İşaratül-İcaz 22. Ders - İman tecezzi kabul etmez

"Onlar hem sana indirilene ve hem de senden önce indirilene iman ederler. Ve âhirete de onlar yakînen inanırlar." (Bakara, 4) Bil ki: Kur’ân, nazmı mutlak bırakmış, yani bu gibi pek çok âyette latîf bir sır için terkip vecihlerinden bir veche bir emare koymayıp muayyen hâle getirmemiştir. Bu da mu’cizeliğin esası olan vecizliğin menşeidir. Şöyle ki: Belâğat, muktezay-ı hâle mutabakattır. Hâl ise şöyledir: Kur’ân’ın muhatapları çeşitli tabakalarda ve muhtelif asırlardadır. Her nevi muhatap kendine düşen hisseyi alsın diye, Kur’ân bütün bu tabakaların fehimlerini nazara almak ve bu asırlara hitap etmek için -pek çok yerde manayı tamim ve tevzi için hazıfta bulundu, -nice yerde teşmil ve taksim için sözü mutlak bıraktı -ve mana cihetlerini çoğaltmak, belâğat nazarında müstahsen ve Arapça’da makbul ihtimalleri tazammun etmek için genel ifade etti. Ta ki her zihne, zevki mikdarınca feyiz versin. Buna dikkatle teemmül et! Sonra, bu âyetin öncesiyle nazm ciheti Ayette tamimden sonra tahsis vardır. Bunda ehl-i kitaptan iman edenlerin şerefini herkesin gözü önünde ilan etmek, onların istiğna elini ağızlarına çevirip susturmak ve Abdullah İbnu Selâm gibilerin elinden tutup göstererek diğerlerini de O’nun gibi olmaya teşvik etmek söz konusudur. -Keza, bu âyette, Kur’ân hidâyetinin bütün ümmetlere (toplumlara) şümulünü göstermek için müttakilerin iki kısım olduğuna bir tansis ve Hz. Muhammed’in (as) risaletinin bütün milletleri içine aldığına bir telvih vardır. -Keza, “Onlar gayba iman ederler” sadefinde mündemiç olan iman rükünlerini açıklamak için “icmalden sonra tafsil” vardır. Çünkü bu âyet, kitaplara ve kıyamete açıktan, peygamberlere ve meleklere de zımnen delâlet eder. Sonra Kur’ân burada “Onlar, Kur’ân’a iman etmiş kimselerdir” gibi veciz söylemek yerine, "Onlar sana indirilene iman ederler" demiştir. Bu tercihte, bir kısım letaifle bu manayı nakışlamak ve bir kısım nüktelerle zeyillerini süslemek vardır. وَالَّذِينَ "ki onlar" ifadesinde, çünkü hükmün menâtının iman olduğuna, zâtın diğer sıfatlarla beraber ona tabi bulunduğuna ve onun altında yer aldığına bir remzdir İsim olarak bir zamanda sübûta delâlet eden “mü’minûn” denilmeyip fiil olarak يُؤْمِنُونَ "iman ederler" denilmesi, imanın art arda inen âyetlerle yenilenmesine ve devamlı olarak zuhurunun tekerrürüne bir telvihtir. بِمَا Bu edattaki mübhemlik, mücmel bir imanın kâfi gelebileceğine ve imanın zâhir vahiy olan Kur'âna ve bâtın vahiy olan hadise şümulüne bir ima’dır. Nüzul kelimesinden gelen bu ifade, Kur’ân’a imanın, onun Allah’tan geldiğine iman demek olduğuna işarettir. Nitekim Allah’a iman O’nun varlığına inanmaktır ve âhirete iman, onun geleceğine inanmaktır. Bu âyet indiğinde henüz Kur’ân’ın nüzulü tamamlanmamış olmakla beraber burada fiilin geçmiş zaman sığasıyla gelmesi, inecek olanların da inmiş gibi tahakkuku kat’i olduğuna işarettir. Bununla beraber, (yakınındaki)يُؤْمِنُونَ "iman ederler" ifadesinin geniş zamanı göstermesi, bundaki geçmiş zaman ifadesini telafi eder. Hatta bu tenzil için, Tenzilin (Kur’ân’ın) üslûblarında, çoğu kere geçmiş zamanın geleceği yuttuğunu ve geniş zamanın geçmiş zaman elbisesi giydiğini görürsün. Çünkü bunda latîf bir belâğat vardır. Şöyle ki: Kendisine nisbetle zamanı henüz gelmemiş bir şeyi geçmiş zaman ifadesiyle duyan kimsenin zihni ihtizaza gelir, kendisinin yalnız olmadığının farkına varır ve arkasında muhtelif mesafelerde ayrı ayrı saflar olduğunu tezekkür eder. Öyle ki sanki asırlar kademe kademe sıralanmış, bütün nesiller o asırların arkasında saf tutup oturmuşlardır. Ayrıca, zihnen uyanıp farkeder ki kendisine yönelik o hitap ve nida bütün nesillerin onu duyacağı şiddetli ve yüksek derecededir ve o (nazil olan Kur'ân), bütün asırlardaki bütün insan taifelerinin kulak verdiği ilâhî bir hutbedir. Böylece geçmiş zaman ifadesi ekser zamanlarda ekser kimseler hakkında hakîkattir, zamanın az bir kısmında az sayıda kimseler hakkında ise mecazdır. Ekseriyeti nazara almak ise, belâğat nazarında daha uygundur. Bu ifade عَلَى harfiyle de gelebilirdi. إِلَي olarak gelmesi, -risaletin bir vazife olup Hz. Peygamberin (as) bununla mükellef kılındığına, Onun da kendi iradesiyle bunu yüklendiğine bir remizdir -ve Cebrail’in bunu O’na takdim hizmeti yapmasıyla, Hz. Peygamberin yüksekliğine bir ima vardır. Çünkü عَلَى harfinde ızdırar (mecbur bırakılma) ve nüzul vasıtasının daha yüksek olduğu kokusu bulunur. “Muhammed’e” yerine إِلَيْكَ “Sana” denilmesinde Hz. Muhammed’in (as) sadece bir muhatap olup, kelâmın Allah kelâmı olduğuna bir telvih vardır. Keza, hitap manası nüzul manasını te'kid ve tasvirdir. Çünkü Peygambere indirilen, vahiydir. Vahiyle gelen Kur’ândır. O da Allah’ın O’na hitabıdır. Allah’ın hitabı olmak ise, bütün vahiylerde nafiz olan ortak hassadır. Dolayısıyla إِلَيْكَ hitabı Hz. Peygamberin bu hassadan aldığı hissedeki perdeyi aralamıştır.

İndirme Linkleri
Bu içeriği faydalı buldunuz mu?
Yükleniyor...