İşaratül-İcaz 36. Ders -Mühürlü kalpler, perdeli gözlerı | Prof Dr Şadi Eren
Allah onların kalplerini ve işitmelerini mühürlemiştir. Gözlerinin üzerinde bir perde vardır. Ve onlar için çok büyük bir azap vardır.” (Bakara, 6-7)
Âyetin kelimelerinin tahlili ve nazmı
Bil ki: Onların iman etmeyeceklerini bildiren âyetten sonra, kalbin mühürlenmesinin gelmesi, amele cezanın terettüp etmesi gibidir. Sanki şöyle der: "Ne zaman ki onlar cüz-i ihtiyarîlerini kötüye kullandılar ve iman etmediler, kalbin mühürlenmesiyle ve kapatılmasıyla cezalandırıldılar."
dalâletlerini tasvir eden bir darb-ı mesele remzeden temsili bir üslûba ima eden bir istiare-i mürekkebe işaret eder. Çünkü bunun manası, hakkın kalbe nüfuzunun menedilmesidir
Buna göre “Mühürlemek” tabiri şunu tasvir etmektedir:
Allahu Teâlâ, kalbi mücevherat hazinesi olsun diye bina etmiştir. Sonra insan, iradesini kötüye kullanınca bu kalp bozulmuş, kokuşmuş, içindekiler zehir hâline gelmiştir. Bu yüzden sakınılması için kapatılmış ve mühürlenmiştir.
Bil ki: Burada tekellümden gayba bir iltifat vardır.
Önceki âyetin sonunda “Onlar iman etmezler” yani "Allah’a inanmazlar" denilmişti. Bu âyetteki “Allah” lafzının o âyette niyette bulunan “Allah” lafzıyla münasebeti düşünülünce iltifat nüktesiyle beraber şöyle bir letâfete işaret eder: “Marifetullah nuru onlara geldiğinde, kalp kapısını açmadılar. Allah da onlara gadap edip yüz çevirdi ve kapıyı üzerlerine kapattı.”
Mühürlemeyi anlatan fiil müteaddi (geçişli) olmakla beraber, bu harf-i cerle kullanılması, bu mühürlemenin damgalamayı tazammun etmesine bir işaret vardır.
Sanki şöyle demektedir:
“Allah o mührü kalbe meleklerin görüp bileceği bir damga ve alâmet kıldı.”
Keza, عَلَى harf-i cerinin kullanılmasında kapatılanın dünyaya bakan süfli kalp kapısı değil, ulvî olan kapı olduğuna bir ima vardır.
قُلُوبِهِمْ "Onların kalplerini"
Kalbi kulak ve gözden önce getirdi,
-Çünkü kalp imanın mahallidir.
-Ayrıca, Sani’in ilk delilleri, kalbin nefsiyle müşaveresinden ve vicdanın fıtratına müracaatından tecelli eder.
Zira insan nefsine müracaat ettiğinde şedid bir acz hisseder, bu onu bir nokta-i istinat bulmaya zorlar. Keza emellerini nemalandırmak için şiddetli bir ihtiyaç görür. Bu da onu nokta-i istimdat aramaya mecbur eder. İstinat ve istimdat ise, ancak imanla gerçekleşir.
Kalpten murad latîfe-i Rabbaniyedir, yoksa çam kozalağına benzeyen maddî kalp değildir. Bu Rabbani latîfenin hislerinin zuhur yeri vicdan, fikirlerinin yansıdığı yer ise dimağdır.
Öyleyse buna da kalp denilmesinde, beden için çam kozalağı gibi olan maddî kalp ne ise, insanın manevî hayatında bu Rabbani latifenin de öyle olduğuna bir remz vardır.
Nasıl ki maddi kalp bedenin her tarafına âb-ı hayat neşreder, tıkandığında ve durduğunda beden cansız hâle gelir. Onun gibi bu latîfe de kişinin maneviyatı, hâlleri ve emellerinden tecessüm eden heyetin aktarına hakikî hayat nurunu neşreder.
-Allah korusun- iman nuru zâil olduğunda ise kendisiyle kâinata meydan okuyabileceği o kalbin mahiyeti hareketsiz bir karaltı hâline gelir ve sahibini karanlıklar içinde bırakır.
وَعَلَى سَمْعِهِمْ "Ve işitmelerini de."
Burada عَلَى harf-i cerri tekrar edilmiştir. Bu, kalp ve kulağın delillerinin müstakil olduğuna işaret içindir. Kalbin delilleri aklî ve vicdanî delillerdir, kulağınki ise, naklî ve hârici delillerdir.
Keza bunda kulağın mühürlenmesinin kalbin mühürlenmesi cinsinden olmadığına bir remiz vardır.
Kalp ve basarın çoğul olmasıyla beraber kulağın tekil gelmesinde hem bir vecizlik, hem de şunlar gibi bazı remizler vardır:
-Onu örten bir kapak olmadığı için masdardır.
-İşittiren ferddir.
- İşitilen, her biri için ferddir.
- İşittiren herkese ferden ferda (birer birer) işittirir.
-Hepsi aynı şeyi işitmekte müşterektir. Sanki kulakları birleşmiş, bir kulak olmuştur.
-Cemaatin ittihad etmesi ve sanki bir şahıs hâline gelmesiyle, hepsi bir kulak gibi olur.
- Bir ferdin duyması diğerlerinin duymasına ihtiyaç bırakmaz.
İşte bu gibi cihetlerden dolayı belâğatta sem’ kelimesinin hakkı müfret getirilmektir.
Lakin kalpler ve gözlerin
-alâkadar oldukları şeyler muhteliftir,
-yolları mütebayindir,
-delilleri mütefavittir,
-onlara talim eden nev' nev'dir,
- onlara telkinde bulunan kısım kısımdır.
Bundan dolayı müfred olan sem’, iki cem (çoğul) arasında ortada yer aldı.
Kalpten sonra kulağın gelmesi şundandır:
-Kulak, onun melekelerinin babasıdır,
-kalbe (diğerlerinden) daha yakındır.
-ve altı cihetin kendisine eşit olmasında kalbin naziridir.
“Ve gözlerinde bir perde vardır.”
Bil ki: Burada üslûp değişip “ve gözlerinde bir perde vardır” denilerek isim cümlesi getirilmesinde, gözün kendisinden deliller topladığı cinanın (bahçelerin), kalp ve kulağın daima yenilenen bahçelerinden farklı olarak sabit ve daimî olduğuna işaret vardır.
Kalp ve işitmenin mühürlenmesi Allah’a isnad edilirken, gözlerdeki perdenin isnad edilmemesi, mühürlemenin onların kesbine bir ceza iken, gözlerindeki perdenin ise kendi kesbleri olduğuna bir işarettir.
Ayrıca işitmek ve kalbî temayüllerin başlangıcının ihtiyar (irade) ile olduğuna, görmenin başlangıcında ise ızdırar bulunduğuna bir remiz vardır. Görmede ihtiyarın mahalli, görmezlikten gelme perdesidir.
ünvanında göz için bir tek cihet olduğuna işaret vardır
Bu perdenin elif - lâmsız ifade edilişi, bilinmez bir perde oluşuna işarettir. Yani, kâfirin görmezden gelmesi, gayr-ı maruf bir perdedir. Bundan dolayı ondan sakınılması kolay değildir.
“Gözlerinde” ifadesinin cümlede önce getirilmesi, gözleri gözlere çevirtmek içindir. Çünkü göz, kalbin sırlarına bir aynadır.
Bil ki: Âyet önceki kelimeleriyle mel'un küfür ağacının dünyadaki acı meyvelerine işaret ettiği gibi, bununla da aynı ağacın âhirete uzanan acı meyvesine, yani cehennem zakkumuna işaret etmiştir.
Burada üslûbun seyriعَلَيْهِمْ عِقَابٌ شَدِيدٌ denilerek onlara çok şiddetli bir cezayı bildirmeyi iktiza ederken, عَلَى harfi yerine (lâm) ل, عِقَاب ikab yerine عَذَاب azab ve شَدِيد şedîd yerine عَظِيم azîm kelimeleri getirilerek her biri nimette kullanılan kelimelerle “Onlar için çok büyük bir azap vardır" denilmesi onlara bir nev’i kınayıcı, tarizli bir tehekküme bir remizdir.
Sanki ağlanası hallerini şöyle bildirir: "Menfaatleri, lezzetleri ve büyük nimetleri bu azaptan başkası olmadı." Bu, “Onların birbirine selâmları acıtıcı vurmalardır” şeklindeki tehekküm örneğinin ve Kur’ân’da “Elem verici bir azapla onları müjdele” gibi âyetlerde bulunan üslûbun bir naziridir. (Âl-i İmran, 21)
Çünkü لَهُمْ "Onlar için" derken buradaki lâm harfi amelin akıbeti ve faydası içindir. Sanki onlara şunu tilavet eder: “Alın bakalım amelinizin ücretini!”
عَذَابٌ "Azap" ifadesinde ise onların dünyada haram yollarla lezzet peşinde koşmalarına ve tatlı şeyler aramalarına gizli bir remizde bulunup sanki onlara şunu okur:
“Tadın bakalım tatlı şeylerinizin acısını!”
عَظِيمٌ "Çok büyük" ifadesinde ise, onlara cennette büyük nimet sahiplerinin hâlini hatırlatmaya gizli bir işaret vardır. Sanki onlara şunu telkin eder: “Bakın bakalım nefislerinizi mahrum bıraktığınız büyük nimetlere! Bir de düştüğünüz bu elîm eleme…”
Bu عَظِيمٌ kelimesi, (önceki kelime olan) عَذَابٌ ün tenvinini te'kiddir.