İşaratül-İcaz 34. Ders - Kafirin küfrü bir kader mi?
“Şu muhakkak ki, o inkâr edenleri uyarsan da uyarmasan da onlar için birdir, inanmazlar. Allah onların kalplerini ve işitmelerini mühürlemiştir. Gözlerinin üzerinde bir perde vardır. Ve onlar için çok büyük bir azap vardır.” (Bakara, 6-7)
Bil ki: Burada biraz durup kelâmcıların söylediklerine kulak vermemiz gerekiyor. Çünkü bu âyetin altında Mu'tezile, Cebriye ve Ehl-i sünnet ve’l-cemaat arasında meydana gelen büyük bir harp vardır. Böyle bir harp, bakanları durdurup kendisiyle meşgul eder.
İşte, ehl-i sünnet ve’l-cemaat sırat-ı müstakimde, diğerleri ise ifrat veya tefritte olduğunu anlaman için bazı esasları zikretmemiz münasiptir:
-Tahakkuk etmiştir ki “Kâinatta Allah’tan başka müessir yoktur.” Öyleyse tefviz olmaz.
-Allah Hakîmdir (hikmet sahibidir). Öyleyse sevap ve ikab (ceza verme) abes değildir. Bu durumda ızdırar yoktur. Böylece tevhid Mu’tezileyi göğsünden ittiği gibi, tenzih de Cebriyenin ağzına vurur.
Her şeyin iki ciheti vardır. Mülk ciheti bazen güzel, bazen çirkin olur, aynanın arkası gibi farklı şekillerde görülür. Melekût ciheti ise yaratıcıya bakar. Bu cihet aynanın parlak yüzü gibi, her şeyde şeffaftır. Bu durumda çirkini yaratmak çirkin değildir
Çünkü bu yaratma melekûtiyet yönüyle güzeldir. Ayrıca çirkinin yaratılması, güzellikleri kemâle erdirmek için olduğundan, hüsn-i bil gayr, yani netice itibariyle güzel olur. Öyleyse Mu’tezilenin safsatasına kulak verme!
-Hâsıl-ı bilmasdar; sabit, mahlûk, camiddir, sıfatlar ondan türemez. Masdar ise, kesbîdir, nisbîdir, itibarîdir, sıfatlar ondan türer. Bu durumda katli yaratan katil olmaz. Öyleyse bırak ehl-i İtizali, daldıkları havuzda oynayıp dursunlar.
-Çoğu kere zâhiri fiil, “cüz-i ihtiyari” denilen ve nefsin meyelanında son bulan müteselsil (zincirleme) fiillerin neticesidir. Çekişmeler bu esas üzere deveran eder.
-Allah’ın küllî iradesi, (insanın fiillerinde) O’nun âdeti üzere abdin cüz'î iradesine bakar. Öyleyse, ızdırar yoktur (yani abd fiillerini kaderin baskısıyla yapmaz).
-İlim malûma tabidir, malûm ilme tabi değildir ki, devir lâzım gelsin. Öyleyse, yapılan amelde ilmin mikyaslarını kadere havale ile gerekçe gösterilemez.
-Hâsıl-ı bilmasdarı yaratmak, Allahu Teâlâ’nın âdetinin cereyanı içinde bir şart olarak masdarın kesbine mütevakkıftır. Masdarın kesbindeki çekirdek ve ondaki ukde-i hayatiye (hayat düğümü) ise, meyelandır. Onun çözülmesiyle meselenin düğümü çözülür.
-Tereccuh bila müreccih muhaldir, tercih bila müreccih ise caizdir. Allah’ın fiilleri için illet olacak garazlara ihtiyaç yoktur. Müreccih doğrudan doğruya ilâhî iradedir.
-Var olan bir şey mutlaka müessiri gerektirir, yoksa tereccuh bila müreccih lâzım gelir. Bu ise, daha önce geçtiği gibi, imkânsızdır. Ancak itibarî olan şeylerde ise, bir muhassıs (tahsis edici) olmadan onun tahassusu mümkündür, dolayısıyla bundan muhal lâzım gelmez.
-Var olan bir şey, vücudu vacib olmadan vücuda gelmez. Ama emr-i itibaride vücub sınırına varmadan tereccuhu kâfidir, dolayısıyla buradan müessir olmadan bir mümkinin varlığı lâzım gelmez.
-Bir şeyin vücudunu bilmek onun mahiyetini bilmeyi gerektirmez. Bir şeyin mahiyetini bilmemek de o şeyin yokluğunu gerektirmez. Öyleyse, cüz'î iradenin künhünü ifade edememek, vücudunun kat’i oluşuna münafi değildir.
Bu esasları iyice anladınsa sana söylenecek şu manalara da kulak ver
Biz ehl-i sünnet ve’l- cemaat şöyle diyoruz: Ey ehl-i İtizal! Masdardan meydana gelen şeyde kul sorumludur, ama hâsıl-ı bilmasdara yaratıcı değildir. O, sadece masdarın masdarıdır. Çünkü “Kâinatta Allah’tan başka müessir yoktur.” Tevhid böyle iktiza eder
Sonra diyoruz: “Ey ehl-i Cebr! İnsan, fiillerinde mecbur değildir, bir cüz-i ihtiyarîsi vardır. Çünkü Allah Hakîmdir, hikmetle iş yapar. Tenzih böyle iktiza eder.”
Eğer deseniz: Cüz-i ihtiyarî tahlil ile ne kadar açıklansa, ancak cebr görülüyor!?
El-cevap:
1-Vicdan ve fıtrat, ihtiyarî olanla ıztırarî olan arasında gizli bir fark olduğuna şehadet ederler. Bunun vücudu kat’i olmakla beraber, tabir edemeyişimiz bir zarar vermez.
2-İnsandaki meyelan Eş’arilerin dediği gibi emr-i mevcûd ise ondaki tasarruf bir emr-i itibarîdir, kulun elindedir. Şayet bu meyelan Maturidîlerin dediği gibi bir emr-i itibarî ise, bu emr-i itibarînin sübût ve tahassusu, onun varlığını gerekli kılan illet-i tammeyi gerektirmez. Bu durumda tahallüf caiz olur. Bunu iyi bir düşün!
Elhasıl: Hâsıl-ı bilmasdar âdeten masdara dayanır. Onun da esası meyelandır. Bu meyelan veya ondaki tasarruf ise mevcut değildir ki onun tahassusundan (bir şeye yönelmesinden) müessirsiz olarak bir defasında şu, bir başka defa ise başka bir bir mümkin ortaya çıksın veya tereccuh bila müreccih lâzım gelsin. Bu (meyelan veya ondaki tasarruf mevcûd olmadığı gibi) madum da değildir ki hâsıl-ı bilmasdarla yaratılana bir şart veya sevap ve ikaba bir sebep olmaya elverişli olmasın.
Eğer desen: İlm-i ezeli ve irade-i ezeliye insandaki iradeyi bütünüyle kökünden söküp atıyorlar!
El-cevap: Bir fiilin iradeyle yapılacağını bilmek, o iradeyi ortadan kaldırmaz. Öte yandan ilm-i ezelî, sema gibi her şeyi kuşatmıştır, yoksa geçmiş zamanın baş noktası gibi silsile başlangıcı değildir ki sebepler göz ardı edilip müsebbebatın (neticelerin) ondan çıktığı tevehhüm edilsin.
Keza, ilim malûma tabidir. Yani, malûm hangi keyfiyette ise ilim onu öyle kuşatır. Dolayısıyla malumun mikyasları kaderin esasatına istinat etmez.
Keza, ilâhî irade bir defa müsebbebe (neticeye), diğer defa sebebe taalluk etmez ki insan iradesi ve sebepte bir faide olmasın. Aksine müsebbebe ve sebebe beraberce taalluk eder.
Bu sırra binaen, mesela bir şahıs silahla başka bir şahsı öldürse, biz ardından sebebin ve silahı atmanın olmadığını farzetsek o şahıs o anda ölür mü, ölmez mi?
Ehl-i Cebr, kendilerince taallukun taaddüdü ve sebeple netice arasında kopmanın caiz olması nedeniyle “Katledilmese yine de ölürdü” derler.
Ehl-i İtizale göre muradın iradeden tahallüfü caiz olduğundan “Ölmezdi” derler.
Ehl-i sünnet ve’l cemaat ise “Tevakkuf eder, susarız” derler. Çünkü sebebin olmadığını farzetmek, neticeyle ilgili ilim ve iradenin taalluk etmediğini farzetmeyi de gerektirir. Zira taalluk birdir. Böyle bir farz-ı muhalin, muhal bir şeyi gerektirmesi mümkündür.
Bunu iyi bir düşün!