İşaratül-İcaz 27. Ders - Ahirette dirilişi anlatan 2 ayet
Allah sizi tavırdan tavıra yarattı.” “Rabbin kullara asla zulmedici değildir.” Birinci ayetle işaret olunan temsilî kıyasa gelince: İnsan vücuduna ibretle bak! O, bir tavırdan başka bir tavra, nutfeden alakaya, ondan mudğaya, ondan kemik ve ete, ondan ise yeni bir yaratılışa (yani insan suretine) intikal eder. Bu tavırlardan her birinin mahsus kanunları, muayyen nizamları, muttarid hareketleri vardır. Her birinin altında cam gibi bir kasd, bir irade, bir ihtiyar olduğu hissedilir. Sonra insan hayatının bekâsına (devam etmesine) bak. Dağılma ve bir araya gelme özelliği olan bu vücud, her sene elbisesini yeniliyor. Yani bir kısım hücreler dağılıyor, Sani’, onlara bedel özel bir kanunla, azaların ihtiyacı nisbetine göre dağıtılan latîf maddeyi gönderiyor. Sonra beden eczasının rızıklarını taşıyan bu latîf maddenin tavırlarına dikkat et, nasıl da akılları hayrette bırakır bir şekilde bedenin her tarafında intişar ediyor? Nasıl da muayyen bir taksim kanunuyla azaların ihtiyacına göre dağıtılıyor? İşte, unsurlar âleminde intişar eden mevalidden (canlılardan) meydana gelen gıdadan muntazam bir düstur, mahsus bir nizam ve muayyen bir kanunla alınmış olan bu madde, dört acip inkılâp geçirdikten sonra dört süzgeçten süzülüp dört matbahda pişirilip sabit bir nizam, muayyen bir düstur ve hayret verici bir hareket sonucu bedene yararlı öz bir gıda hâline geliyor. Onun bu tavırlarındaki bütün kanunlarda ve nizamlarda bir sevk edici, bir kasd ve bir hikmet gayet net bir şekilde görünüyor. Nasıl olmasın ki? Şayet bu latîf madde kafilesinden, mesela havada gizli olup sonunda Habibin gözbebeğinin bir parçası olan bir zerreye baksan elbette bilirsin ki, bu zerre daha havada iken tayin edildiği yere gitmek için sanki muvazzaf olarak muayyen idi, memur idi. Çünkü şayet fennî bir nazarla ona baksan, -onun hareketinin kör bir tesadüfle rastgele olmadığını, -aksine hangi mertebeye girmişse oranın özel nizamlarına tâbi olduğunu, -hangi tavra ilerlemişse onun muayyen kanunlarıyla amel ettiğini, -hangi tabakaya sefer etmişse acip ve muntazam bir hareketle sevk edildiğini yakînen anlarsın. İşte bu zerre bu tavırlara uğrayıp varacağı yere ulaşır. Bu seyahati esnasında, zerre kadar da olsa hedef-i maksadından inhiraf etmez. Elhasıl: Neş’e-i ûlâya (ilk yaratılışa) dikkat eden, neş’e-i uhrâda (ikinci yaratılışta) hiçbir tereddüdü kalmaz. Hz. Peygamber (asm) şöyle demiştir: “Neş’e-i ûlâyı gören neş’e-i uhrâyı nasıl inkâr eder, doğrusu hayret edilir.” Evet, nasıl ki kendilerine istirahat ve intişar için izin verilen bir fırka asker, “Toplan!” borusu çaldığında her biri bir taraftan koşar gelir, sancakları altında düzgün bir şekilde toplanırlar. Onların bu toplanmaları, ilk defa silâh altına celb edilmelerinden çok çok kolaydır. Onun gibi, bir vücudda imtizaç yoluyla aralarında bir ünsiyet ve münasebet meydana gelen zerrelerin, İsrafil’in borusuyla çağrıldıklarında her birinin bulundukları yerden Hâlık’ın emrine “lebbeyk” diyerek çıkmaları ve toplanmaları aklen onların başlangıçtaki inşa ve terkiplerinden çok daha kolay ve çok daha imkân dâhilindedir. Ama Allah’ın kudretine nazaran, en büyük şey en küçük şey gibidir. Sonra zâhire göre yeniden dirilişte aslî ve fazlalık olan cüzler, beraber iade edilir. -Mahşer ehlinin cisimlerinin büyüklüğü -ve cünüp bir kimse için tırnak ve kıl gibi şeyleri kesmesinin mekruh oluşu, -ayrıca bunları gömmenin sünnet olması buna işaret eder. Tahkîka nazaran ise, insanın yeniden teşekkülü için bir tohum ve madde olmaya acbüz-zeneb yeterlidir. Adalet delili: “Rabbin kullara asla zulmedici değildir.” âyetinin telvihte bulunduğu delile gelince: (Fussilet, 46) Bil ki: Görüyoruz ki, çoğu kere zâlim, facir, gaddar nimetler içinde oluyor, ömrü gayet hoş ve rahat geçiyor. Sonra yine görüyoruz ki mazlum, fakir, dindar, iyi ahlâklı insanların ise ömrü (genelde) zahmet, zillet ve mazlumiyetle geçiyor. Sonra ölüm gelir, her ikisini müsavi kılar. Sonsuza kadar sürecek böyle bir müsavat zulüm olarak görülür. Kâinatın şehadet ettiği ilâhi adalet ve hikmet ise, zulümden münezzehtir. Öyleyse başka bir âlem gerekir, ta ki birincisi cezasını, ikincisi de sevabını alsın, ilâhî adalet tecelli etsin. İşte bu iki âyete, bunların benzerlerini kıyas et!