İşaratül-İcaz 15. Ders - Hurufi Mukattaa
Bil ki: Burada dört mebhas vardır.
Birinci Mebhas
İ’caz, الٓمٓۚ ufkundan teneffüs etmiştir.
Çünkü i'câz, letaif-i belâğat parıltılarının imtizacından tecelli eden bir nurdur. Bu mebhaste bir kısım letaif var. Bunların her biri ince olsa bile, tamamı bir fecr-i sadıktır.
- الٓمٓۚ sûre başlarındaki diğer kardeşleriyle beraber, bütün kelimelerin unsurları olan hece harflerinin yarısını teşkil eder, dikkat et!
-Alınan bu harfler, alınmayanlara nisbetle daha çok kullanılmaktadır.
-Kur’ân, almış olduğu bu harflerden “elif ve lâm” gibi dile kolay olanları tekrar etti.
-Kur’ân mukattaat harflerini hece harflerinin sayısınca yirmi dokuz sûre başında zikretti.
-Kur’ân bu harfleri alırken mehmuse, mechure, şedide, rihve, müsta’liye, münhafida, münfetiha gibi çift olan harf guruplarından yarısını; tek olanlardan ise, kalkale gibi ağır olanlardan azını, zellaka gibi hafif olanlardan çoğunu almıştır.
-Alınan harflerin tabiatları, seciye olarak daha latîftir.
-Kur’ân bu harfleri alırken beş yüz dört ihtimal arasından bu tarzı seçmiştir. Öyle ki, harflerin tabiatlarına göre yarısını almak, ancak bu şekilde mümkün olmaktadır. Çünkü çoğunun taksimatı iç içedir, birbirine girmiştir ve farklı farklıdır. Her birinin bu şekilde yarısının alınmasında acip bir garabet (dikkat çekicilik) vardır.
Bu lem’aların mezcinden i'câz nuru derleyemeyen kimse, başka değil ancak kendi zevkini kınasın!
İkinci Mebhas
Bil ki: الٓمٓۚkar’ul-asâ gibi muhatabı uyarır, dikkat etmesini sağlar. Çünkü garabetiyle garip ve acip bir şeyin öncüsüdür. Bu mebhasda da bazı letaif var:
-Harfleri hecelemek ve isimdeki harfleri parça parça söylemek, müsemmanın nereden doğduğuna bir işarettir.
-Harfleri böyle birer birer söylemek, müsemmanın vahid-i itibari olup mürekkeb-i mezci olmadığına bir işarettir.
-Harfleri kesik kesik hecelemek, seninle kitabet hususunda yarışmak isteyen kimseye kâğıt ve kalemi önüne bırakman gibi san’atın maddesini göstermeye bir telmihtir. Sanki Kur’ân şöyle diyor: “Ey söz sultanları olduğunu iddia eden inatçılar! İşte önünüzde harfler. Ben yaptığımı onlarla yapıyorum.”
-Mananın ihmalini remzeden harfleri tek tek söylemek, “Biz hakîkatleri, kıssaları ve dinî hükümleri bilmiyoruz ki sana mukabele edelim.” şeklindeki mazeretlerini kesmeye işaret eder. Sanki Kur’ân şöyle der: “Ben sizden ancak belâğatin nazmını istiyorum, öyleyse uydurma şeyler türünden de olsa Kur’ân’ın mislini getirin.”
-Harfleri isimleriyle söylemek, kıraat ve kitabet ehlinin âdetindendir. Kelâmullahı kendisinden dinledikleri zât ise, çevresiyle beraber ümmîdir. Dolayısıyla -insan seciyesine nazaran onların ilk telakkileri beklenenin aksi olmasıyla- şu manaya bir remiz vardır: “Bu kelâm O'ndan meydana gelmiyor, aksine O'na ilka ediliyor.”
-Harfleri hecelemek kıraatin esası ve başlangıcıdır. Bu durum ima eder ki: Kur’ân özel bir yolun müessisidir ve ümmîlere bir muallimdir.
Her ne kadar bazıları ince de olsa, bu iplerin nescinden âli bir nakış görmeyen kimse belâğat san’atına yabancıdır, belâğat ehlinin fetvalarını taklit etsin.
Üçüncü Mebhas
الٓمٓۚ son derece vecizliğe işarettir. Vecizlik ise Kur’ân’ın i'câzının iki esasından biridir. Bu mebhasta bazı letaif vardır:
Müteselsil kıyas-ı temsiliyle şu manaya remz eder, işaret eder, ima eder, telvih ve telmihte bulunur: “Bu (Kur’ân) Allah’ın ezeli kelâmıdır. Cebrail onu Muhammed’e (aleyhime’s- salâtu ve’s- selâm) getirmiştir.”
Çünkü nasıl ki Kur’ân’ın tamamındaki mufassal hükümler, bazen uzun bir sûrede icmalen irtisam eder. Bazen uzun bir sûre işaret olarak kısa bir sûrede temessül eder. Bazen kısa bir sûre remzen bir âyette münderic olur. Bazen bir âyet telvihen bir kelâmda mündemiç olur. Bazen bir kelâm telmihen bir kelimeye girer. Bazen bu câmi kelime “sîn-lâm-mîm” gibi huruf-ı mukattaada görülür.
Kur’ân’ın Bakara sûresinde, Bakara’nın Fatiha’da, Fatiha’nın Bismillahirrahmanirrahîmde, Bismillahirrahmanirrahîm’in Besmelede bulunması gibi…
Aynı şekilde الٓمٓۚ de de böyle olması caizdir.
İşte bu müteselsil temsilî kıyasa istinad ile ve ذٰلِكَ الْكِتَابُ işaretiyle الٓمٓۚ den şu mana tecelli eder:
“Bu, Allah’ın ezeli kelâmıdır. Cebrail onu Muhammed’e (aleyhime’s- salâtu ve’s- selâm) indirdi.”
- Huruf-ı mukattaa ilâhî şifreler gibidir. Allah bu harfleri, şifre anahtarları yanında olan peygamberine şimşek çakması misali göstermiş, ama fikr-i beşer eli henüz buna uzanamamıştır.
Kur’ân’ın indiği zâtın zekâsının şiddetine bir işarettir. Öyle ki, remiz O’na açıktan ifade gibidir.
- Harfleri birer birer söylemek, bunların kıymetinin sadece manalarında olmadığına, “Esrâr-ı huruf” yani “harflerin sırları” ilminin keşfettiği üzere, sayıların münasebeti tarzında harfler arasında fıtrî münasebetler olduğuna bir işarettir.
-(Huruf-ı mukattaa içinde) hassaten الٓمٓۚ birer birer okunmasıyla halk, vasat ve şefe mahreçlerine işaret eder. Bu işaret, zihni dikkate zorlamaya ve ülfet perdesini yırtmaya remzeder. Ta ki harflerin hilkatindeki (yaratılışındaki) renk renk nakışların acaibini mütalaaya sevk etsin.
Ey elini belâğat san’atına boyamış kişi! Bu letaifin parçalarını bir araya getir, hepsine bir bütün olarak bak, kulak ver. Ta ki bu letaif sana “Bu Allah’ın kelâmıdır” manasını okusun.
Dördüncü Mebhas
الٓمٓۚ kardeşleri olan diğer mukattaat harfleriyle beraber arz-ı endam ettiklerinde sanki şöyle nida ediyorlar: “Biz önderiz. Kimseyi taklit etmeyiz, bir imama tabi olmadık. Üslûbumuz bedi’dir, tarzımız gariptir.” Bunda da bazı letaif vardır:
- Hatipler ve fasihler bir modeli örnek alırlar, o minval üzere nescederler, gidilmiş bir yolda giderler. Ama bu tarza “Daha önce hiçbir insan ve cinn el sürememiştir.”
- Kur’ân, fevatih ve mekatıı ile (başlarıyla ve sonlarıyla) olduğu gibi kaldı. Dostlarının benzeme şevki ve düşmanlarının muaraza isteği gibi sebepler varken misli getirilemedi, taklid edilemedi. Şahit istersen, işte milyonlar Arabî kitaplar! Bunlardan Kur’ân’a denk veya ona yakın bir kitap görebilir misin? Kella!
Hatta sıradan, cahil bir insan bile o kitapları Kur’ân’la kıyasladığında, birbiriyle karşılaştırdığında, nazarı ona şöyle nida edecektir: “Bu, onların mertebesinde değildir. Bu durumda ya hepsinin altındadır, bu ise bizzarure muhaldir. Öyleyse -matlup olduğu üzere- hepsinin üstündedir.” İşte, böyle bir bakış âmi bir insanın Kur’ân’ın i'câzından ulaştığı nasibidir.
-İnsan san’atı ilk çıktığında çok cihetlerle kaba ve noksan, zarafetten mahrum oluyor, sonra tekemmül ediyor ve tatlılaşıyor. Ama Kur’ân’ın üslûbu daha ilk çıktığında zarafet, taravet ve gençliğiyle zuhur etti. Telahuk-ı efkâr (fikirlerin birbirine eklenip ilâve edilmesi) ve birbirinden çalmakla ömür süren fikirlere meydan okudu ve onlara galip geldi. Bu galebe ile “Kur’ân, güçlerin ve kuvvetlerin yaratıcısı olan Allah’ın san’atındandır.” diye ilan etti.
Ey belâğat nesimini koklayan kişi! Senin arı misal olan zihnin bu dört mebhasın çiçeklerinden “Şehadet ederim ki bu Allah’ın kelâmıdır” balını toplamıyor mu?