İşaratül-İcaz 13. Ders - Dalalette olanlar
Bundan murat, vehim ve hevânın akıl ve vicdana galebesi sebebiyle hak yoldan sapan ve batıl itikatla nifaka düşen kimselerdir. Hıristiyanların safsataları gibi…
Kur’ân bunların sıfatlarını seçti. Çünkü dalâletin kendisi, nefsi nefret ettiren bir elemdir ve her ne kadar neticeyi görmese de ruh ondan çekinir. Keza Kur’ân, isim olarak zikretti, çünkü dalâlet, kesilmediği sürece dalâlettir.
Bil ki: Her elem dalâlette ve her lezzet imandadır.
Eğer istersen şu şahsın hâline dikkat et: Kudret eli onu yokluk karanlıklarından çıkardı ve bu dehşetli dünya sahrasına attı. Şefkat bekleyerek gözlerini açıyor. Belâ ve illetleri, birer düşman şeklinde kendisine hücum eder görüyor.
Merhamet bekleyerek tabiattaki unsurlara bakıyor, ama onları kendisine diş bilemiş merhametsiz, katı kalpli olarak görüyor.
Derken bir medet bulmak ümidiyle başını semadaki ecrama çeviriyor, onları gayet mühib ve müdhiş kendisini tehdit eder bir surette görüyor. Sanki onlar korkunç ağızlardan etrafa yağan ateş mermileri.
Bunun üzerine tahayyürde kalıyor, «Beni görmesinler» mülahazasıyla başını eğiyor ve nefsine bakıyor. Ondan binler ihtiyaç sayhaları, hacet feryatları işitiyor. Bundan dolayı ürküp iltica ile vicdanına bakıyor, onda da dünyayı versen doymayacak, coşkulu, her tarafa uzanmış binler emeller görüyor.
Allah için söyle! Böyle bir şahıs şayet mebde ile meade, Sani’’ ve haşre itikad etmezse hâli nice olur?
Zanneder misin cehennem ona o hâlinden daha zor ve ruhu için daha yakıcıdır? Çünkü onun korku ve heybetten, acz ve titremeden, endişe ve yalnızlıktan, sahipsizlik ve ümitsizlikten meydana gelen bir hâli vardır.
Zira o, kendi kudretine müracaat ettiğinde onu aciz ve zayıf görüyor. İhtiyaçlarını yatıştırmak istediğinde, onların susmadığını görüyor. Bağırıp yardım istediğinde işitilmiyor, imdadına gelinmiyor.
Bundan dolayı her şeyi düşman zannediyor, her şeyi yabancı tahayyül ediyor, bu sebeple hiçbir şeyle ünsiyet kuramıyor. Gök cisimlerinin devranına, vicdanı rahatsız eden korku, dehşet ve ürküntü ile bakıyor.
Sonra, sırat-ı müstakimde olduğunda, vicdan ve ruhu iman nuruyla ziyalandığında bu şahsın hâline dikkat et, nasıl göreceksin?
Dünyaya adımını atıp gözlerini açtığında, saldıran hârici varlıkları görür, o zaman bu saldıranlara mukabil marifet-i Sani’ denilen nokta-i istinada dayanır, rahatlar.
Sonra istidatlarını ve ebede uzanmış emellerini incelediğinde ebedi saadetin marifeti olan nokta-i istimdadı görür, emelleri bundan meded alır, bu meded noktasından âb-ı hayat içer.
Bakıyoruz ki bu şahıs başını kaldırıp varlıklara baktığında her şeyle ünsiyet ediyor, gözleri her çiçekten ünsiyet ve tahabbüp topluyor.
Gök cisimlerinin hareketlerinde Hâlıkının hikmetini görüyor, onları seyir ile tenezzüh ediyor, ibret ve tefekkür nazarıyla bakıyor. Sanki güneş ona şöyle nida etmekte:
“Ey kardeş! Benden ürkme, merhaba, hoş geldin, her ikimiz aynı zâta hizmetkârız, emrine muti’yiz.”
Ay, yıldızlar, deniz ve bunların kardeşleri her biri kendine has lisanla buna sesleniyor ve şöyle remizde bulunuyorlar: “Hoş geldin, bizi tanımıyor musun? Hepimiz senin Malikine hizmetle meşgulüz. Bağırıp çağıran belâların tehditlerinden sakın sıkılma, ürkme ve korkma. Çünkü her birinin dizgini senin Hâlık’ının elindedir.”
İşte bu şahıs birinci durumda vicdanının ta derinlerinde şiddetli bir elem hisseder. Ondan kurtulmak, ızdırabını hafifletmek ve ibtal-i histe bulunmak için oyun-eğlenceyle meşguliyetle tegafülde bulunmaya, bununla kendini teselli etmeye muztar kalır. Ta ki vicdanını aldatsın ve ruhu uyusun.
Yoksa vicdanının ta derinlerini yakan derin bir elem hissedecektir.
Hak yoldan uzaklık nisbetinde bu elemin tesiri ortaya çıkar.
Ama ikinci hâlette ruhunun derinlerinde âli bir lezzet ve peşin bir saadet hisseder. Kalbini uyardıkça, vicdanını harekete geçirdikçe ve ruhuna hissettirdikçe saadeti artar, kendisine ruhani cennet kapılarının açılmasıyla sevinç içinde olur.
“Allahım bu sûre hürmetine bizleri sırat-ı müstakim ehlinden eyle.” (Âmin)