Block title
Block content
Üçüncüsü: Tagayyür, tebeddül, tecezzî, tahayyüzden mukaddes, münezzeh, müberrâ, muallâ olan Zât-ı Zülcelâlin vücub-u vücuduna ve takaddüs ve tenezzühüne muvafık düşmeyen tasavvurâta sebebiyet verir ve telkinât-ı bâtılaya medar olur.

Evet, vahdetü’l-vücuddan bahseden, fikren serâdan Süreyyaya çıkarak, kâinatı arkasında bırakıp nazarını Arş-ı Âlâya diken, istiğrâkî bir surette kâinatı mâdum sayıp herşeyi doğrudan doğruya kuvvet-i imanla Vâhid-i Ehadden görebilir.

Yoksa, kâinatın arkasında durup kâinata bakan ve önünde esbabı gören ve ferşten nazar eden, elbette esbab içinde boğulup tabiat bataklığına düşmek ihtimali var. Fikren Arşa çıkan, Celâleddin-i Rumî gibi diyebilir: “Kulağını aç! Herkesten işittiğin sözleri, fıtrî fonoğraflar gibi, Cenâb-ı Haktan işitebilirsin.”

Yoksa, Celâleddin gibi bu derece yükseğe çıkamayan ve ferşten Arşa kadar mevcudatı âyine şeklinde görmeyen adama “Kulak ver, herkesten kelâmullahı işitirsin” desen, mânen Arştan ferşe sukut eder gibi, hilâf-ı hakikat tasavvurât-ı bâtılaya giriftar olur.

2 مَا لِلتُّرَابِ وَلِرَبِّ اْلاَرْبَابِ1 قُلِ اللهُ ثُمَّ ذَرْهُمْ فِى خَوْضِهِمْ يَلْعَبُونَ


سُبْحَانَ مَنْ تَقَدَّسَ عَنِ اْلاَشْبَاهِ ذَاتُهُ وَتَنَزَّهَتْ عَنْ مُشَابَهَةِ اْلاَمْثَالِ صِفَاتُهُ وَشَهِدَ عَلٰى رُبوُبِيَّتِهِ اٰياَتُهُ جَلَّ جَلاَلُهُ وَلاَ اِلٰهَ اِلاَّ هُوَ 3

Dipnotlar - Arapça İbareler - Haşiyeler:

1 : “Sen Allah de; sonra da bırak onları, daldıkları batakta oyalanadursunlar.” En’âm Sûresi, 6:91.
2 : Rabbü’l-Erbâb olan Allah’ı anlatmak, topraktan halk olunan insanın haddine mi düşmüştür?
3 : Zâtında şebihten mukaddes ve sıfâtında misillerin benzemesinden münezzeh olan, âyetleri Onun rububiyetine delâlet eden, celâli nihayet derecede yüce olan ve Ondan başka hiçbir ilâh bulunmayan Zâtı her türlü kusurdan tenzih ederiz.
« Önceki Sayfa  | | Sonraki Sayfa »
Önceki Risale: Yirmi Yedinci Lem'a / Sonraki Risale: Yirmi Dokuzuncu Lem'a
Ekranı Genişlet
Lügat Listesi

Lügatler :

Arş/Arş-ı Âlâ : Cenâb-ı Hakkın büyüklük ve yüceliğinin tecelli ettiği yer
Arştan ferşe : göğün en yüksek tabaksından yere
Cenâb-ı Hak : Hakkın tâ kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah
esbab : sebepler
ferş : yer
ferşten Arşa : yerden göğün en yüksek tabakasına
fikren : düşünce olarak
fonoğraf : gramofonun ilk şekli, ses cihazı
giriftar olmak : tutulmak
hilâf-ı hakikat : gerçeğe aykırı
istiğrâkî : Allah aşkıyla kendinden geçme
kelâmullah : Allah’ın konuşması
kuvvet-i iman : iman gücü
mâdum : yok, hiç olmuş
medar olmak : sebep olmak, vesile olmak
muallâ : yüksek, yüce
mukaddes : kusur ve eksiklikten uzak, kutsal
muvafık : uygun
müberrâ : arınmış, temiz
münezzeh : arınmış, kusur ve eksiklikten yüce
nazar : bakış
sebebiyet vermek : sebep olmak
serâdan Süreyyaya : yerden Ülker yıldızına kadar; birbirine zıt ve uzak şeyler için söylenen bir ifadedir
sukut etmek : düşmek, alçalmak
tagayyür : başkalaşma, değişme
tahayyüz : yer tutma, yer alma
takaddüs : kutsal olma, yüce ve temiz olma
tasavvurât : düşünceler, tasavvurlar
tasavvurât-ı bâtıla : batıl şeyleri zihinde canlandırma
tebeddül : değişme
tecezzî : bölünme, parçalanma
telkinât-ı bâtıla : doğru olmayan telkinler
tenezzüh : kusur ve noksandan uzak olma
vahdetü’l-vücud : “Allah’ın varlığı o kadar mükemmeldir ki, diğer varlıklar Ona göre bir gölge gibidir ve ‘varlık’ adını almaya lâyık değiller” tarzında bir tasavvufî görüş
Vâhid-i Ehad : bir olan ve birliği her bir şeyde görülen Allah
vücub-u vücud : varlığının gerekli ve zorunlu oluşu
Zât-ı Zülcelâl : sonsuz büyüklük ve haşmet sahibi Zât, Allah
Yükleniyor...