Nefsin Vesvese Yolları

Bil ey gafil!
Senin vesveselerinin çoğu dört şeyden neş’et eder:
1- Nefsini öyle unutuyorsun ki, kıl gibi olan enaniyetin kalın bir ipe dö­nü­şüyor.
Çünkü sen hevâ sebebiyle Allah'ı unutunca O da sana nefsini unutturdu. Böy­lece enaniyetin kalınlaştı, büyümekle çatlayan kabuğundan çıktı.

2- Sen, her canlıyı kendine kıyas ediyorsun. Mesela, masum, güven içinde, hâ­lin­den memnun bir hayvanı gördüğünde onu derin düşünceler içinde üzün­tü­lü bir zavallı farz ediyorsun. Sevinç içinde raksetmesini, keder içinde kıvran­mak sanıyorsun.

3- Nazarını sadece Allah'ın Zâhir isminin tecellisine çevirmen sebebiyle, bu is­min dairesinden hariç olan şeyleri o ismin müsemması olan Allaha ver­mi­yor­sun. Kella! Esma-i hüsnanın sahibi olan müsemma, her şeyin fevkinde olduğu gi­bi, aynı zamanda en gizli şeylerde de tasarrufta bulunmaktadır. O; Evvel, Âhir, Zâ­hir, Bâtındır.

4- En âli, en uzak, en gizli ve en besatetli olan Ehadiyet tecellisini, kesretin da­ğılıp yayıldığı en geniş, en kesretli, en ince tabakalarda görmeyi istemekten ves­veseye düşüyorsun. Çünkü mesela bir hayvana bakıyor ve bahsi geçen “kendine kıyas” ile onda fâ­ni oluyorsun.

Her çeşit hissiyatını o hayvana dâhil ediyorsun. Faraza onu da ken­din gibi sevdiğinden veya vatanından ayrılık sebebiyle üzüntülü, akıbeti ve rız­kı hususunda endişeli tasavvur ediyor ve onun mevhum elemlerinden şefkat ma­razıyla elem duyuyorsun. Hâlbuki gerçekten onun âlemine girsen, kendine kı­yas yoluyla tevehhüm ettiğin şeylerden hiç birini onda görmeyeceksin.

Böyle bir kıyasla hata ettiğin gibi, bazan başka bir kıyasla daha büyük bir hata iş­li­yorsun. Şöyle ki: Mesela sen arı gibi bir san’at eserini görüyor, Vacib, Vahid ve Hakîm olan, fi­il­le­rinde külfet, mualece, ihtilatla mübaşeret ve uğraşma olmayan onun Sâni’ini; mis­kin, kesir, kesif, mukayyed, mahdut olup fiilleri ancak mübaşeret, temas, kül­fet ve mualece ile olabilen mümkine bila-şuur kıyas ediyorsun.

Sonra da bu kıyas ile kendini ve şu an ve daima üzerinde Sâni’in kalemi ce­ve­lan eden o san’atlı eseri; mukaddes, münezzeh, müteal olan Sâni’ine yakın te­vehhüm ediyorsun. Evet, Allaha (celle celâluh) bakan canibten O, her şeye yakındır. Ondan daha ya­kını yoktur, Her yakından daha yakındır, şah damarından da yakındır.

Lâkin sen ve bu masnu, size bakan canipten sonsuz uzaksınız. Sizin hâliniz kendisinde gü­neşin tecelli ile temessül ettiği bir aynaya benzer. Böyle bir ayna, güneşin şuaı ile parlar, ziyası ile nurlanır, ziyasındaki yedi rengin kırılmasıyla süslenir, kal­bi­nin melekûtundan güneşin zâtına bir menfez ve bir yol açılır.

Böylece aynanın dıştaki mülk cihetinde, iç cihetindeki güneşin timsali leva­zı­mı ile beraber görülür. Lâkin eğer elini uzatsan, elin arzın çapının yetmiş, hatta ye­di­yüz katı bile olsa bir şeye ulaşmaz.

Hatta aklında noksanlık ve kalbinde gü­ne­şe karşı muhabbet olan kimse, bu sathî vehim ve zahirî görünüşe aldanarak gü­neşin parladığı her şeyde, mahbubu olan güneşe ulaşmak ister.

Keza, bu özellikleri güneş sisteminin tamamı ancak içine alabilirken, güneşin te­messül ettiği her şeyden güneşin zâtı ve levazımatıyla ilgili işittiği veya bildiği özel­likleri talep eder. Şayet herhangi bir şeydeki güneşin timsalinde bunları bu­la­mazsa, bu şeyde güneşin vücudunu inkâra başlar.
Hatta bazan mutlak olarak gü­neşi inkâr eder.

İşte kalb, Ehad- Samed olan Allahın aynasıdır. Fakat İmam-ı Rabbani’nin (r.a) beyan ettiği gibi, diğer aynalardan farklı olarak kendisinde tecelli edenin şuu­runda ve farkındadır. Onda temessül edene meftuniyet bağıyla bağlıdır. Bu özelliği sebebiyle, kalbin hadsiz saâdetlere kâbiliyeti vardır.

Eğer desen: Canlı varlıklarda hârika bir faaliyet olurken çevresinde sanki bir şey yok gibi sükûnet hâkim. Ayrıca, bu müthiş faaliyet o canlının içinde en ince kı­sımlarında cereyan ediyor, dışa zerre miktar da olsa tereşşuh olmuyor. Bunun sır­rı nedir? Bana kalbimde denildiği gibi, cevaben derim ki:

Eğer bu faaliyet imkân dairesinde olan sebeplerin ve eşyanın kendisinin ol­say­dı, her canlıda her şeyi kuşatan ilme sahip müstakil bir fail, her meyvede için­de­kilerle beraber arzı yaratmak kendisine zor gelmeyen noksansız mutlak bir kud­reti olan bir Sâni’ gerekirdi. Bu durumda tereşşuh, dağılma, taşma ka­çı­nıl­maz olurdu.

Lâkin kevn ve mekânda gözle görülen bu emn ve eman, insan âlemi dı­şın­da görülen sükût ve sükûn, bütün zamanlarda âlemdeki inkiyad, silm ve se­lâ­met şunu gösterir ki, bu ölçülü san’at ve manzum sıbğa, “Bir şeyin olmasını murat etti­ğin­de sadece ‘ol’ der ve o şey olur.” “Her şeyin hazineleri bi­zim yanımızdadır. Ama onu belli bir miktarla indiririz.” diyen zâta mah­sustur. (Yasin, 82) ve (Hicr, 21)

Elinle yaptığın bir işle, en sür’atli hayal ile yaptığın arasında ne nisbet var­sa, -şayet mümkün olsa- hayalen yaptığın şeylerle Yaratıcının kudretinin fiili ara­sında öyle bir nisbet vardır, hatta hiç bir münasebet söz konusu değildir.

İndirme Linkleri
Bu içeriği faydalı buldunuz mu?
Yükleniyor...