeliyiz. Özellikle "Kul" (De ki) ibaresiyle başlayan bütün Kur'ân sûre ve ayetleri sarahaten veya zımnen bu maksada işaret etmektedir. Neredeyse her bir sûre ve ayet bu mühim maksada işaretten hâli değildir.

Maksad-ı Adl, yukarıda geçen iki maksadı tasdik eden bir prensip hüviyetindedir. Çünkü bu maksat, varlıklara yönelik abesiyet, tesadüf ve gelişigüzellik fikrini ortadan kaldırıp, yerine yaratılışta, kâinatta ve hayatta nizâmın olduğu düşüncesini yerleştirmektedir. Sevab olsun, ikâb olsun mahlûkat arasında verdiği hükümlere mukabil insanların zihninde Zât-ı İlâhiye hakkında zulüm, haksızlık ve düşmanlık besleyici fikirler yerine, ihsan ve ikrâm düşüncelerinin yerleşmesini sağlar. Peygamberlerin gönderilmesi ve kitapların indirilmesindeki gaye, insanların adaleti ikame etmeleridir. İçtimaî, siyâsî, iktisadî, kültürel ve medeniyete dair alanlarda adaletin gerçekleştirilmesidir. Adalet prensibi gerçek yerini ve yüce makamını elde edemediği müddetçe, uygulamada 'Lâ ilâhe illallah'ın gereklerini yerine getirmek mümkün olmayacaktır. Buradan hareketle, Kur'ân-ı Kerim'deki bir çok ayette, çeşitli vesilelerle insanlar adalete davet edilmekte, Allah'a, nefse ve kullara karşı zulmün her sûretinden ve şeklinden sakındırılmaktadır.

Maksad-ı haşre gelince, bu prensip, hayatın üzerine kurulu olduğu hilkatin tetimmesi mesâbesindedir. Sâni-i Vâhid'in vücûdu, risâlet ve adâlet prensiplerine imanın olması halinde, haşir prensibine iman zarurî olacaktır. Çünkü, muvahhidler ve Allah'ın vahdaniyetine inananlar. Hz. Muhammed'in (s.a.v.) nübüvvetini tasdik edenler ve bu hayatta adâletle davranan insanların nail olacakları ebedî ve daimî saadetin hâsıl olabilmesi, bu prensibin varlığına bağlıdır. Said Nursî'nin de söylediği gibi, haşir, işte bu saadet-i ebediyeye açılan yoldur. İkinci olarak, bu prensibe iman etmek, bu dünya hayatında Allah'ın rızâsına ve hoşnutluğuna nail olabilmek için gerekli şartlardan birisini teşkil eder. Aynı zamanda bu prensip, Rahmeten lil-Âlemîn olan meb'usu vasıtasıyla, kabirdeki insanları tekrar diriltmeye kâdir olduğunu haber veren Sâni-i Vâhid'in vücûduna imanda derinleşmeyi sağlar. Gerçekten bu dünya hayatı, daimî hayata geçiş için bir köprü mesâbesindedir.

Kur'ân'daki bir çok sûre ve ayetlerde, özellikle Mekkî olanlarda bu prensibin önemini ve zarûretini te'kid eden ifadeler bulunmaktadır. Çoğu Mekkî sûre ve ayetleri okurken, her defasında bu prensibin vurgulandığı görülmektedir. Hatta, Kur'ân'ın herhangi bir sûresini hızlıca gözden geçiren herkes doğrudan veya dolaylı olarak bu prensibe atıfta bulunduğunu görecektir. Diğer yandan, Said Nursî'nin bu maksadı Kur'ân-ı Kerim'in en önemli maksatları ve unsurları arasında sayması, onun ufkunun genişliğine, ince mülahazasına ve ilmî karîhasının varlığına bir delildir.

3. Said Nursî'ye Göre Bu Dört Maksadın Kur'ân'ın Diğer Maksatlarıyla Bağlantısı

Her ne kadar, bizler buraya kadar verdiğimiz bilgiler doğrultusunda, Said Nursî'nin, Kur'ân'ın maksatlarını dörde inhisar etmesinin ardındaki sebepleri açıklamış olsak da, bu dört maksatla Kur'ân'ın diğer maksatları arasındaki bağlantıyı ilmî bir çerçevede ortaya koymak gerekmektedir. Tâ ki, bu yolla eski ve yeni dönemlerdeki ulemâ arasında, Kur'ân'ın maksatları ve prensipleri konusundaki fikirler arasında, her ne kadar aralarında bir ihtilaf bulunmasa da, ortak bir yol bulunabilsin. Hakikaten, bu konuda ulemâ arasında görülen esas ihtilâf, ana maksatların ve prensiplerin tahdîdi ve belirlenmesi hususunda ortaya çıkmıştır.

Buradan hareketle, Bediüzzaman'ın Kur'ân'ın maksatlarını dörtle sınırlandırmasında etkili olan faktörleri iyi anlamak gerekmektedir. Bize göre, Bediüzzaman dört maksattan söz ederken, başka bir maksadın olmadığı için değil, bu dört maksadı Kur'ân'ın ana maksatları ve unsurları olarak kabul ettiği için böyle bir yaklaşımda bulunmuştur.

Bu bâbda Said Nursî’nin görüşü, mezkur dört maksadın dışındaki maksatlar, dört ana maksadın isbatına yönelik birer vesile ve vasıta olma özelliğine sahiptirler. Çünkü bu dört maksat, Kur’ânî birer maksat ve prensip olarak diğerlerini de içermektedir. Örnek verecek olursak, tezkiye-i nefs, insanların Allah’a ibadet etmeye ve takvâya yöneltme gibi maksatlar Maksad-ı Tevhîd’in zımnında yeralmaktadır. Ailenin oluşturulması, kadınlara insaflı davranma, insanlığa örnek bir toplumun oluşturulması gibi maksatlar ise, Maksad-ı Nübüvvet içinde münderiçtir. İnsanları salih bir aile oluşturmaya yöneltme, örnek bir ümmetin bina edilmesi nübüvvetinönemli fonksiyonlarındandır. İnsanların taşıdığı değer ve hukukları, hürriyet, rahmet, müsamaha ve benzeri diğer maksatlar ise Maksad-ı Adaletin içinde münderiçtir.

Genel manada ifade etmek gerekirse, her bir âlimin karîhası, her bir mütefekkirin muhayyilesi ile Kur'ân'ın maksatları konusunda ortaya koyduğu bütün tespitleri, zikrettiğimiz dört maksat çerçevesinde ele almamız mümkündür. Diğer bir ifadeyle, bu dört maksattan müstakil, bir başka maksattan sözetmek imkansız gibidir. Binaenaleyh, hulûs-u kalple diyebiliriz ki, eski ve yeni ulema tarafından ifade edilen sair maksat ve prensipler, gerçekte mezkur dört maksatın füruatı arasında yeralmaktadırlar. Bu dört maksadın birer vesilesi ve dalıdırlar. Konu hakkında Said Nursî şöyle der:

"Kur'ânın takip ettiği makâsıd-ı esâsiye ve anâsır-ı asliye, ubûdiyetle tevhid, risâlet, haşir, adalet olmak üzere dörttür. Diğer bahsettiği meseleler ancak bu maksatlara vesilelerdir. Bu itibarla, vesilelerde yapılacak tafsilat, ol bâbdaki kavâide muhaliftir. Çünkü malayaniyle iştigal, maksadı geri bırakıyor. Bunun içindir ki, bazı mesâil-i kevniyede Kur'ân-ı Mucizü'l-Beyân ihmâl veya ipham veya icmal yapmıştır... "14

Bir başka yerde aynı husus üzerinde şöyle durulur:

"Kur'ân-ı Kerim'de takip edilen maksad-ı aslî, ispât-ı Sâni, nübüvvet, haşir, adalet ve ibadet esaslarına cumhûr-u nâsı irşâd ve îsâl etmektir. Binaenaleyh, Kur'ân-ı Kerim'in kâinattan yaptığı bahis tebeîdir, kastî değildir. Yani, ligayrihîdir, lizâtihî değildir."

"Yani, Kur'ân-ı Kerim, Cenab-ı Hakkın vücud, vahdet ve azametine istidlâl sûretiyle kâinattan bahsetmiştir. Yoksa, kâinatın bizzat keyfiyetini izah etmek için değildir... " 15

Said Nursî'nin bakış açısını yansıtan bu ifadeler, konuyla ilgili diğer kitaplarda ve muhtelif tefsirlerde zikredilen maksatlarla mezkur dört maksat aralarındaki ilişkileri açıkça ortaya koymaktadır.

4. Dört Maksadın Kur'ân'ın Çeşitli Sûre ve Ayetlerine Dağılımı

Yukarıda, Kur'ân'daki her bir sûrenin mezkur dört maksadı yansıttığını, her bir sûre ve ayetin bu maksatlardan hâli olmadığını ifade etmiştik. Hatta, Bediüzzaman'a göre Kur'ân'daki her bir kelimede, ince bir sırla bu maksatlara işaret edilmektedir. Bu durum ise, mezkur maksatları bütün maksatların anası ve temeli yapmaktadır. Hal böyle olunca, Kur'ân'daki bütün sûrelerin ve hatta bütün kelimelerin bu maksatları kuşatması, Kur'ân'ın her bir cüz'ünün bir ayna gibi, aynı hakikatleri göstermesi hakikati ortaya çıkmaktadır. Bu bağlamda, Bediüzzaman şöyle der:

"O anâsır-ı erbaa, Kur'ân'ın heyet-i mecmuasında bulunduğu gibi, Kur'ân'ın sûrelerinde, ayetlerinde, kelâmlarında, hatta kelimelerinde bile sarahaten veya işareten veya remzen bulunmaktadır. Çünkü, Kur'ân'ın küllü, cüzlerinde göründüğü gibi, cüzleri de, Kur'ân'ın küllüne aynadır. Bunun içindir ki Kur'ân, 'müşahhas olduğu halde, efrad sahibi olan küllî' gibi tarif edilir." 16

O halde, Kur'ân-ı Kerim'in bu maksatlarıyla ilgili söz söylerken, en başta kişinin bu maksatların her bir sûrede, hatta her bir ayette geçerli olduğunu ifade etmesi gerekmektedir. Kur'ân-ı Kerim'de hiç bir sûre ve hiç bir ayet yoktur ki, bu dört maksadı tamamen veya kısmen yansıtmamış olsun. Bu durum, Kur'ân-ı Kerim'in dört maksadının önemini ve Resûl-ü Ekrem'e (s.a.v.) indirilmesindeki İlâhî gayenin idrak edilmesinin zaruretini göstermektedir. Bu gerçeği destekler mahiyette Bediüzzaman şöyle der:

"Sual: 'Bismillah' ve 'Elhamdülillah' gibi ayetlerde makâsıd-ı erbaaya işaretler var mıdır?"

"Cevap: Evet, 'Kul' kelimesi, Kur'ân'ın çok yerlerinde mezkur veya mukadderdir. Bu mezkur ve mukadder olan 'Kul' kelimelerine esas olmak üzere 'Bismillah'tan evvel 'Kul' kelimesi mukadderdir. Yani, 'Yâ Muhammed! Bu cümleyi insanlara söyle ve tâlim et.' Demek besmelede İlâhî ve zımnî bir emir var. Binaenaleyh, şu mukadder olan 'Kul' emri, risâlet ve nübüvvete işarettir. Çünkü resûl olmasaydı, tebliğ ve tâlime memur olmazdı... Ve kezâ, 'Errahmân' nizâm ve adâlete, 'Errahîm' de haşre delâlet eder. Ve kezâ, "Elhamdülillah'taki 'Lâm' ihtisâsı ifade ettiğinden tevhide işarettir. 'Rabbil-Âlemîn' adaletle nübüvvete remizdir. Çünkü terbiye, resuller vasıtasıyla olur. 'Mâliki yevmiddîn' zaten sarahaten haşir ve kıyamete delâlet eder. Ve kezâ, 'İnnâ a'taynâ kelkevser' sadefi de, o maksad-ı erbaa cevherlerini tazammun etmiştir." 17

İşte bu şekilde, Bediüzzaman, Kur'ân'ın dört maksadının ayetlere ve hatta kelimelere yayılması konusuna açıklık getirmeye çalışır. Buna göre, Besmele Tevhid ve Nübüvvet maksatlarını tazammun etmektedir. "Errahmân" lafzı ise, Adâlet ve İhsân maksatlarını gayet sâdık bir şekilde göstermektedir. "Errahîm" lafzı ise Maksad-ı Haşrin açık bir göstergesidir.

Fatiha sûresinin ilk ayetlerine baktığımızda, bu ayetlerin telmîhan, işâreten veya tavzîhan (âşikar olarak), tıpkı Bediüzzaman'ın dediği gibi, bu dört maksadı tazammun ettiğini görürüz. İlk ayet olan "Elhamdü lillâhi Rabbi'l-Âlemîn", Maksad-ı Tevhid'i gösterir. "Errahmânirrahim" Adâlet ve Haşir Maksatlarına işaret eder. Aynı şekilde "Mâliki Yevmiddîn" Maksad-ı Haşri gösterir.

Kur'ân'daki sûre ve ayetlere bu dört maksadın yayılmış olduğuna dair bu açık ve uygulamalı temsilden hareket ederek, hemen herkes, tıpkı Said Nursî'nin yaptığı gibi, selâmetle, tam bir teemmül ve tefekkür ile bu dört maksadın Kur'ân'ın en parlak ve en önemli maksatları olduğu sonucuna varabilir. Aynı ölçüyü dikkate almak sûretiyle, yine herkes Kur'ân'ın diğer sûre ve ayetlerinde bu dört maksadı görebilir. Bu gerçeği ispat edebilmek için büyük gayret göstermeye, herhangi bir tekellüfe girmeye de gerek yoktur. Bu tespitimizin doğruluğunu gösterebilmek için, Nâs sûresinin ayetlerine hızlıca göz atalım. Sonuçta göreceğiz ki, bu sûrenin her bir ayetine ve harfine mezkûr dört maksat yayılmıştır.

"Kul" lafzı, Maksad-ı Nübüvvete işaret eder. Hz. Nebî (s.a.v.) bu haberi bütün insanlara ulaştırmakla memurdur. "Eûzü birabbinnâs" lafzında Maksad-ı Tevhid ve Rubûbiyete telmîh vardır. Çünkü, hiç bir insan Onun rubûbiyet dairesinden ne çıkabilir, ne de inkar etmeye hakkı vardır. "Melikinnâs"da ise Maksad-ı Haşre bir remiz vardır. O'nun mülküne hiç bir varlık müdahelede bulunamaz. "Min şerri'l-vesvâsi'l-hannâs, ellezî yüvesvisü fi sudûrinnâs, mine'l-cinneti ve'n-nâs" ifadelerinde ise Maksad-ı Adalete telmih vardır. Mazlumların hakkının zâlimlerin elinden bihakkın alınması kuyamet gününde mutlaka gerçekleşecektir.

Bütün kısa sûrelerin, bu dört maksada tamamıyla şâmil olması hususunun daha fazla açıklamaya ihtiyacı yoktur. Çünkü hiç bir sûre yoktur ki, işaretle veya telmihle bu dört maksadı tazammun etmiş olmasın. Hatta bu sır, Tevhid akidesine, Hz. Peygamber'in (s.a.v.) nübüvvetine iman etmeye, zulüm, haksızlık ve baskıyı terketmeye, bunlara ilave olarak ahireti ve yeniden dirilişi düşünmeye davet ederek, bütün insanlığa örnek bir ümmet oluşturmayı öngören ve ayrıca İslâm'ın ilk dönemlerinde nazil olan Kur'ân sûrelerinin ilk ayetlerinde daha çok bulunmaktadır. Malumdur ki, bazı sûreler hakkında ihtilaf söz konusu olsa da, bu kısa sûrelerin tamamı Mekkî'dir. Uzun sûrelerin mezkur dört maksada şâmil olup olmayışı konusu, yine fazlaca bir cehd ve gayrete ihtiyaç duyulmaksızın anlaşılabilecek bir özellik taşır. Bakara sûresindeki ayet-i dîn ve Âl-i İmrân sûresindeki ayet-i mülk buna verilebilecek en iyi örnektir:

"Kulillâhümme mâlike'l-mülki tü'ti'l-mülke men teşâü ve tenziul-mülke mimmen-teşâü ve tüızzü men teşâü ve tüzillü men teşâü, bi-yedike’l-hayru, inneke alâ külli şey’in kadîr.” (De ki: Mâlikü’l-Mülk olan ey Allah’ım! Sen mülkü dilediğine verirsin, dilediğinden de geri alırsın. Dilediğini yüceltir, dilediğini zelil eylersin. Hayır ancak senin elindedir. Şüphesiz ki, sen her şeye kâdirsin.)

Bu maksatlara şâmil olan ayetlerin tamamını burada örnek olarak sıralamaya yer ve zaman müsait değildir. Umuyoruz ki, zikrettiğimiz bu örnekler maksûdumuzu ifade etmeye, biiznillah, yeterli olacaktır.

İKİNCİ BÖLÜM

Said Nursî ve Diğer Muâsır Düşünürlere Göre Kur'ân'ın Maksatları: Tahlil ve Mukayese

Said Nursî'nin, Kur'ân-ı Kerim'in dört maksada ve dört temel unsura şamil olduğu görüşünü dikkate aldığımızda, onun mütemeyyiz tespitiyle, muâsır ulemâdan buyük ve meşhur âlimlerin konuyla ilgili tespitleri arasında bir mukayese yapma gerekliliği ortaya çıkmaktadır. Bu âlimlerden ilki, merhum Şeyh Muhammed el-Gazzâlî, ikincisi Şeyh Yusuf el-Kardâvî'dir. Özellikle bu muasır iki âlimi seçmemizdeki sebep, bu âlimlerin konuyla ilgili görüşlerini, gayet açık ve esaslı bir şekilde ortaya koymuş olmalarıdır. Ayrıca bu âlimlerin görüşleri, muasır düşünce zeminlerinde büyük önem, kabul ve itibar görmüştür. Yoksa bu âlimlerin, asrımızın en büyük ve en meşhur âlimleri olduğu gibi bir iddiamız yoktur. Binaenaleyh, mezkur âlimlerin görüşlerini öncelikle arzedeceğiz. Tâ ki, Said Nursî'nin tespitleriyle bir müvazene ve mukayese zemini hazırlanmış olsun.

1. Şeyh el-Gazzâlî'ye Göre Kur'ân'ın Maksatları: Arz ve Tahlîl

Şeyh Muhammed el-Gazzâlî, "el-Mehâviru'l-Hamse lil-Kur'âni'l-Kerîm (Kur'ân-ı Kerîm'in Beş Ekseni)" isimli eserinde, Kur'ân-ı Kerim'in manalarındaki derin feyizler, sûrelerindeki çokluk, ayetlerindeki ve konularındaki benzerlik dikkate alındığında bütün bunların "beş eksen" etrafında döndüğünü söyler. El-Gazzâlî'ye göre bu eksenler Kur'ân'ın en önemli ve en parlak meselelerini teşkil etmektedir. Bu konuda şöyle der:

"...Kur'ân-ı Kerim, manalarındaki derin feyizler ve sûrelerindeki çokluk dikkate alındığında, bütün bunların beş eksen etrafında döndüğü söylenebilir. Aynı zamanda, ayetler arasında benzerlikler, manalarda tekrarlar ve gayelerde bir ünsiyet vardır.

'Allah sözün en güzelini, birbiriyle uyumlu ve bıkılmadan tekrar tekrar okunan bir kitap olarak indirdi. Rablerinden korkanların, bu Kitab'ın etkisinden tüyleri ürperir, derken hem bedenleri ve hem de gönülleri Allah'ın zikrine ısınıp yumuşar. İşte bu Kitap, Allah'ın, dilediğini kendisiyle doğru yola ilettiği hidayet rehberidir. Allah kimi de saptırırsa artık ona yol gösteren olmaz. (Zümer, 23)'

Bu ayette, Kur'ân'ın mücerred bahisler veya aklî ihtilafların yaşandığı meseleleri ihtiva etmediğine işaret edilmektedir... " 18

Şeyh el-Gazzâlî'nin belirlediği bu beş eksen şunlardır: Allah-u Vâhid ekseni (Tevhîd), Hâlıkına Delil Olan Kâinat Ekseni, Kur'ânî Kıssalar Ekseni, Yeniden Diriliş ve Cezâ Ekseni (Haşir), Terbiye ve Teşrî (kanun koyma) Ekseni.

Tevhid Ekseniyle söze başlamak gerekirse, Kur'ân-ı Kerim'in bütün sûreleri bu eksen etrafında dönmektedir. Özellikle eski insanlar, "Ulûhiyeti eksik ve yanlış bilgilerle tanımaktaydılar. Bu yüzden Allah'a olması gereken ibadetleri, kendi ellerinin mahsulü olan başka ilahlara yapıyorlardı. Dahası, bu birbirinden farklı ilahlara şiddetli bir taassupla bağlıydılar. Korkma ve yönelme noktasında İlâh-ı Hakk'dan daha fazla bu ilahlara teveccüh etmişlerdi. Resûl geldiğinde, o insanları sadece Allah'a ibadet etmeye çağırdı. Putlara yönelmeye, onlara tapmaya karşı şedid bir harp ilan etti... " 19

İkinci eksen, kâinatın Hâlıkına delil oluşudur. Bir çok ayet, insanların nazarını bu eksene çevirmektedir. Buradan hareketle İslâmî bakış açısına göre kâinat çok nefis ve kıymetlidir.

"Sâni'nin indinde çok değerlidir. Çünkü, onda her türlü san'atını nakşetmiştir, ona çok önem vermiştir. 'Allah bir şeyin olmasını dilediği zaman ona ol der, o da hemen oluverir.' Kâinatın asıl değeri ise, Hâlıkına delâleti yönündedir. Kâinatın her bir köşesi muhkem kanunlarla tanzim olunmuştur. Onda İlâhî Kudret en mükemmel şekliyle tecelli etmiştir.. Kur'ân-ı Kerim'e baktığımızda, bir çok ayette kâinattaki Hâlık'ın azametine dair ifadeler görürüz. Böylelikle imanımız ve iz'anımız ziyadeleşmiş olur... " 20

Üçüncü eksen, Kur'ânî Kıssalar Ekseni'dir. Bu belki Kur'ân'ın en geniş eksenlerinden birisidir. Hakikatte bu eksenin, terbiye için bir vasıta, insanları iyiliğe yöneltmek için bir vesile ve nasihat olduğu şeklinde yorumlanmıştır. Çünkü, her bir "kıssa, bulunduğu yerde bir maksûdu irad etmektedir. Ayrıca, bunu işiten bir kimsenin bir yandan tarihî bir hakikate dair bilgisini, diğer yandan terbiye unsurunu ikmal etme ihtiyacını karşılamaktadır." 21 Kur'ân'ın bir defa veya müteaddit yerlerde tekrarlayarak aktardığı kıssalar,

"fert ve topluma yönelik birer terbiye aracı, insanları yönlendirme vesilesi ve birer nasihattırlar. Kur'ân kıssaları, geçmişteki hayattan birer kesiti ifade ederler. Vahiy yoluyla insanlara tâlimde bulunulmakta, ibret almaları sağlanmaktadır... Kur'ân-ı Kerim, bir kıssayı aktarırken, yıkılıp gitmiş olan geçmiş asırlara sanki yeniden hayat üflemekte, bu sayede o dönemler sanki yeniden canlanmaktadır. Bizler bu kıssalar yoluyla ehl-i hak ve ehl-i bâtıl arasındaki o dehşetli mücadelelere sanki o anları yaşar gibi şahit olmaktayız. Tarihte yaşanan o geçmiş olaylar, sanki bir film şeridi gibi gözümüzün önünde tekrar canlanmaktadır... " 22

Dördüncü eksen, Yeniden Diriliş ve Cezâ Eksenidir. Kur'ân-ı Kerim'in bir çok yerinde, "dâr-ı âhiretten, oradaki ince hesaptan, kıymettar hediyelerinden ve devamlı azaplarından bahisler vardır. İnsanlara, toprağın üzerindeki bu dünya hayatlarının çok kısa süreceği, ondaki hüzünlerin veya sevinçlerin aldatıcı olduğu, seçilecek yegane yolun Allah'a ve ahiret gününe iman olduğu üzerinde ısrarla durulmuştur... " 23

Kitâbullah'ta yeniden diriliş ve cezâ konusu üzerinde tekrar tekrar durulması, hatta hemen her sûrede bu konudan bahsedilmesi hususuna dikkat edildiğinde, ilginç noktalarla karşılaşılır.

"Kur'ân-ı Kerim'in ilk sûresinin hemen başında âlemlerin Rabbine, din gününün yani ahiret gününün Mâlikine hamdedilmektedir. Bu sûre bir Müslüman'ın her gün onlarca defa okuduğu bir sûredir. Bu durumun tam aksi, günümüze kadar tahrif olunarak gelmiş Tevrat'ta söz konusudur. Yeniden diriliş ve ahiret âlemiyle ilgili bilgilerden, Cennetle insanları teşvik edip, Cehennem ateşinden sakındırmayla ilgili bahislerden hâlîdir. Sanki bu kitabı, ünlü "Kapital"in yazarıKarl Marxyazmış gibidir. Bir dinin, insanları Allah'a kavuşma noktasında uyarmaktan ve ahiret âleminde karşılaşılacak bilgilerden hâlî olması ne kadar acîptir. İşte ahiretten bu gaflet halidir ki, Yahudileri dünyaya bağlamıştır. Bu yüzdendir ki, Cennet ve Cehennem yorumları sadece bu dünya hayatıyla sınırlı kalmıştır... " 24

Beşinci eksen ise, Terbiye ve Teşrî Eksenidir. Zikr-i Hakîm'in ayetlerini okurken, "Allahu yuhibbü, vallâhu lâ yuhibbü (Allah sever, Allah sevmez)" gibi ibarelerle karşılaşılır. Bir ayette, "Düşmanlık beslemeyin. Şüphesiz ki Allah düşmanlık besleyenleri sevmez" buyurulurken, bir kaç satır sonra, "İyi davranın, Allah iyi davrananları sever" denilmiştir. Bunlar aslında bütün insanların takip etmesi gerekli önemli yolların işaretleridir.. " 25 Kur'ân-ı Kerim'de vârid olan bir çok ayet, burada ifade edildiği gibi, terbiyenin önemine delâlet etmekte, bunun ölçülerini ortaya koymaktadır. En geniş dairesiyle, Allah'ın sevdiği şeylerde insanların kemâl noktalarına kadar ilerlemesi, yükselmesi; sevmediği şeylerde ise en dip noktalara kadar gerilemesi, düşmesi sözkonusudur..

El-Gazzâlî'ye göre, Kur'ân-ı Kerim ayetlerinin etrafında döndüğü beş ekseni bu şekilde özetlemiş olduk. Şeyh el-Gazzâlî, bu eksenleri ele alırken, bunlarla ilgili misaller ve şahidler de sunmuştur. Bu eksenlerdeki manalar ile günlük yük, yaşantı arasındaki bağları gösterebilmek için büyük bir gayret göstermiştir. Örneğin, birinci ekseni açıklarken, Hristiyanlığın inanç esaslarından, komünizmden, insanların körü körüne inandıkları bazı hurafelerden ve batıl inançlardan örnekler vermiştir. İkinci ekseni ele alırken, bazı fasit dini inanışlardan, zühd, tevekkül ve ruhâniyet gibi kavramların yanlış anlaşılmasından kaynaklanan uygulamalardan, günümüz medeniyetindeki sapmalardan ve insanların bu âlemin Allah'ın yarattığı bir eser olduğuna imanlarını, ortadan kaldıran yanıltmacılardan bahsetmiştir. Üçüncü eksende ise, günümüz Müslümanlarının Kur'ân kıssalarındaki hakiki manaları anlamakta ne derece gaflete düştüklerini; geçmiş nice medeniyetlerin sönüp gitmelerindeki, çöküşlerindeki illetleri idrakten aciz kaldıklarını dile getirmiştir. Aynı zamanda, İslâm tarihimizdeki siyasi yanlışlardan, günümüzde de halen irtikap edilen ve Müslümanların durmadan şikayet ettikleri, ama bir türlü geri dönmedikleri hatalardan bahsetmiştir.

Dördüncü eksende, ne ilmî ne de dinî ölçülere uymayacak tarzda, dünya işleriyle ahiret işlerinin birbirinden ayrılması konusuna geniş yer ayırmıştır. Gerçekte ise bu ikisine ait işler birbiri içine geçmiş durumdadır. Bir tarafın diğer tarafa galebe çalması halinde onun hükmü geçer. Ahiret hayatı ağırlık kazanırsa, bu, dünya hayatından çekilmeye vesile olur. Fert ve toplum hayatını yerle bir eden şehvet ve lezzet verici şeylerin ön plana çıkmasıyla da dünya hayatı ağırlık kazanır

Beşinci ekseni ele alırken, muasır medeniyeti araçları ve sonuçlarıyla incelemiş, yer yer tenkidler yöneltmiştir. Doğudan batıya, güneyden kuzeye bütün beşeriyetin yaşadığı şekâvet ve başıboşluğun sorumluluğunu bu medeniyete yüklemiştir. Fert ve toplumları çöküntüye, dumura ve mahvolmaya yönelten ahlâkî zaafiyetler üzerinde durarak, Kur’ân-ı Kerim’in sıkça ifade buyurduğu “Lâ yuhibbullah veya İnnallâhe lâ yuhibbu (Allah sevmez veya Şüphesiz ki Allah sevmez)” gibi ibarelere dikkat çekmiştir. İnsanlık için sükûnet, saadet ve istikrârı gerçekleştirecek ahlâkî esaslar ise, Kur’ân-ı Kerim’in bir çok yerinde zikredilen şu ibarelerde gizlidir: “İnnallâhe yuhibbü, ve yuhibbullah (Şüphesiz Allah sever, ve Allah sever)”.

Genel olarak, el-Gazzâlî, kıymetli eserinde Kur’ân’ın esas maksatları konusunu ele alıp ve bu esasları ispatlarken, bir yönüyle diğer âlimlerden farklı bir özellik taşımaktadır. Bu eksenlerle yaşanan hayat arasında bağ kurması onun en önemli ayrıcalığıdır. Müellif, bu yönüne öylesine ağırlık vermiştir ki, bu eksenlerin en temel maksadı haline gelmiş gibidir. Hatta bazı zaman olmaktadır ki, okuyucu kendisini, siyasî, içtimaî, iktisadî ve fikrî zeminlerin tamamında İslâmî hayatın yaygınlaşması için yollar ve tasavvurlar içeren bir kitabı okuyor gibi hissetmektedir.

Hiç şüpheyoktur ki, her bir Eksen, bir önceki veya sonrakini tamamlar mahiyettedir. Diğerlerinden ayırmak ve mustakil olarak düşünmek son derece zordur. Burada Said Nursî'nin ortayak oyduğu Maksad-ı Nübüvvet ile yukarıda zikredilen bazı Eksenler arasında bulunan bağlara işaret edelim. Terbiye ve Teşrî Ekseni, Maksad-ı Nübüvvetten ayrılmış bir başka dal gibidir. İkisi de aynı noktada birleşmektedirler. Kur'ânî Kıssalar Ekseni ise, Maksad-ı Nübüvvetten fışkıran bir diğer dal gibidir. Çünkü, bu maksada iman, Kur'ân'da geçmiş ümmetler, sönüp giden medeniyetler ve sönüp gitme sebeplerine dair verilen haberlere iman etmeyi gerektirmektedir.

Hiç şüphe yoktur ki, her bir Eksen, bir önceki veya sonrakini tamamlar mahiyettedir. Diğerlerinden ayırmak ve mustakil olarak düşünmek son derece zordur. Burada Said Nursî’nin ortaya koyduğu Maksad-ı Nübüvvet ile yukarıda zikredilen bazı Eksenler arasında bulunan bağlara işaret edelim. Terbiye ve Teşrî Ekseni, Maksad-ı Nübüvvetten ayrılmış bir başka dal gibidir. İkisi de aynı noktada birleşmektedirler. Kur’ânî Kıssalar Ekseni ise, Maksad-ı Nübüvvetten fışkıran bir diğer dal gibidir. Çünkü, bu maksada iman, Kur’ân’da geçmiş ümmetler, sönüp giden medeniyetler ve sönüp gitme sebeplerine dair verilen haberlere iman etmeyi gerektirmektedir

Bunların yanısıra, bir başka yaklaşıma yer verelim. El-Kardâvî’nin görüşlerine temas ederek, diğer âlimlerle olan farklı yönlerine işaret edelim. Ardından, bu âlimin görüşleriyle Said Nursî’nin gürüşlerinin buluştukları noktaları gözler önüne serelim.

2. El-Kardâvî'ye Göre Kur'ân'ın Maksatları: Arz ve Tahlil

Yusuf el-Kardâvî, Kur'ân-ı Kerim'in insanlığı başkalarıyla, asla salâha ulaşamayacağı bazı prensip ve maksatlara çağırdığını ifade etmek sûretiyle diğerlerinden farklılık arzetmektedir. Bu doğrultuda Kur'ân-ı Kerim'in tekrar tekrar üzerinde durduğu ve büyük bir itina gösterdiği yedi tane prensip ve maksat bulunmaktadır. Kur'ân'daki nasslar çerçevesinde, bu yedi maksat, bütün ayet ve sûrelerin şâmil olduğu prensip ve maksatların en önemlileridir. Diğer maksatların her birisi, bu yedi maksat ve prensipten herhangi birisi içinde münderiç bulunmaktadır. Bu konuda Şeyh el-Kardâvî şöyle der:

"...Kur'ân-ı Kerim, insaniyetin gayrıyla salâha ulaşamayacağı bir çok maksat ve prensibe davet etmektedir. Kur'ân'ın tekrar tekrar üzerinde durduğu ve büyük önem atfettiği bu maksatları yedi başlık altında topladık:

1. Akidelerin, Ulûhiyet tasavvurlarının, risâlet ve cezâ inancının tashîhi.
2. İnsan değerinin ve hukukunun, özellikle de zayıfların haklarının kabulü.
3. İnsanlığın Allah'a ibadet etmeye ve takvâya yöneltilmesi.
4. İnsanlığın tezkiye-i nefse davet edilmesi.
5. Salih bir aile yapısının oluşturulması ve kadınların haklarının korunması.
6. İnsanlığa örnek bir ümmetin teşkili.
7. Yardımlaşan bir insanlık âlemine çağrı."
26

Müellife göre bu yedi maksat, Kur'ân'ın ana maksatları ve temellerini temsil etmektedir. Kur'ândaki sûre ve ayetler bu maksatlara şamildir. Bu doğrultuda her bir maksadı ele alırken, o maksadın hakikatine delâlet eden bir unsuru ele almıştır. Birinci maksat olan, akidelerin, Ulûhiyet, risâlet ve cezâ tasavvurlarının tashih edilmesi üç unsur üzerine kuruludur. Bunlar:

a) Tevhid temellerinin sağlam oluşturulması unsuru.

"Bu hakiki hürriyetin esâsıdır. Çünkü, bir insanı takdis eden veya bir taşa ibadet eden kişi için hürriyet sözkonusu değildir. Ayrıca kardeşliğin ve eşitliğin de esâsı bu unsurdur. Çünkü, bütün insanların bir tek Allah'ın kulları olduğuna, bir tek anne ve babadan geldiklerine dair inanç, her bir insanın birbiriyle kardeş olduğu fikrini güçlendirir... " 27

b) Nübüvvet ve risâlet akidesinin tashih edilmesi unsuru. İnsanlığın nübüvvet ve risâlete olan ihtiyaçlarının, tebşîr ve inzâr (müjdeleme ve korkutma) noktasında resûllerin vazifelerinin beyân edilmesi; geçmiş peygamberler hakkında insanları etkileyen bazı şüphelerin ortadan kaldırılması; peygamberleri tasdîk edenlerin veya onları yalanlayanların akıbetlerinin açıklanması şeklinde ele alınmıştır.

c) Ahiret ve amellerin karşılığının görülmesine iman akidesinin sağlamlaştırılması unsuru. Mekkî olsun, Medenî olsun Kur'ân'daki sûrelerin çoğu ahiretten, orada hesâba çekilmekten, Cennet ve Cehennem'den bahsetmektedir. Bu konuyu ele alırken Kur'ân, ilk etapta varlıkların yeniden yaratılmasının tıpkı ilk yaratılışta olduğu gibi Allah'ın kudretinin bir göstergesi olarak beyan etmiş, böylelikle yeniden dirilişin imkanına dair deliller ortaya koymuştur. Güneş, ay ve dünya gibi büyük cirimlerin yaradılışına dikkat çekilmiştir. Yapılan amellerin karşılığının verilmesinin hikmeti açıklanmış ve böylelikle iyilik yapanla kötülük yapanın, sevap işleyenle fâcir insanın aynı olmayacağı vurgulanmıştır. Bu doğrultuda, sevabı bol mü'minleri ahirette bekleyen güzel neticeler ve mükafatlar ise, inkarcıları bekleyen ceza ve hüsran beyan edilmiştir. Ayrıca müşriklerin ahiretle ilgili yaymaya çalıştıkları yanlış vehimlerin iptaline dair açıklamalar yapılmıştır. 28

İkinci maksad, insanın değerinin ve hukhukunun kabul edilmesini içerir. Kur'ân-ı Kerim bu konudan bahsederken, bu maksadın hakikatini teşkil eden üç unsur üzerinde durur. Bunlar:

a) Kur’ân sûreleri ve ayetleri, Allah katında kıymetli bir varlık olması, O’nun yeryüzündeki bir halifesi, emirlerine musahhar bir kulu olma özelliğiyle insanın yüksek değerini kabul etmektedir.

b) Görüş ve düşüncede, itikatta, sözlerinde, emir ve nehiyde hür olması; insanlararası eşitlik; güzel rızıklardan yararlanma; evlenme ve aile yuvası kurma; yeryüzünde yaşama, çalışma ve hayatını yönlerdirme; meskenin mahremiyeti; sahip olduğu şeyleri koruması; adalet ve hoşgörü, ulü’l-emirle münakaşa; münkeri reddetme; fesadı ortadan kaldırma ve zulme karşı koyma vs. hepsi insanlara tanınan haklardandır.

c) Kuvvetlilerin haksızlık yapmalarının veya yöneticilerin ve sorumlu kişilerin ihmalkarlıklarının önünü alabilmek için zayıfların haklarının korunması. Bu hassasiyet yetimlerin haklarının korunması, onlara haksızlık yapmaktan kaçınılması, onların mallarının muhafazası ve en güzel şekilde korunması için yapılan çağrıda açıkça görülmektedir.

Üçüncü maksad, kulların Allah’a en güzel sûrette ibadet etmeye ve takvâya yöneltilmesidir. Bu maksadın Kur’ân’daki yerini keşfedebilmek için fazla bir gayrete ihtiyaç yoktur.

“Fatiha’dan son sûreye kadar Kur’ân’da hiç bir bölüm yoktur ki, Allah-u Teâlâ’ya yönelik, O’nun Zât-ı Mukaddesesine layık bir surette, bütün kemâl sıfatlarıyla senâ; O’nun Celâline ve Cemâline münâfî tarzda bütün noksanlıklardan tenzih edilmemiş olsun. Kur’ân’daki bu özelliğin uygulamadaki örneği olan kâinatta, O’nun her şeyi nasıl en mükemmel şekilde yarattığı açıkça görülmektedir...”29

Buradan hareketle,

“Kur’ân’daki birinci maksad, yarattıkları vasıtasıyla Allah-u Teâlâ’yı tanıtmak, O’nun kopmaz ipine insanları ulaştırmak, O’nun nimetleri ve fazlıyla insanlara O’nu sevdirmek, satveti ve adâletiyle onları korkutmaktır. Tâ ki, insanlar O’nu hakkıyla sevsin, O’nu sevsin, O’na yönelsin ve yol gösterici olarak Resûlüyle gönderdiği Kitab’ında gösterilen metotla yollarına devam etsinler...”30

Dördüncü maksad, insanlığın tezkiye-i nefse davet edilmesidir. Buna bağlantılı olarak akılların şirk hurafelerinden ve batıl düşüncelerden arındırılması; kalplerin cahiliyet kasvetinden ve karanlığından, iradelerin behîmî şehvetlerden ve hayvanî arzulardan temizlenmesi maksatları ifade edilebilir. Bu doğrultuda, akılların mârifetle (Allah’ı tanımakla), kalplerin imanla, iradelerin amel-i salihe yöneltilmesi ve adalet, ihsan ve mekârim-i ahlâk çizgisine getirilmesi sûretiyle geliştirilmesi tamamlayıcı unsurlardır. Genel olarak ifade etmek gerekirse, “nefsin ahlâkından, münafıkların rezilliklerinden temizlenmesi gerekir. Bu durum özellikle Tevbe, Bakara, Münâfikûn ve benzeri sûrelerde dile getirilmiştir...” 31

Beşinci maksad, aile kurumunun oluşturulması ve kadınlara iyi muamele edilmesidir. Kur'ân-ı Kerim aile kurumunun oluşturulmasına, salih bir toplumun odak noktası, salih bir ümmetin nüvesi olması açısından yaklaşmıştır. Buradan hareketle, Kur'ân-ı Kerim'in, aile oluşturmanın esası olan evliliği Allah'ın ayetlerinden bir ayet olarak değerlendirmesi dikkat çekicidir.

"Sukûnete ulaşmanız için sizlere eşler yaratması ve onlarla aranızda sevgi ve rahmet meydana getirmesi O'nun ayetlerindendir. Şüphesiz bunda düşünen bir kavim için ayetler vardır."

Yine Kur'ân-ı Kerim'in, fıtrata aykırı olarak evliliği yasaklayan ve kadınlardan nefret ettiren bir ruhbâniyet anlayışını reddetmesi dikkat çekicidir. Aynı şekilde, hiç bir zapt'ü rabt olmaksızın kadınlara sınırsız bir serbestiyet tanımak da yanlıştır. Bunların yerine, aile kurumunun temeli, erkek ve kadın arasında şer'î bir bağ olan evliliğe çağrı yapmaktadır... Kur'ân'ın kadına değer vermesi ve onu gerçek hürriyetine kavuşturması, onu cahiliyyet karanlığından kurtarmak sûretiyle gerçekleşmektedir. Bir çok ayet, Kur'ân'ın kadına bir insan, bir eş, bir kız, bir anne ve toplumun temel bir unsuru olma vasıflarıyla değer verdiği üzerinde durur... " 32

Altıncı maksat, insanlığa örnek bir ümmetin binâ edilmesidir. Kur'ân-ı Kerim böyle bir ümmetin vasıfları üzerinde itinayla durmuş, yeryüzündeki diğer ümmetlerden farklı yönlerini sıralamıştır. Bunlar:

a) Masdar (hareket noktası, kaynak) ve yöneliş bakımından rabbâniyet.

"Bu ümmet Allah-u Teâlâ'nın vahyini hayata geçirmeye, tâlimatlarını ve hükümlerini yerine getirmeye çalışır. Tâ ki bu yolla, Allah dinini kemâle erdirmiş, nimetlerini tamamlamış olur. Şu ayette buyurulduğu gibi:

'Bugün sizin dininizi kemâle erdirdim ve sizin üzerinizdeki nimetlerimi tamamladım. Sizin için din olarak da İslâm'dan râzı oldum' (Mâide, 5/3)."33

b) İtikad ve tasavvurda, şeâir ve teabbüdde (kullukta), ahlâk ve gidişatta, düzen ve kanun koymada, fikir ve şuurda, ruh ve madde arasında, teori ve pratik arasında, akıl ve vicdan arasında, fert ve toplum arasında, sebât ve gelişme arasında hep orta yolu tutmak. Bu orta yol, "bu ümmeti bütün insanlığa örnek hale getirecek ve bütün beşeriyete üstadlık seviyesine çıkaracaktır. Şu ayette buyurulduğu gibi:

'İşte bu şekilde, insanlara örnek olmanız, bu şekilde resûlün de size örnek olması için, sizleri vasat (orta yolu tutan) bir ümmet eyledik' (Bakara, 2/143)."34

c) Davet. Bu ümmet , "bir davet ve risâlet ümmetidir. Yoksa, hak, hayır, ve hidayet mesajını hakir görüp, insanlara neşretmek için çalışmayan, sadece kendi nefsine düşkün bir ümmet değildir. Çünkü, davet onun üzerine farzdır. Allah'a imanla birlikte emr-i bilma'rûf ve nehy-i anilmünker, onu bütün ümmetlerden daha üstün hale getirecek birer esastırlar. Şu ayette buyurulduğu gibi:

'Sizler insanlar için ortaya çıkarılmış, iyilikleri emredip, kötülüklerden nehyeden ve Allah'a iman eden en hayırlı bir ümmet oldunuz.' (Âl-i İmrân, 3/11)." 35

d) Vahdet. İslâmı isteyen bir ümmet, "Rabbi tek olan bir ümmettir, ki O Allah'tır. Nebîsi tektir, ki O Hz. Muhammed'dir (s.a.v.). Kitâbı tektir, ki O Kur'ân'dır. Kıblesi tektir, ki O Kâbe-i Beyt-i Harâm'dır. Şeriatı tektir, ki o İslâm şeriatıdır. Vatanı tektir, ki O Dâru'l-İslâmdır. Yönetimi tektir, ki o ümmetin siyasî birliğinin göstergesi olan Müslümanların Halifesi ve Emîru'l-Mü'minîndir... " 36

Yedinci maksad, yardımlaşma içinde olan bir insanlık âlemine çağrıdır. Kur'ân-ı Kerim bu husus üzerinde, özellikle İslâm davetinin doğduğu günlerden itibaren durmuştur. İslâmın daveti, evrensel bir mesajdır ve tüm insanlığa yönelik bir çağrıdır. Arap olsun Acem olsun, Allah'ın tüm kulları, doğu olsun batı olsun, Allah'ın tüm beldeleri, beyaz olsun siyah olsun, her renkten insanlar için bir rahmettir. Kur'ân'ın bir çok ayetinde, Kitabullah'ın çağrısının evrensel olduğuna dair açık beyanlar vardır. Şu örneklerde olduğu gibi:

'Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.' (Enbiyâ, 21/107).

'Âlemlere uyarıcı olsun diye, kuluna Furkân'ı indiren Allah yüceler yücesidir.' (Furkân, 25/1).37

İslâm mesajının evrenselliği, insanı insanlara, eşyâya, evhâma ve lezzetlere kulluktan kurtarıp gerçek hürriyete kavuşturmasında kendisini açıkça gösterir. Aynı zamanda İslâmiyet, bütün insanların, bir tek Rabbe kulluk etmeleri üzerine kurulu kardeşlik ve eşitliğe daveti de hedeflemektedir. Aynı zamanda insanlar, her ne kadar renkleri farklı, vatanları farklı, lisanları farklı, konumları farklı da olsa bir tek babanın ve annenin evlatlarıdırlar. Ayrıca İslâmiyet, bütün insanlar için adaletin gerçekleştirilmesine, evrensel barışa, gayr-i Müslimlerle müsâmaha içinde yaşamaya davet eder.

Kur'ân-ı Azîm'deki ayetlerde ve sûrelerde kendini gösteren yedi küllî maksat bunlardan ibarettir. Şeyh el-Kardâvî, bu maksatları muhtelif Kur'ân ayetlerine dayanarak ortaya koymuştur. Bütün enerjisini, bu maksatları ve prensipleri destekleyen, mü'minleri bu prensiplere çağıran ve onlarla amel etmeyi teşvik eden ayetleri araştırmak için harcamıştır. Belki bu yönüyle, diğer âlimlerden farklı bir konumda olduğu söylenebilir. Ancak onun asıl farkı, küllî maksatları cüz'î maksatlardan ayırmada gösterdiği ısrarıdır. Diğer bir ifadeyle, bütün bu maksatları oluşturan ana unsurları ibrâz etmeye gayret etmiştir. Bu durum ise, ortaya konulan küllî maksatların anlaşılması ve idrak edilmesini daha da kolaylaştırmıştır.

Genel olarak ele alırsak, el-Kardâvî'nin Kur'ân'ın maksatları konusuna yaklaşımında, bizim tasavvurumuza göre, her bir maksatta cüz'iyata inildikçe görülen tekâmül ve birbiri arasında görülen bağlantılar dikkat çekmektedir. Örnek vermek gerekirse, birinci maksadı oluşturan unsurlardan bazılarını, küllî birer maksat olarak değerlendirmek mümkündür. Aynı durum, nübüvvet ve risâlet hakkındaki akîdenin tashîhine dair ikinci maksat için de söz konusudur. Ahiret ve yeniden dirilişe dair olan üçüncü maksatta da benzer durumu görmekteyiz. Hakikatte bu unsurlar, küllî maksat olma özelliğine sahiptirler. Bilindiği gibi, yukarıda Said Nursî ile Şeyh el-Gazzâlî'nin yeniden dirilişe ve amellerin karşılığının verileceğine iman maksadının küllî bir maksat olma noktasında birleştiklerini söylemiştik. El-Kardâvî ise, bu hakikati Maksad-ı Tevhid'in bir unsuru olarak değerlendirmiştir. Hatta bu yaklaşımla diğer maksatların Maksad-ı Tevhîd içinde münderiç olduğu söylenebilir.

Sonuç olarak el-Kardâvî’nin yaklaşımında cüz’iyâta inme söz konusudur. Seçtiği ve belirlediği bu maksatlarla mütenasib ayetleri delil olarak sıralar. Aslında en evlâ olanı, herhangi bir seçme işlemine gitmeksizin küllî maksatların keşfedilebilmesidir. Tâ ki kişi, Kur’ân’ın herhangi bir sûresi veya ayetinden bu maksatları rahatlıkla idrak edebilsin.

3. Said Nursî, el-Gazzâlî ve el-Kardâvî'nin Görüşleri Arasında Bir Mukayese

El-Gazzâlî ve el-Kardâvî'nin görüşleriyle Said Nursî'nin görüşleri arasındaki farkları aşağıdaki şekilde maddelendirebiliriz.

a) Dikkat ve şumûl: İki âlimin görüşlerinden önce, Said Nursî'nin görüşlerine yer vermiştik. İlk etapta söylenmesi gereken şey, Said Nursî'nin görüşlerinin dikkat ve şumûllü oluş itibariyle diğerlerinden farklı oluşudur. Zira, onun belirlediği dört maksat, yukarıda ele aldığımız beş veya yedi maksadı içinde barındırmaktadır. Buna ilave olarak onun belirlediği her bir maksat, Kur'ân-ı Kerim ayetleri ve sûrelerinin gerçek manada yorumlanması itibariyle, ondaki ince dikkati göstermektedir. Çünkü, sûrelerde ve ayetlerdeki bu maksatlara kolaylıkla vakıf olabilmek böyle bir dikkatin ürünü olabilir.

b) Bağlantı ve uyum: Said Nursî'nin görüşlerini okuyan herhangi bir kimse, bu dört maksadı birbirine bağlayan yüksek bağların bulunduğunu, rahatlıkla görecektir. Örneğin Maksad-ı Tevhîd, çok sağlam bağlarla Maksad-ı Nübüvvet'e bağlıdır. Maksad-ı Haşir ise, Maksad-ı Adaletle sıkı sıkıya bağlantılıdır. Bu bağlantılar ve uyum, diğer iki âlimin görüşlerinde pek görülmemektedir. Yani, el-Gazzâlî'nin görüşleri böyle bir özellikten mahrumdur. El-Kardâvî'nin görüşleri de, böylesi önemli bir boyutu üzerinde taşımamaktadır. İkinci olarak, Said Nursî, bir yandan bütün sûrelerdeki ayetler arasında, bir yandan her bir sûredeki ayetler arasında, bir yandan da her bir ayetteki kelimeler arasında bulunan nazmî uyumu ve organik bağlantıyı te'kid eder mahiyette görüşlerini ortaya koymuştur.

c) Odaklanma ve kapsam: Said Nursî'nin, ele aldığı maksatların içerdiği manâlar üzerinde büyük bir dikkatle yoğunlaşması takdir edilecek bir durumdur. Diğer yandan, dört maksadın dışındaki fer'î maksatları içeren bir kapsam ortaya koyması da dikkat çekicidir. Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, dört maksattan her birisi, başka maksatları içinde barındırmaktadır. Örneğin, Allah'a ibadet ve takvâ maksadı, aile kurumunun oluşturulması ve kadınlara iyi muamelede bulunma maksadı, terbiye ve teşrî ekseni, diğer eksenler ve maksatlar Said Nursî'ye göre Maksad-ı Nübüvvet zımnında münderiçtir. Said Nursî'nin zikrettiği, bu dört maksattan herhangi birisinin, yer verdiğimiz iki âlimin zikrettiği maksatlar ve eksenlerin zımnında yeraldığını söylemek ise mümkün değildir. Bu durum da, Said Nursî'nin şümûllü, geniş kapsamlı ve önemli noktalara odaklanmış görüşler ortaya koyduğunu göstermektedir.

d) Kur'ân sûrelerine ve ayetlerine çok sıkı bağlılık ve irtibat: Kur'ân-ı Kerim sûrelerinden hiçbir sûre yoktur ki, Bediüzzaman'ın ortaya koyduğu dört maksada şâmil olmasın. Aynı durum Şeyh el-Gazzâlî'nin zikrettiği Beş Eksen ile Şeyh el-Kardâvî'nin ortaya koyduğu Yedi Maksat için, söz konusu değildir. Diğer yandan Said Nursî'nin görüşleri, sûrelerde ve ayetlerdeki gaye ve maksatları daha iyi yansıtmaktadır.

Genel olarak, diğer iki âlime göre Said Nursî'nin görüşleri, üzerinde daha ciddi araştırmalar, tahkikler ve şerhler yapılmasına ihtiyaç doğurmaktadır. Allah'tan dileriz ki, bu çalışma böyle bir teşebbüs için yol gösterici olur.

Burada, araştırmamızın sonuna gelmiş bulunuyoruz. Ortaya koyduğumuz tahlillerde ve değerlendirmelerde, inşaallah muvaffak olmuşuzdur. Şüphesiz ki Allah, İslâm ümmetine yaptığı hizmetlerden dolayı, Said Nursî'ye en güzel karşılığı verecektir. Dileriz bizler, onun ilminden, Kitâbullah ve Sünnet-i Resûl'den (s.a.v.) anladıklarından fazlasıyla istifade edebilelim. Ayrıca, Şeyh Muhammed el-Gazzâlî'ye Allah'tan rahmet diliyoruz.

Bu sempozyuma katılanlara teşekkür ediyorum. Allah bu âlimleri ve diğer bütün ilmiyle amel eden âlimleri en güzel şekilde mükafatlandırsın.

DİPNOTLAR:

** 1966 yılında Gine doğumludur. Malezya'da Uluslararası İslâm Üniversitesi İslâm Hukuku bölümünde öğretim görevlisidir. İslam Hukuku dalında birçok araştırması bulunmaktadır. Bunlardan bazıları:

Uluslararası Hukuk ve İslâm Hukukunda Hükmün Kaynakları.

Akademik Bir Araştırma: İçtihad.

2 Bkz. Muhammed et-Tâhir İbn Âşur, Makâsidü'ş-Şerîati'l-İslâmiyye, Tunus, Tarihsiz. s. 51

3 İmam Abdülaziz el Buharî, Keşfü'l-Esrâr isimle eserinde Kur'ân-i Kerîm Usûl âlimlerince yapılmış tariflere bir cümleyle temas eder. Gerçekten bu tariflerden her birisi tenkid, tenkîs ve hatta reddedilmekten nasibini alacak mahiyettedir. Burada verdiğimiz tarif ise, yapılan tariflerin çoğunluk itibariyle ittifak noktalarını içine alan bir tariftir. Bu bağlamda, İmam eş-Şevkânî, İrşâdü'l-Fuhûl isimli eserinde Kur'ân-ı Kerim hakkında şöyle demektedir: "Bu kitap, Resûl'e (s.a.v.) nâzil olmuş bir kelâmdır. Mushaflara yazılmıştır. Bizlere mütevâtir olarak nakledilmiştir... " Bkz. Muhammed b. Ali eş-Şevkânî, İrşâdü'l-Fuhûl İlâ Tahkîki'l-Hakki Min İlmi'l-Usûl, Beyrut, Dâru'l-Fikr, Tarihsiz, s. 26. Genel hatları itibariyle Kur'ân'ın tarifi konusunda yaşanan ihtilafın sebebi, "Kelâm-ı İlâhî ile alakalı olarak, Kelâm ilmi dahilindeki itikadî meseleler ve onunla ilgili bazı Fıkhî meselelerdir. 'Ondaki ayetler okunarak kılınan namaz caiz olur mu, olmaz mı?', 'Onu inkar eden kâfir olur mu, olmaz mı? O bir hüccet midir, diğil midir?'... gibi." Geniş bilgi için bkz. Abdülaziz el-Buharî, Keşfü'l-Esrâr an Usûli Fahri'l-İslâm el-Bezdevî, Beyrut, Dâru'l-Kitâbi'l-Arabî, 1. Baskı, 1991, s. 71.

4 İhsan Kasım es-Salihî'nin, "Bediüzzaman Saiden-Nursî: Nazratün Âmmetün an Hayâtihî ve Âsârihî" isimli eserinde Said Nursî'nin hayatı, her okuyucunun yeteri kadar bilgi edinebileceği seviyede özet olarak anlatılmıştır. Bizler burada, bu mücâhid âlimin hayatı hakkında daha fazla bilgi edinmek isteyenlere, adı geçen esere müracaat etmelerini tavsiye ederiz.

5 Bediüzzaman Said Nursî, Kaynaklı, İndeksli, Lügatli Risâle-i Nur Külliyatı, C. l-ll, Nesil Basım Yayın, İstanbul-1996, s. 161.

6 Bu gruptaki âlimlerin temsilcisi Dr. Yusuf el-Kardâvî’dir. “Keyfe Neteâmelü mea’l-Kur’âni’l-Azîm / Kur’ân-ı Azîm’le Nasıl Amel Ederiz?” isimli eserinde şöyle der: “Şüphesiz ki Kur’ân-ı Kerim, insanlığın onlardan gayrıyla asla salâha ulaşamayacağı çeşitli prensip ve maksatlara çağırmaktadır. Bunlardan yedi tanesi üzerinde Kur’ân ısrarla durmakta, tekrar etmekte, çok büyük değer vermektedir. Bu yedi prensip ve maksat şunlardır: Ulûhiyet, risâlet ve cezâ konularındaki akâidin (inanç esaslarının) ve tasavvurların tashihi; İnsanın yüksek derecesinin ve özellikle zayıflara karşı olmak üzere hukukunun kabul edilmesi; İnsanlığın Allah-u Teâlâya karşı ibadet ve takvâsının en güzel seviyeye çıkarılması; Nefs-i beşeriyenin nefsinin tezkiyesi (günahlardan arındırılması); Salih bir aile oluşturulması ve kadınların haklarının gözetilmesi; Bütün insanlığa örnek bir ümmetin oluşturulması; bütün insanlık aleminin yardımlaşmaya davet edilmesi..” el-Kardâvî eserinde, bu yedi maksattan her birisini tektek ele alarak, bu maksatları oluşturan unsurları açıklamıştır. Konu hakkında daha fazla bilgi sahibi olmak için bkz. Yusuf el-Kardâvî, Keyfe Neteâmel maa’l-Kur’ânil-Azîm, Katar, Katar Üniversitesi Sünnet ve Sîret Araştırmaları Merkezi, 1. Baskı, 1996, s. 65. İleriki bölümlerde el-Kardâvî’nin ifadelerine, Said Nursî’nin tespitleriyle kıyaslamalar yapabilmek için ayrıntılı olarak tekrar yer verilecektir.

7 Bu görüşün temsilcisi Muhammed el-Gazalî’dir. Bu konudaki görüşleri için bkz. “el-Mehâviru’l-Hamse lilKur’âni’l-Kerîm / Kur’ân-ı Kerim’in Beş Ekseni”, Dımaşk, Dâru’l-Kalem, 1. Baskı, 1991.

8 Said Nursî, s. 1159.
9 Said Nursî, s. 1231.
10 Said Nursî, s. 1986.
11 Said Nursî, s. 1363.
12 Said Nursî, s. 1159.
13 Said Nursî, s. 1986.
14 Said Nursî, s. 1363.
15 Said Nursî, s. 1231.
16 Said Nursî, s. 1159.
17 Said Nursî, s. 1159-1160.
18 El-Gazzâlî, El-Mehâviru’l-Hamse, s. 16.
19 El-Gazzâlî, s. 19.
20 El-Gazzâlî, s. 58 vd.
21 El-Gazzâlî, s. 93.
22 El-Gazzâlî, s. 100.
23 El-Gazzâlî, s. 144.
24 El-Gazzâlî, s. 145-146.
25 El-Gazzâlî, s. 187.
26 El-Kardâvî, Keyfe Neteâmelü Maa’l-Kur’âni’l-Azîm, s. 65 vd.
27 El-Kardâvî, s. 66.
28 El-Kardâvî, s. 67-69’dan özet.
29 El-Kardâvî, s. 77.
30 El-Kardâvî, s. 78.
31 El-Kardâvî, s. 84-85’ten özet.
32 El-Kardâvî, s. 86-95’ten özet.
33 El-Kardâvî, s. 98.
34 El-Kardâvî, s. 98.
35 El-Kardâvî, s. 99.
36 El-Kardâvî, s. 100.
37 El-Kardâvî, s. 103.

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?
Yükleniyor...