İşaratül-İcaz 30. Ders - Küfür yolu
“Şu muhakkak ki, o inkâr edenleri uyarsan da uyarmasan da onlar için birdir, inanmazlar.
Allah onların kalplerini ve işitmelerini mühürlemiştir. Gözlerinin üzerinde bir perde vardır. Ve onlar için çok büyük bir azap vardır.” (Bakara, 6-7)
Nazm ciheti
Bil ki: Zât-ı Ehad’in ezeli olan sıfatlarının âleminde iki tecellisi vardır: Cemâlî ve Celâlî.
Bu ikisinin fiillerin sıfatları âleminde cemâl ve celâl tecellisiyle lütuf ve kahr, hüsün ve heybet tezahür eder.
Sonra bunların fiiller âlemine in’itafıyla (yönelmesiyle) اَلتَّحْلِيَةُ ve اَلتَّخْلِيَةُ tezyin ve tenzih doğar.
Sonra eserler âleminden âhiret âlemine ıntıbaıyla lütuf cennet ve nur, kahr ise cehennem ve nar (ateş) olarak tecelli eder.
Sonra zikir âlemine inikâsıyla: zikir, hamd ve tesbih şeklinde kısımlara ayrılır.
Sonra bunların kelâm âleminde temessülüyle, kelâm emr ve nehiy şeklinde tenevvü eder.
Sonra bunların irşad âlemine irtisamında, terğip ve terhip, tebşir ve inzar kısımları ortaya çıkar.
Sonra bunların vicdanda tecellisinde reca ve havf, yani ümit ve korku tevellüd eder
ve hakeza…
Sonra irşadın gereği, “beyne’l - havf ve’r - reca” yani korku ve ümit arasında dengeyi devam ettirmektir. Ta ki ümit ile kuvvelerini sarfederek gayrete gelsin, korku ile de haddini aşmaktan kurtulsun. Böylece, ne çaresiz oturup kalacak şekilde rahmetten ümidini kessin, ne de yoldan çıkıp hiçbir şeye aldırmaz bir şekilde azaptan emin olsun.
İşte bu müteselsil hikmetten dolayıdır ki, Kur’ân ne zaman terğipte bulunmuşsa peşinden terhip getirmiş, ne zaman ebrarı (iyi kimseleri) medhetmişse, peşinden füccarı kınamıştır.
Eğer desen: “Şüphesiz ebrar (iyiler) nimetlerle dolu cennette ve füccar (kötüler) ise cehennem ateşindedir.” (İnfitar, 13-14) âyetinde atıf var. Burada olmaması nedendir?
El-cevap: Atfın güzelliği, münasebetin güzelliğine bakar. Münasebet güzelliği ise, kelâmın sevk ediliş maksadına göre farklı farklı olur. Dolayısıyla burada ve orada maksad farklı olduğundan, burada atıf uygun olmamıştır.
Çünkü mü'minlerin medhi Kur’ân’ın medhini netice verir, ona bir mukaddime ve bir neticedir, onun için sevk edilmiştir. Ama kâfirlerin zemmi ise terhip, yani korkutmak ve sakındırmak içindir, Kur’ân’ın medhiyle bir bağı yoktur.
Sonra bu âyetin eczasının nazmında mündemiç olan letaife bak!
Önce إِنَّ veاَلَّذ۪ينَ ile ünsiyet et. Çünkü bu ikisine Tenzîl’in menzillerinde çokça rastlayacaksın. Kur’ân, bir şekilde âyetlerinde bunlara sıkça yer vermiştir. Zira -her bir yerde oraya has nükteler dışında- bunlarda genel iki belâğat cevheri bulunur.
إِنَّ ye gelince: Bunun şe’ni hakikate nüfuz ile sathı delmesi ve hükmü ona ulaştırmasıdır. Sanki iddianın kökü hak ile birleşmiştir. Mesela, إِنَّ هٰذَا كَذَا “Şu, gerçekten şöyledir” dediğinde, “Bu hüküm ve iddia ne hayalidir ne uydurmadır ne itibarîdir ne de ihdas edilmiştir. Aksine o; sabit, cari hakikatlerdendir.” demiş olursun
إِنَّ “İnne tahkik içindir” denilmesi, bu hakîkat ve hasiyetin bir ünvanıdır. Buradaki hususî nükte ise, âyetin muhatabında bu hükümle ilgili şek ve inkâr olmamakla beraber, şek ve inkârı red için gelen إِنَّ ile ifade edilmesi Peygamberin (as) onların iman etmelerini şiddet-i hırsla istemesine işarettir.
Bil ki: اَلَّذ۪ينَnin şe’ni, kendilerinde bulunan garabet ile beraber, gözden önce aklın hissettiği, henüz tam teşekkül etmeyip bilakis değişik şeylerin birbiriyle imtizacından ve bazı sebeplerin birbirine destek olmasından meydana gelen yeni hakîkate işarettir.
Bundan dolayı, hakîkatleri tecdit eden inkılâbın işaret ve tasvir vasıtaları arasındaاَلَّذ۪ي lafzının dillerde çok dolaştığını ve çokça deveran ettiğini görürsün.
Hakikatlerin müessisi olan Kur’ân tecelli ettiğinde pek çok nev’iler silindi ve mevsimleri bitti, bunlara bedel başka nev’iler teşekkül etti ve başka hakikatler doğdu.
Görmez misin, cahiliye zamanında ilişkiler nasıl millî rabıtalar üzerine teşekkül etmişti ve içtimai hakikatler de kavmî asabiyetler üzere doğmuştu. Kur’ân geldiğinde ise, bu rabıtaları kesti attı, bu tür içtimai hakikatleri ortadan kaldırdı. Onlara bedel, fâsılaları (ayırıcı özellikleri) dinî rabıtalar olan hakikatler tesis etti. Buna dikkat et!
Kur’ân güneşi nev-i beşer üzerine doğunca, kalpler onun ziyasıyla çiçek açtı ve onun nuruyla meyve verdi. Böylece mü’minler nev’inin faslı olan (onlara has) nuranî bir hakîkat meydana geldi.
Sonra, bazı nefisler habisliği sebebiyle, bu ziyanın karşısında kokuştu, buradan da inkâr edenlerin hâssası olan zehirli bir hakîkat tevellüd etti.
Keza iki اَلَّذ۪ينَ arasında bir tenasüp vardır.