Block title
Block content
Hem birinci fıkrada diyor:

وَاِنَّ مِنَ اْلحِجَارَةِ لَمَا يَتَفَجَّرُ مِنْهُ اْلاَنْهَار 1 Bu fıkra ile, dağlardan nebean eden Nil-i mübarek, Dicle ve Fırat gibi ırmakları hatırlatmakla, taşların evâmir-i tekvîniyeye karşı ne kadar hârikanümâ ve mu’cizevâri bir surette mazhar ve musahhar olduğunu ifham eder. Ve onunla böyle bir mânâyı müteyakkız kalblere veriyor ki:

Şöyle azîm ırmakların, elbette mümkün değil, şu dağlar hakikî menbaları olsun. Çünkü, faraza o dağlar tamamen su kesilse ve mahrutî birer havuz olsalar, o büyük nehirlerin şöyle sür’atli ve kesretli cereyanlarına, muvazeneyi kaybetmeden, birkaç ay ancak dayanabilirler. Ve o kesretli masarife karşı, galiben bir metre kadar toprakta nüfuz eden yağmur, kâfi varidat olamaz. Demek ki, şu enhârın nebeanları, âdi ve tabiî ve tesadüfî bir iş değildir. Belki pek harika bir surette, Fâtır-ı Zülcelâl onları sırf hazine-i gaybdan akıttırıyor.

İşte, bu sırra işareten, bu mânâyı ifade için, hadiste rivâyet ediliyor ki, “O üç nehrin herbirine Cennetten birer katre her vakit damlıyor; ve ondan bereketlidirler.” Hem bir rivâyette denilmiş ki: “Şu üç nehrin menbaları Cennettendir.” Şu rivâyetin hakikati şudur ki: Madem esbab-ı maddiye, şunların bu derece kesretli nebeânına kabil değildir. Elbette menbaları bir âlem-i gaybdadır ve gizli bir hazine-i rahmetten gelir ki, masarifle varidatın muvazenesi devam eder.

İşte, Kur’ân-ı Hakîm şu mânâyı ihtarla şöyle bir ders veriyor ki, der:

Dipnotlar - Arapça İbareler - Haşiyeler:

1 : “Taşlardan öyleleri var ki, bağrından nehirler çağlar.” Bakara Sûresi: 2:74.
2 : bk. Müslim, Cennet: 26; Müsned, 2:289, 440; el-Münâvî, Feyzü’l-Kadîr, 5:381.
« Önceki Sayfa  | | Sonraki Sayfa »
Önceki Risale: On Dokuzuncu Söz / Sonraki Risale: Yirmi Birinci Söz

Bölümler

Ekranı Genişlet
Lügat Listesi

Lügatler :

âdi : basit, sıradan
âlem-i gayb : görünmeyen âlem
azîm : çok büyük
benî Âdem : Âdemoğulları, insanlar
Benî İsrail : İsrailoğulları, Yahudiler
câmid : cansız, sert, katı
enhâr : nehirler
esbab-ı maddiye : maddî sebepler
evâmir-i tekvîniye : yaratılışa ait emirler
faraza : varsayalım ki
Fâtır-ı Zülcelâl : sonsuz haşmet sahibi ve benzersiz şeyleri üstün san’atıyla yaratan Allah
fıkra : kısım, bölüm
gaflet : umursamazlık, duyarsızlık
galiben : çoğunlukla
harikanümâ : harikalı
hazine-i gayb : görünmeyen hazine
hazine-i rahmet : rahmet hazinesi
ifham : anlatma
ihtar : hatırlatma
kabil : mümkün
kasavet : katılık, sertlik
kesretli : çok
Kur’ân-ı Hakîm : sayısız hikmetleri içinde bulunduran Kur’ân
mahrutî : koni şeklinde
masarif : masraflar, giderler
mazhar : görünme ve yansıma yeri
mu’cizât-ı kudret : Allah’ın kudret mu’cizeleri
mu’cizevâri : mu’cize gibi
musahhar : boyun eğmiş
muvazene : denge
müteyakkız : uyanık ve dikkatli
nebean etme : yerden çıkma, kaynama
nüfuz etme : içe geçme, işleme
rivâyet : Peygamberimizden duyulan şeylerin nakledilmesi
Şems-i Sermed : Ebedî Güneş; bu tabir, her şeyi nurlandıran Allah için benzetme olarak kullanılır
şevâhid-i vahdâniyet : Allah’ın birliğinin şahitleri
tesadüfî : tesadüfen, rastgele
varidat : gelirler
Zât-ı Zülcelâl : sonsuz haşmet ve yücelik sahibi Zât, Allah
ziya-yı marifet : Allah’ı tanıma ve bilme ışığı
Yükleniyor...