Sevginin İmanla Birlikteliği

Aslında sevgisiz bir imandan bahsedilemeyeceği gibi, böyle bir durum da tasavvur edilemez. Dolayısıyla sevgi ve imanın birlikteliğinde gelinen nokta şaşırtıcıdır. Çünkü insandaki potansiyel sevginin iman ile terbiye edilip gerçek mecrasına ulaşması, onun güzelliği ve erişilemezliğinin geldiği yeri göstermektedir. Bugün modern toplum, teknolojinin esiri olmak suretiyle lüks, ihtişam ve konfor gibi gelip geçici unsurları hayatının merkezine almakla birlikte, hayatının odak noktasında bulunması gereken insanî değerlerini kaybetme sürecine girmiştir. Adeta hayatından kan kaybeder durumdaki insanlık, umut ettiği duruma gelebilmek amacıyla kendisi için kaçınılmaz olan sevgiyi tekrar elde etmenin yollarını aramaktadır. İmanın hayata yansımasının sonucundaki inançlı insanın durumu ve konumuna gelince, onun değeri ve insanın yaşamına katkısı ise kelimelerle ifade edilemeyecek şekildedir.

İşte bu tebliğde insanın bugün kaybetmeye başladığı sevgi ile imanın birlikteliğinin sonuçları üzerinde durmak hedeflenilmektedir. Bu amaçla öncelikle Kur’an’ın konuya bakışı ve iman ile sevginin durumu ve birlikteliği ele alınacaktır. Nitekim

يُحِبُّونَهُمْ كَحُبِّ اللَّهِ وَالَّذِينَ ءَامَنُوا أَشَدُّ حُبًّا لِلَّهوَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَتَّخِذُ مِنْ دُونِ اللَّهِ أَنْدَادًا

“İnsanlardan bir kısmı Allah’tan başka eşler edinirler ve onları Allah’ı sever gibi severler. Müminler ise en çok Allah’ı severler.” (el-Bakara, 2/165).

قُلْ إِنْ كَانَ ءَابَاؤُكُمْ وَأَبْنَاؤُكُمْ وَإِخْوَانُكُمْ وَأَزْوَاجُكُمْ وَعَشِيرَتُكُمْ وَأَمْوَالٌ اقْتَرَفْتُمُوهَا وَتِجَارَةٌ تَخْشَوْنَ كَسَادَهَا وَمَسَاكِنُ تَرْضَوْنَهَا أَحَبَّ إِلَيْكُمْ مِنَ اللَّهِ وَرَسُولِهِ وَجِهَادٍ فِي سَبِيلِهَِ

“Mümin öyle bir kimsedir ki babası, evladı, kardeşi, eşi, hısım akrabası, kazandığı mal, sevdiği mekânlarla mukayese edilmeyecek şekilde Allah’ı ve Resulünü ve onlar için cihat etmeyi sever.” (et-Tevbe, 9/24).

ayetleri; imanın kaçınılmaz vasıfları arasında sevginin bulunduğunu göstermektedir. Çünkü mümin olmak, Allah’ı sevmek demektir. Dolayısıyla kul olmanın ayırıcı vasfı Rabbini sevmekten geçerken ulûhiyetin temel vasfının da sevgi olduğu anlaşılmaktadır. Nitekim Kur’an, Allah’a has özel isimlerden bahsederken bunların Allah, Rab ve Rahman şeklinde olduğunu ifade etmektedir. Yani ulûhiyet makamının ayırıcı vasıfları arasında da sevginin merkezî bir yeri olduğu anlaşılmaktadır. Diğer taraftan insan da Kur’an ve İslam ıstılahında kul (abd) vasfıyla anılmaktadır. Bu kulluk da kendisine kul olunan varlığa karşı beslenen en ileri sevgi derecesini ifade etmektedir.[1] Dolayısıyla kul Rabbini seven, ulûhiyet de sevilen bir varlık olmakta ve böylece Allah-insan ilişkisi kurulmaktadır.

زُيِّنَ لِلنَّاسِ حُبُّ الشَّهَوَاتِ مِنَ النِّسَاءِ وَالْبَنِينَ وَالْقَنَاطِيرِ الْمُقَنْطَرَةِ مِنَ الذَّهَبِ وَالْفِضَّةِ وَالْخَيْلِ الْمُسَوَّمَةِ وَالْأَنْعَامِ وَالْحَرْثِ ذَلِكَ مَتَاعُ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَاللَّهُ عِنْدَهُ حُسْنُ الْمَآبِ

“İnsana kadınlardan, çocuklardan, altından, gümüşten… gelen zevklere aşırı düşkünlük süslü gösterildi. Bunlar sadece dünya hayatının geçimidir. Asıl varılacak yer ise Allah nezdindedir.” (Âl-i imrân, 3/14)

ayeti yanında Mücadele suresinde de kalbin sevme özelliği bulunduğu, ancak söz konusu sevginin tabii olarak insanın bizzat kendisi ve çevresine yönelik olduğu dile getirilmektedir.

وَلَكِنَّ اللَّهَ حَبَّبَ إِلَيْكُمُ الْإِيمَانَ وَزَيَّنَهُ فِي قُلُوبِكُمْ وَكَرَّهَ إِلَيْكُمُ الْكُفْرَ وَالْفُسُوقَ وَالْعِصْيَانَ أُولَئِكَ هُمُ الرَّاشِدُونَ

“Ancak Allah size imanı sevdirdi ve onu sizin kalplerinizde süsledi. Yine aynı Allah size küfrü, fıskı, isyanı çirkin gösterdi. Doğru yolda onlalar işte bunlardır.” (el-Hucurât, 49/7)

ayeti de insana imanın sevdirildiğini ortaya koymaktadır. İşte iman sahibi olmak demek insanın fıtratındaki bu sevginin gerçek kaynağının Allah olduğunun bilincine varmak ve diğer sevgileri de yok etmeden O’na yönelmek demektir.

Buradan hareketle de kalbin birçok işlevi yanında, sevginin onda önemli bir şekilde yer ettiği ve fonksiyon icra ettiği anlaşılmaktadır. Ancak insandaki tüm bu sevgilerin düzenli ve doğru bir şekilde kullanılması ve bütün sevgilerin ötesindeki Gerçek Sevginin dikkate alınması gerekmektedir.[2] Nitekim böyle bir sevgi de insanı insan yapan temel bir unsurdur. Çünkü insan ancak aklın nurunu elde ettiği gayb âlemine ve İlahî nurlara muttalî olduğu zaman gerçek anlamda insan olur. Eğer insan devamlı olarak bedenî lezzetleri elde etmekle meşgul olursa onun akıl yetisi bulanıklaşır; bilgi yolları kapanır, hayvanî yön baskın hale gelir. Neticede insanı insan yapan değerler körleşip kaybolmaya başlar.[3] Tam bu noktada fıtrat hadisini de, hatırlamakta fayda vardır.

“Her doğan fıtrat üzere doğar.”

rivayeti de kalblerin Allah’ı tanımaya O’nu tasdik edip dinini kabul etmeye uygun yaratıldıklarını göstermektedir. Nitekim hilkatin en yüksek gayesi ve fıtratın en yüce neticesi, Allah’a imandır. İnsaniyetin en âlî mertebesi ve beşeriyetin en büyük makamı, Allah’a iman içindeki marifetullahtır. İnsan ve cinin en parlak saadeti en tatlı nimeti de bu marifetullah içindeki muhabbetullahtır. Beşer ruhu için en halis sürur ve insan kalbi için en safî sevinç de bu muhabbetullahtaki ruhanî lezzettir. Yani gerçek hakikat ve saadet marifetullah ve muhabbetullahtadır. Allah’ı tanıyan ve seven bilkuvve veya bilfiil nihayetsiz saadete, nimete mazhar olurken tam aksi istikamette tanımayan da hem muhabbetullahtan mahrum olur hem de manen veya maddeten şekavet ve hüsran içinde kalır.[4] Dolayısıyla marifet imana etki etmekte ya da imanın oluşumuna giden yolda bulunmaktadır. Muhabbet ise imanın tabiî bir sonucudur ve bu muhabbetin yönü Allah’a karşı olmakla birlikte burada kalmaz tekrar insanın kendisine ve çevresine de yönelir.

Yani insan, imanla insanlık seviyesinde kemale ulaşırken, kendisinde var olan potansiyel sevgi de bu sırada mecrasına girer. Çünkü insan kabiliyet ve kapasite olarak bütün dünyayı sevebilecek ve kalbinde tüm dünyanın sevgisini sığdırabilecek şekilde yaratılmıştır. Aslında söz konusu sevgi, Allah’ın Rahman ve Rahîm olması yanında Vedûd isminin de insana yansımasının tabiî bir neticesidir. Nitekim Bediüzzaman da insanda güçlü bir sevme kapasitesi bulunduğunu ve bunun da insanın yaşadığı çevresine yönelik olduğunu ancak insanın yaşadığı çevresinin ve dünyanın geçici olması sevginin de geçiciden daimî olana dönmesini gerektirmektedir. Çünkü insanın çevresindeki geçici şeylerin insanı terk etmeden önce, insanın onları bırakıp ebedî ve ezelî olan Allah’a yönlendirmesi gerekmektedir.[5]

Nitekim Bediüzzaman, insanın kendisini, diğer varlıkları, kâinatı ve hemcinslerini iman ekseninde algılaması gerektiği kanaatindedir. Çünkü insanın en önemli görevi, bunu sağlamaktır ki; söz konusu iman bir çekirdekten, hurma ağacına kadar ve eldeki aynada görünen misali güneşten ta deniz yüzündeki aksine, ta güneşe kadar mertebeleri ve inkişafları bulunan bir olgudur. İşte tebliğ bu çerçevede imanın ve sevginin gücü ve yansımaları üzerinde durmayı hedeflemektedir.

İman, Sa’d-ı Taftazanî’nin tefsirine göre, “Cenab-ı Hakk’ın istediği kulunun kalbine, cüz’-i ihtiyarının sarfından sonra ilka ettiği bir nurdur.”

Öyle ise iman, Şems-i Ezelî’den vicdan-ı beşere ihsan edilen bir nur ve bir şuadır ki, vicdanın içyüzünü tamamıyla ışıklandırır. Ve bu sayede bütün kâinat ile bir ünsiyet, bir emniyet peyda olur. Ve her şeyle kesb-i muarefe eder. Ve insanın kalbinde öyle bir kuvve-i maneviye husule gelir ki, insan o kuvvet ile her musibete, her hâdiseye karşı mukavemet edebilir. Ve öyle bir vüs’at ve genişlik verir ki, insan o vüs’atle geçmiş ve gelecek zamanları yutabilir. Ve keza iman, Şems-i Ezelî’den ihsan edilmiş bir nur olduğu gibi; saadet-i ebediyeden de bir parıltıdır. Ve o parıltı ile, vicdanında bulunan bütün emel ve istidadlarının tohumları, bir şecere-i tûbâ gibi neşv ü nemaya başlar, ebed memleketine doğru hareket eder, gider.[6]

Hem iman yalnız ilim ile değil, imanda çok letaifin hisseleri var. Nasıl ki bir yemek mideye girse, o yemek muhtelif a’saba, muhtelif bir surette inkısam edip tevzi olunuyor. İlim ile gelen mesail-i imaniye dahi, akıl midesine girdikten sonra, derecata göre ruh, kalb, sırr, nefis ve hâkeza letaif kendine göre birer hisse alır, masseder. Eğer onların hissesi olmazsa, noksandır.[7]

Eğer, umum onlara dahi gösterilse idi, o halde ya işaret-i Ahmediye’nin neticesi ve mu’cize-i nübüvvet olarak gösterilecekti; o vakit risaleti bedahet derecesine çıkacaktı. Herkes tasdike mecbur olurdu, aklın ihtiyarı kalmazdı. İman ise aklın ihtiyarıyladır. Sırr-ı teklif zayi’ olurdu. Eğer sırf bir hâdise-i semaviye olarak gösterilse idi; risalet-i Ahmediye (A.S.M.) ile münasebeti kesilirdi ve onunla hususiyeti kalmazdı.[8]

Nefy ve inkârda ise, nefs-ül emre bakmaz ve bakamaz. Çünkü “hususî olmayan ve has bir yere bakmayan bir nefy ispat edilmez” meşhur bir düsturdur. Mesela bir şeyi dünyada var diye ben ispat etsem, sen de “dünyada yok” desen; benim bir işaretimle kolayca ispat edilebilen o şeyin sen nefyini yani ademini ispat etmek için, bütün dünyayı aramak ve taramak ve göstermek, belki geçmiş zamanların her tarafını dahi görmek lâzım geliyor. Sonra “yoktur, vuku bulmamıştır” diyebilirsin.

Madem nefy ve inkâr edenler nefs-ül emre bakmazlar; belki kendi nefislerine ve akıllarına ve gözlerine bakıp hükmediyorlar. Elbette birbirine kuvvet veremezler ve zahîr olmazlar. Çünkü görmeye ve bilmeye mani olan perdeler, sebepler ayrı ayrıdırlar. Herkes “Ben görmüyorum, benim yanımda ve itikadımda yoktur.” diyebilir. Yoksa “Vaki’de yoktur” diyemez. Eğer dese, hususan umum kâinata bakan iman mes’elelerinde dünya kadar büyük bir yalan olur ki, doğru diyemez ve doğrultulmaz.

Elhasıl: İspatta netice birdir, vâhiddir, tesanüd olur. Nefiyde ise, bir değildir, müteaddiddir. Ya “yanımda ve nazarımda” veya “itikadımda” gibi kayıdların herkese göre taaddüdü ile neticeler dahi taaddüd eder, daha tesanüd olmaz.

İşte bu hakikat noktasında imana karşı gelen kâfirlerin ve münkirlerin kesretinin ve zahiren çokluğunun kıymeti yoktur. Ve mü’minin yakînine ve imanına hiç tereddüd vermemek lâzım iken; bu asırda Avrupa feylesoflarının nefy ve inkârları, bir kısım bedbaht meftunlarına tereddüd verip yakînlerini izale ve saadet-i ebediyelerini mahvetmiş. Ve insandan her günde otuz bin adama isabet eden ölümü, mevt ve eceli bir terhis manasından çıkarıp i’dam-ı ebedî suretine çevirmiş. Kapısı kapanmayan kabir, daima i’damını o münkire ihtar etmekle, lezzetli hayatını elîm elemlerle zehirliyor. İşte, iman ne kadar büyük bir nimet ve hayatın hayatı olduğunu anla![9]

Şöyle ki: İnsan, mahiyet-i câmiiyeti itibariyle mevcudatın hemen ekserîsiyle alâkadardır. Hem insanın mahiyet-i câmiasında hadsiz bir istidad-ı muhabbet dercedilmiştir. Onun için insan da umum mevcudata karşı bir muhabbet besliyor. Koca dünyayı bir hanesi gibi seviyor. Ebedî Cennete bahçesi gibi muhabbet ediyor. Hâlbuki muhabbet ettiği mevcudat durmuyorlar, gidiyorlar. Firaktan daima azab çekiyor. Onun o hadsiz muhabbeti, hadsiz bir manevî azaba medar oluyor. O azabı çekmekte kabahat, kusur ona aittir. Çünki kalbindeki hadsiz istidad-ı muhabbet, hadsiz bir cemal-i bâkiye mâlik bir zâta tevcih etmek için verilmiş. O insan sû’-i istimal ederek o muhabbeti fâni mevcudata sarfettiği cihetle kusur ediyor, kusurun cezasını, firakın azabıyla çekiyor.[10]

Şöyle ki: Şu ayet diyor ki:

"Allah’a (celle celalühü) imanınız varsa, elbette Allah’ı seveceksiniz. Madem Allah’ı seversiniz, Allah’ın sevdiği tarzı yapacaksınız. Ve o sevdiği tarz ise, Allah’ın sevdiği zâta benzemelisiniz. Ona benzemek ise, ona ittiba etmektir. Ne vakit ona ittiba etseniz, Allah da sizi sevecek. Zâten siz Allah’ı seversiniz, tâ ki Allah da sizi sevsin."

İşte bütün bu cümleler, şu ayetin yalnız mücmel ve kısa bir mealidir. Demek oluyor ki; insan için en mühim âlî maksad, Cenab-ı Hakk’ın muhabbetine mazhar olmasıdır. Bu ayetin nassıyla gösteriyor ki; o matlab-ı a’lânın yolu, Habibullah’a ittibadır ve sünnet-i seniyesine iktidadır. Bu makamda “Üç Nokta” isbat edilse, mezkûr hakikat tamamıyla tezahür eder.

Birinci Nokta: Beşer, fıtraten şu kâinatın Hâlık’ına karşı hadsiz bir muhabbet üzerine yaratılmıştır. Çünki fıtrat-ı beşeriyede cemale karşı bir muhabbet ve kemale karşı perestiş etmek ve ihsana karşı sevmek vardır. Cemal ve kemal ve ihsan derecatına göre, o muhabbet tezayüd eder. Aşkın en münteha derecesine kadar gider. Hem bu küçük insanın küçücük kalbinde, kâinat kadar bir aşk yerleşir. Evet, kalbin mercimek kadar bir sandukçası olan kuvve-i hâfıza, bir kütüphane hükmünde binler kitap kadar yazı, içinde yazılması gösteriyor ki: Kalb-i insan, kâinatı içine alabilir ve o kadar muhabbet taşıyabilir. Madem fıtrat-ı beşeriyede ihsan ve cemal ve kemale karşı böyle hadsiz bir istidad-ı muhabbet vardır. Ve madem bu kâinatın Hâlık’ı, kâinatta tezahür eden âsârıyla, bilbedahe tahakkuku sabit olan hadsiz cemal-i mukaddesi; bu mevcudatta tezahür eden nukuş-u san’atıyla bizzarure sübutu tahakkuk eden hadsiz kemal-i kudsîsi; ve bütün zîhayatlarda tezahür eden hadsiz enva’-ı ihsan ve in’amatıyla bilyakîn ve belki bilmüşahede vücudu tahakkuk eden hadsiz ihsanatı vardır. Elbette zîşuurların en câmii ve en muhtacı ve en mütefekkiri ve en müştakı olan beşerden, hadsiz bir muhabbeti iktiza ediyor. Evet, her bir insan, o Hâlık-ı Zülcelal’e karşı hadsiz bir muhabbete müstaid olduğu gibi, o Hâlık dahi herkesten ziyade cemal ve kemal ve ihsanına karşı hadsiz bir mahbubiyete müstehaktır. Hattâ insan-ı mü’minde hayatına ve bekasına ve vücuduna ve dünyasına ve nefsine ve mevcudata karşı türlü türlü muhabbetleri ve şedid alâkaları, o istidad-ı muhabbet-i İlahiye’nin tereşşuhatıdır. Hattâ insanın mütenevvi hissiyat-ı şedidesi, o istidad-ı muhabbetin istihaleleridir ve başka şekillere girmiş reşhalarıdır.

Malûmdur ki, insan kendi saadetiyle mütelezziz olduğu gibi, alâkadar olduğu zâtların saadetleriyle dahi mütelezziz oluyor. Ve kendini beladan kurtaranı sevdiği gibi, sevdiklerini de kurtaranı öyle sever.

İşte bu halet-i ruhiyeye binaen; insan, eğer her insana ait enva’-ı ihsanat-ı İlahiye’den yalnız bunu düşünse ki: Benim Hâlık’ım beni zulümat-ı ebediye olan ademden kurtarıp bu dünyada bir güzel dünyayı bana verdiği gibi, ecelim geldiği zaman beni i’dam-ı ebedî olan ademden ve mahvdan yine kurtarıp bâki bir âlemde ebedî ve çok şaşaalı bir âlemi bana ihsan ve o âlemin umum enva’-ı lezaiz ve mehasininden istifade edecek ve cevelan edip tenezzüh edecek zahirî ve bâtınî hasseleri, duyguları bana in’am ettiği gibi, çok sevdiğim ve çok alâkadar olduğum bütün akarib ve ahbab ve ebna-yı cinsimi dahi öyle hadsiz ihsanlara mazhar ediyor ve o ihsanlar bir cihette bana ait oluyor. Zira onların saadetleriyle mes’ud ve mütelezziz oluyorum. Madem َاْلاِنْسَانُ عَبِيدُ اْلاِحْسَانِ sırrıyla, herkeste ihsana karşı perestiş var. Elbette böyle hadsiz ebedî ihsanata karşı; kâinat kadar bir kalbim olsa, o ihsana karşı muhabbetle dolmak iktiza eder ve doldurmak isterim. Ben bilfiil o muhabbeti etmezsem de bil’istidad, bil’iman, binniyye, bilkabul, bittakdir, bil’iştiyak, bil’iltizam, bil’irade suretinde ediyorum, diyecek ve hâkeza… Cemal ve kemale karşı insanın göstereceği muhabbet ise, icmalen işaret ettiğimiz ihsana karşı muhabbete kıyas edilsin. Kâfir ise, küfür cihetiyle hadsiz bir adavet eder. Hattâ kâinata ve mevcudata karşı zalimane ve tahkirkârane bir adavet taşıyor.

İkinci Nokta: Muhabbetullah, ittiba-ı sünnet-i Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâm’ı istilzam eder. Çünkü Allah’ı sevmek, onun marziyatını yapmaktır. Marziyatı ise, en mükemmel bir surette Zât-ı Muhammediye’de (A.S.M.) tezahür ediyor. Zât-ı Ahmediye’ye (A.S.M.) harekât ve ef’alde benzemek, iki cihetledir:

Birisi: Cenab-ı Hakk’ı sevmek cihetinde emrine itaat ve marziyatı dairesinde hareket etmek, o ittibaı iktiza ediyor. Çünkü bu işte en mükemmel imam, Zât-ı Muhammediye’dir (A.S.M.).

İkincisi: Madem Zât-ı Ahmediye, insanlara olan hadsiz ihsanat-ı İlahiye’nin en mühim bir vesilesidir. Elbette Cenab-ı Hak hesabına, hadsiz bir muhabbete lâyıktır. İnsan, sevdiği zâta eğer benzemek kabil ise, fıtraten benzemek ister. İşte Habibullah’ı sevenlerin, sünnet-i seniyesine ittiba ile ona benzemeye çalışmaları, kat’iyyen iktiza eder.

Üçüncü Nokta: Cenab-ı Hakk’ın hadsiz merhameti olduğu gibi, hadsiz bir muhabbeti de vardır. Bütün kâinattaki masnuatın mehasini ile ve süslendirmesiyle kendini hadsiz bir surette sevdirdiği gibi; masnuatını, hususan sevdirmesine sevmek ile mukabele eden zîşuur mahlûkatı sever. Cennet’in bütün letaif ve mehasini ve lezaizi ve niamatı, bir cilve-i rahmeti olan bir zâtın nazar-ı muhabbetini kendine celbe çalışmak, ne kadar mühim ve âlî bir maksat olduğu bilbedahe anlaşılır. Madem nass-ı kelâmıyla; onun muhabbetine, yalnız ittiba-ı sünnet-i Ahmediye (A.S.M.) ile mazhar olunur. Elbette ittiba-ı sünnet-i Ahmediye (A.S.M.), en büyük bir maksad-ı insanî ve en mühim bir vazife-i beşeriye olduğu tahakkuk eder.[11]

“Günah-ı kebireyi işleyen, nasıl mü’min kalabilir?” diye suallerine cevab ise; evvelâ sâbık işaretlerde onların hatası kat’î bir surette anlaşılmıştır ki, tekrara hacet kalmamıştır. Sâniyen: Nefs-i insaniye, muaccel ve hazır bir dirhem lezzeti; müeccel, gaib bir batman lezzete tercih ettiği gibi, hazır bir tokat korkusundan, ileride bir sene azabdan daha ziyade çekinir. Hem insanda hissiyat galib olsa, aklın muhakemesini dinlemez. Heves ve vehmi hükmedip, en az ve ehemmiyetsiz bir lezzet-i hazırayı, ileride gayet büyük bir mükâfata tercih eder. Ve az bir hazır sıkıntıdan, ileride büyük bir azab-ı müecceleden ziyade çekinir. Çünki tevehhüm ve heves ve hiss, ileriyi görmüyor belki inkâr ediyorlar. Nefs dahi yardım etse, mahall-i iman olan kalb ve akıl susarlar, mağlup oluyorlar. Şu halde kebairi işlemek, imansızlıktan gelmiyor, belki hiss ve hevesin ve vehmin galebesiyle akıl ve kalbin mağlubiyetinden ileri gelir.[12]

Çünkü ehl-i iman ile bütün kâinat alâkadardır, ondan memnundur. Zira iman ile Hâlık-ı Kâinat’ı bildikleri için, kâinatın kıymetini takdir edip hürmet ve muhabbet ederler. Ehl-i dalalet gibi tahkir ve zımnî adavet etmezler.[13]

Eğer, umum onlara dahi gösterilse idi, o halde ya işaret-i Ahmediye’nin neticesi ve mu’cize-i nübüvvet olarak gösterilecekti; o vakit risaleti bedahet derecesine çıkacaktı. Herkes tasdike mecbur olurdu, aklın ihtiyarı kalmazdı. İman ise aklın ihtiyarıyladır. Sırr-ı teklif zayi’ olurdu. Eğer sırf bir hâdise-i semaviye olarak gösterilse idi; risalet-i Ahmediye (A.S.M.) ile münasebeti kesilirdi ve onunla hususiyeti kalmazdı.[14]


[1] Kur’an’da Ulûhiyet, İstanbul 1987, s. 160.

[2] Ayetlerden hareketle kısaca insanda birçok sevgi çeşidinin bulunduğu anlaşılmakta, ancak insanın kendisindeki mevcut potansiyel sevgilerden bunları kendisine veren gerçek Sevgiliye ulaşmasıyla ilgili geniş bilgi için bk. Gazzâlî, İhyâu ulumiddîn, ts. Dâru’ş-şuab, IV, 2574- 2592.

[3] Fahreddin er-Razî, Kitabü’n-Nefs (nşr. Muhammed Sagîr Hasan el-Ma’sumî), Tahran 1364, s. 99.

[4] Yirmiüçüncü Söz, s. 45.

[5] Lem’alar, s. 15.

[6] İşârat, s. 42.

[7] Mektubat, s. 332.

[8] Mektubat, s. 210.

[9] Şuâlar, s. 101-102.

[10] Lem’alar, s. 14.

[11] Lem’alar, s. 57.

[12] İman Hakikatleri, s. 56-57.

[13] İman Hakikatleri, s. 81.

[14] Mektubat, s. 210.

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?
Yükleniyor...