İşaratül-İcaz 41. Ders - Nifak ve yalan

Nifak ve yalan

“Allah'ı ve iman edenleri aldatmaya çalışırlar. Hâlbuki sırf kendilerini aldatırlar da şuurunda değiller. Kalplerinde bir hastalık vardır. Allah da onların hastalığını kat kat yaptı. Yalanlarına karşılık onlar için elem verici bir azap vardır.” (Bakara, 9-10)

Her cümlenin eczası arasındaki nazm ciheti:

Birinci cümle: Yani "Allah'ı ve iman edenleri aldatmaya çalışırlar." Bu cümlede,

  • Onların yaptığı şeyi geniş zaman sığasıyla, hud’a ünvanıyla tabir etmesi,

  • Bunu özellikle müşareket babından getirmesi,

  • Hususan “Peygamberi aldatmak isterler” yerine “Allah’ı aldatmak isterler” demesi,

  • “Mü’minler” demek yerine “iman edenleri” şeklinde ifade etmesiyle onların bu nifak hilesindeki maksatlarına asla ulaşamayacaklarını tansis ve tasrihte bulundu. Bu muhaliyeti nefislerin ondan nefret edip titreyeceği sûrette gözler önüne serdi.

Çünkü hud’ada olan temsilî istiare nefret uyandırır. Devamlılık özelliğiyle beraber durumu tasvir eden geniş zaman sığası, kalbi tiksindirir. Müşakeledeki müşareket manası “Seyyienin karşılığı onun gibi bir seyyiedir” (Şûra, 40) örneğinde olduğu gibi, onların hilelerinin netice vermemesini netice verir.

Çünkü müşareket babında failin fiili, mef'ulün fiiline sebeptir. Burada mef'ulün fiili, failin aldatmak istemesinin sonuçsuz kalmasına ve tesir etmemesine sebep oldu. Hatta o aldatma, ilimde derya olan biriyle "cahil" diye dalga geçmek istediğinde, seninle istihza için ilmini gizleyerek maksadın tersi meydana gelmesi gibi, gevşek bir surete çevrildi.

Peygamberi (as) aldatmaya çalışmak Allahu Teâlâ’yı aldatmaya çalışmak demek olduğundan, ("Allah’ı aldatmaya çalışırlar” derken) “Allah” lafzının sarahaten belirtilmesi maksadın muhal oluşunu bildirir. Bunda aklı hileden menetmek vardır.

“Mü’minleri” demek yerine “iman edenleri aldatmak isterler” denilmesi, münafıkların iman sıfatı sebebiyle mü'minlere kendilerini sevdirmeye çalıştıklarına, kabul görmek ve aralarına girmek için iman damarından istifade etmek istediklerine bir işarettir.

Bunda, nur-ı imanla akılları nurlanmış mü’minler cemaatine bu tür hileler gizli kalmayacağından, bu gayretlerinin sonuç vermeyeceğine bir ima vardır.

İkinci cümle: “Hâlbuki sırf kendilerini aldatırlar.”

Bu hasrda, onların bu muamelelerinde son derece kıt akıllılık ettiklerine bir işaret vardır. Duvara taş atan birinin, taşın geriye gelmesiyle kendi başını kırması misali, bunlar da maksatlarının aksiyle karşılaşmışlardır. Çünkü mü’minler zarar görsün diye ok atmışlar, ama (bumerang misali) ok kendilerine isabet etmiştir. Böylece sanki onlar, bizzat kendilerini aldatmaktadır.

“Onlar ancak kendilerine zarar verirler” yerine “Kendilerini aldatırlar.” denilmesi onların son derece akılsız olduklarına bir işarettir. Çünkü akıllı kimseler arasında kendine kasden zarar veren çıkar, ama bilerek kendini aldatana rastlanmaz. Ancak insan sûretinde bir merkep olursa, o ayrı mesele…

“Kendilerini” ünvanı kullanılmasında şöyle gizli bir remz vardır: Onların nifak ve hilesi nefsanî bir haz ve nefsî bir garaz için olduğundan, nefislerinin isteğinin zıddını netice vermiştir.

Eğer desen: Bu hasr, (yani “Onlar ancak kendilerine zarar verirler” denilmesi), bu aldatmalarının İslâm’a ve Müslümanlara zarar vermediğini ima ediyor. Hâlbuki İslâm, İslâm âleminin milletleri içinde zehir gibi intişar eden nifak türleri ve şubelerinden gördüğü zararı, başka hiçbir şeyden görmemiştir!

El-cevap: Görmüş olduğun bu zarar ve bulaşıcı zehir, hastalığın sirayeti gibi —ancak onların bozulmuş tabiatından— ve tefessüh etmiş fıtratından —ve kokuşmuş vicdanındandır. Yoksa onların kendi iradeleriyle yaptıkları hile ve hud’anın bir neticesi değildir.

Çünkü onlar Allah’ı, peygamberi ve mü’minler cemaatini aldatmak istiyorlar. Allah ise her şeyi bilendir, peygambere de (as) vahiy gelir. Mü’minler cemaatine gelince, hile onların nazarında uzun müddet gizli kalmaz, dolayısıyla aldanmazlar. Böylece, o münafıkların ancak kendilerini aldattıkları sabit olur.

Üçüncü cümle: “Şuurunda değiller.” Yani hissetmezler. Bu özette, onların cehaletlerini en beliğ ve şedit bir şekilde ifade vardır. Çünkü âyet şunu hissettirir: Onlar eğer akıl sahibi kimseler ise, bu yaptıkları aklın şanından değildir. Eğer nefsanî meyille hareket eden hayvanlar ise, bu gözle görülür zararı hissetmeleri ve farketmeleri gerekir. Böylece sabit oldu ki, onlar iradesi olmayan cemâdat gibidirler.

Dördüncü cümle: “Kalplerinde bir hastalık vardır.”

Bu cümlenin sevki ifade eder ki: Onlar aklî muhakeme ve hissî şuurun gereğine göre hareket etmeyince, ruhlarında bir hastalık olduğu ortaya çıktı. Bu durumda hiç olmazsa hastalığı hastalık olarak bilmeleri gerekir, ta ki o marazdan kaynaklanan yanlış hükümlerden kaçınsınlar, onlarla hüküm vermeye kalkmasınlar.

Çünkü marazın şanı, —daha önce ifade edildiği gibi— hakîkati değiştirmek, güzeli çirkin kılmak ve acıyı tatlı göstermektir.

فِي lafzında, onların haset ve kinlerinin, —bahsi daha önce geçen— Rabbani latîfede yani kalbin melekûtunda olduğuna bir remiz vardır.

قُلُوبِهِمْ “Kalplerinde” “Kalb” ünvanı şuna işaret eder: Nasıl ki maddi kalp hastalandığında bedenin bütün fiilleri bundan zarar görür. Öyle de manevi kalp, hud'a ve nifakla hastalandığında ruhun bütün fiilleri dengeli olmaktan çıkar. Çünkü kalp, manevi hayatın kaynağı ve makinesidir.

“Kalplerinde bir hastalık vardır” derken kalbin hastalıktan önce gelmesi, iki cihetle hasra ima eder. Bu imadan tariz yoluyla şu manaya işaret vardır: İman bir nurdur. İnsanın bütün fiillerine ve eserlerine sıhhat ve istikamet vermek, imanın şanındandır.

Keza hasr imasında şu manaya bir remz vardır: Fesat esastadır, füruatı tamir bir fayda vermez.

مَرَضٌ “Bir hastalık” lafzı onların özürlerini keser, onları ilzam eder. Çünkü fıtrat hakikate müheyyadır. Bozulma ve harap oluş, ancak bir marazdır, arızi bir hâldir.

Maraz kelimesinin elif- lâmsız gelişi işarettir ki, bu maraz çok derindedir. Görülmüyor ki tedavi edilsin.

İndirme Linkleri
Bu içeriği faydalı buldunuz mu?
Yükleniyor...