Böcekler Neler Söylüyor?
Bil ki: Havada hâl ve tavır dilleriyle, manzum nakışlarıyla ve mevzûn cisimleriyle Fatırını zikreden nakışlı kelimeler gibi yazılmış nice böcekler vardır. Bunlar -her ne kadar ne yaptıklarını bilmeseler de,- kendi mahsus dilleriyle ve melfuz sesleriyle Allah'ı zikrederler ve kendilerinin zikrettiğini sana bildirirler.
Havada uçan her bir böcek, âdeta kendi zâtının söylediği aynı şeyi diliyle de konuşan bir kelimedir. Benzeri bir durumu kudret kalemiyle yazılan nakışlarının ve süslemelerinin dilleriyle toprağın içinde Hâlık’larına tesbih eden haşerelerde görürüz. Bu böcekler ve haşereler kendilerine has kelâm ile tesbihat yaptıkları gibi, şu dört şeyi sana bildirmeleri gerekir:
Birincisi: Nefsin mutmain olmalı ki, sen tam bir güven ve koruma altındasın. Çünkü sen Alîm bir zâtın şefkatinin terbiye ettiği, Hakîm bir zâtın terbiyesinin idare ettiği, Kerîm bir zâtın inayetinin süslediği, Rahîm bir zâtın rahmetinin kendilerine ihsanda bulunduğu yeni doğan bebekler ve yavrularla çepeçevre sarılmışsın. Öyleyse sen de daima bu Alîm-i Hakîm, Kerîm-i Rahîmin nazarı altındasın.
İkincisi: Nefsin kanaat etmeli ki, sen ipin boğazına sarılıp istediğin yerde otlamak için başıboş bırakılmadın, kendi hâline terk edilmedin. Sonsuz ihtiyaçlarının en basitini bile kendin karşılayamazken kendi nefsine bırakılmadın. Şayet öyle olsa, mutlak aczin ve sınırsız ihtiyaçlarınla ne yapacağını bilmez bir hâlde oturur kalırdın!
Çünkü sen bu küçük varlıklarda
- umumiyeti içinde hususi, hususiyeti içinde umumi tam bir nizam
- ve vüs’ati içinde hassas, bolluğu içinde iktisada riayet eden bir mizan görmektesin.
Ey gâfil, bazı büyük harfler içinde bulunan bu dakik haşiyeler ve ince kitaplar, senin de bu ölçülü şeyler içinde mizanla yaratıldığını söylemiyorlar mı?
Öyleyse aklını başına al, adaletle ölçülü iş yap! Hâlbuki sen mecnunlar arasında bir mecnun gibi lehviyat peşindesin. Eblehce davranıyor, ölçüyü aşıp kendi kendine zarar veriyorsun!
Üçüncüsü: Tevekkül ve itimadın olmalı ki, her şey için kendisinden ümit içinde olduğun ve daima kendisinden korktuğun zât, sen O’ndan son derece uzak olmana rağmen sana son derece yakındır. Küçük-büyük, az-çok, uzak-yakın her şey kendisine müsavi olan kudretiyle sende ve çevrende tasarrufta bulunur. Açıkça görüldüğü üzere, O’nun fiillerinde bir tekellüf, mualece, mübaşeret yoktur.
Bu durum sana şu dersi vermiyor mu?:
“Korkma, üzülme, ürkme! Çünkü nerede olursan ol, orası Onun mülküdür. Nereye yönelirsen yönel, Onun vechi oradadır. Yerin içinde de olsan sen vatanındasın. Yokluğun cevfinde de olsan O’nun nazarı altındasın.
O’nun izni ve emriyle rahîm, kerîm, hakîm eller bir hâlden bir hâle, bir tavırdan bir tavıra seni alırlar. Bir elden çıktığında başka bir el intizamla seni almak için yarışır. Hayat seferinde asla tesadüf gulyabanisine tesadüf etmezsin.
Adem yani yokluk ile zulme uğramazsın, fânilik seni yokluğa göndererek sana zulmetmez. Eğer aşabilirsen, nice ademin arkasında, altında veya içinde bu vücudda fâni olanlar cinsinden olmakla beraber bekâya mazhar şeylerle dopdolu rahmet hazinelerinden bir hazine bulursun.”
Dördüncüsü: Bu küçük canlıları görmek, her şeyde Sâni’-i Vahide ait olmak üzere tam bir mahlûkiyet ve umumi bir masnuiyet bürhanının vuzuhunu sana ifade etmeli, bu varlıkların küçüklüğü ölçüsünde bu bürhanı senin nazarında daha da büyütmeli, gizlilikleri derecesinde açığa çıkarmalıdır.
Çünkü muhatın, muhîti yaratan zâtın tasarrufu dairesinden hariçte kalması imkânsızdır. Onu yaratan, elbette ve elbette muhîti yaratandır. Ancak büyük masnuatın hilafına olarak küçük şeylerde san’at maddeyi yutmuş, onu tamamıyla kaplamıştır.