Block title
Block content
Sual: 1 اَلْمَرْءُ مَعَ مَنْ اَحَبَّ sırrınca, dost dostuyla beraber Cennette bulunacaktır. Halbuki, basit bir bedevî, bir dakikada sohbet-i nebeviyede lillâh için bir muhabbet peydâ eder; o muhabbetle, Cennette Peygamberin yanında bulunması lâzım gelir. Halbuki, gayr-ı mütenâhi feyze mazhar Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın feyzi, bir basit bedevî feyziyle nasıl birleşir?

Elcevap: Bir temsille şu ulvî hakikate şöyle bir işaret ederiz ki: Meselâ, gayet güzel ve şâşaalı bir bağda, muhteşem bir zat, gayet büyük bir ziyafet, gayet müzeyyen bir seyrangâh öyle bir surette ihzar etmiş ki, kuvve-i zâikanın hissedecek bütün lezâiz-i mat’umâtı câmi’, kuvve-i bâsıranın hoşuna gidecek bütün mehâsini şâmil, kuvve-i hayaliyeyi keyiflendirecek bütün garaibi müştemil, ve hâkezâ, bütün havass-ı zâhire ve bâtınayı okşayacak ve memnun edecek herşeyi içine koymuştur. Şimdi iki dost var, beraber o ziyafete giderler; bir locada, bir sofrada oturuyorlar. Fakat birisinin kuvve-i zâikası pek az olduğundan, cüz’î zevk alır. Gözü de az görüyor. Kuvve-i şâmmesi yok. Sanayi-i garibeden anlamaz, harika şeyleri bilmez. O nüzhetgâhın, binden ve belki milyondan birisini, kabiliyeti nisbetinde ancak zevk ederek istifade eder. Diğeri ise, bütün zâhirî ve bâtınî duyguları, akıl ve kalb ve his ve lâtifeleri o derece mükemmel ve o mertebe inkişaf etmiştir ki, o seyrangâhtaki bütün incelikleri, güzellikleri ve letâifi ve garaibi ayrı ayrı hissedip zevk ederek ayrı ayrı lezzet aldığı halde, o dostla omuz omuzadır.

Madem bu karma karışık, elemli ve daracık şu dünyada böyle oluyor. En küçükle en büyük beraberken, serâdan Süreyyaya kadar fark oluyor. Elbette, dâr-ı saadet ve ebediyet olan Cennette, bittarîkı’l-evlâ, dost dostuyla beraberken, herbirisi istidadına göre sofra-i Rahmânü’r-Rahîmden, istidatları derecesinde hisselerini alırlar. Bulundukları Cennetler ayrı ayrı da olsa, beraber bulunmalarına mâni olmaz. Çünkü, Cennetin sekiz tabakası birbirinden yüksek oldukları halde, umumun damı Arş-ı Âzamdır. 2 Nasıl ki, mahrutî bir dağın etrafında, birbiri içinde, birbirinden yüksek, kaidesinden zirvesine kadar surlu daireler bulunsa; o daireler birbirinin üstündedir, fakat birbirinin güneşi görmelerine mâni olmaz, birbirinden geçebilir, birbirine bakar. Öyle de, Cennetler de buna yakın bir tarzla olduğu, ehâdisin mütenevvi rivâyâtı işaret ediyor.

Dipnotlar - Arapça İbareler - Haşiyeler:

1 : “Kişi sevdiğiyle beraberdir.” (Buhari, Edeb: 96; Müslim, Birr: 165; Tirmizi, Zühd: 50, Daavât: 98; Dârimî, Rikak: 71; Müsned, 1:392, 3:104, 110, 159, 165, 167, 168, 172)
2 : bk. Buhari, Tevhid: 22, Cihad: 4; Tirmizi, Cennet: 4, Tefsîru Sureti’l-Hadîd ve el-Hakka: 1; Müsned, 1:207, 2:197, 335, 339, 370, 5:316, 321; el-Elbânî, Silsiletü’l-Ehâdîsi’s-Sahîha: 919.
« Önceki Sayfa  | | Sonraki Sayfa »
Önceki Risale: Yirmi Yedinci Söz / Sonraki Risale: Yirmi Dokuzuncu Söz
Ekranı Genişlet
Lügat Listesi

Lügatler :

Arş-ı Âzam : Cenâb-ı Allah’ın sınırsız egemenliğinin ve büyüklüğünün tecelli ettiği yer
bâtınî : görünmeyen, iç
bittarîkı’l-evlâ : en doğru ve tercihe değer yol ile
câmi’ : kapsayan
cüz’î : az
dâr-ı saadet ve ebediyet : sonsuzluk ve mutluluk yeri
ehâdis : hadisler; Peygamberimize ait söz, emir veya davranışlar
elem : acı, sıkıntı, keder
garaib : tuhaf, hayret verici şeyler
acip : hayret verici, şaşırtıcı
Aleyhissalâtü Vesselâm : Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun
bedevî : çölde yaşayan, göçebe
câmi’ : kapsamlı
câmid : cansız
dâr-ı dünya : dünya yurdu
dâr-ı elem : elem ve sıkıntı yeri, dünya
dâr-ı lezzet ve saadet : lezzet ve mutluluk yeri
dünyevî : dünyaya ait
ebediyet : sonsuzluk
ekl : yeme
fevkinde : üstünde
feyz : manevi gıda, ilim, irfan
gayr-ı mütenâhi : sonsuz
hakikat : gerçek
hakikat-i cismaniye : gerçek cisim özelliği
hayattar : canlı
ihzar etmek : hazırlamak
iktiza : gerektirme
kuvve-i zâika : tat alma duygusu
lezâiz : lezzetler
lillâh : Allah için
maden-i lezzet : lezzet kaynağı
mazhar : sahip olma, erişme
medar : sebep, vesile
muamele-i zevciye : karı koca ilişkisi
muhabbet : sevgi
muhafaza : koruma
münasip : uygun
mütenevvi : çeşitli
müzeyyen : süslü
nikâh : evlenmek
nisbet : oran
peydâ : meydana gelme, ortaya çıkma
Resul-i Ekrem : Allah’ın en şerefli ve değerli elçisi olan Hz. Muhammed (a.s.m.)
sair : diğer
seyrangâh : gezinti yeri
sohbet-i Nebevi : Peygamberimizin (a.s.m.) sohbeti
suret : şekil, görünüş
şâşaa : gösteriş
şuur : bilinç, idrak
şürb : içme
temsil : kıyaslama tarzında benzetme, analoji
tereccuh : üstün gelme
uhrevî : âhirete ait
ulvî : yüce
ücret-i muaccel : peşin ücret
vazife-i dünyeviye : dünyadaki vazife
hâkezâ : böylece
havass-ı zâhire ve bâtına : görünen ve görünmeyen hisler, duygular
his : duygu
hisse : pay
hulle : Cennet elbisesi
huri : Cennet kızı
inkişaf : açılma, gelişme
istidat : kabiliyet, yetenek
kaide : temel, taban
kuvve-i bâsıra : görme duygusu
kuvve-i hayaliye : hayal duygusu
kuvve-i şâmme : koku alma hissi
kuvve-i zâika : tat alma duygusu
lâtife : mânevî duygu
letâif : güzellikler
lezâiz-i mat’umât : yiyeceklerdeki lezzetler
mahrutî : koni şeklinde
mâni : engel
mehâsin : güzellikler
müştemil : içine alan, kavrayan
mütenevvi : çeşitli
nisbet : oran
nüzhetgâh : gezi, eğlence yeri
rivâyât : rivâyetler, Peygamberimizden duyulan şeylerin nakledilmesi
sanayi-i garibe : benzersiz ve hayranlık verici san’atlar
serâdan Süreyyaya kadar : yerden Ülker yıldızına kadar (Birbirine zıt ve uzak şeyler için söylenir)
seyrangâh : gezinti yeri
sofra-i Rahmânü’r-Rahîm : dünya ve âhirette yarattıklarına sonsuz rahmet, şefkat ve merhametiyle muamele eden Allah’ın sofrası
şâmil : içine alan
zâhirî : görünen, dış
Yükleniyor...