İşaratül-İcaz 42. Ders - Sıdk ve kizb
Sıdk ve Kızb
Beşinci cümle: “Allah da onların hastalığını kat kat yaptı.”
Onlar bunun hastalık olduğunu bilmediler, ta ki uzak dursunlar. Aksine istihsan ile onu talep ettiler. Allahu Teâlâ da artırdı. Çünkü “Arayan bulur.”
Sebebiyet bildiren فَ harfine gelince: Hastalığın varlığı onun artmasına sebep olmamakla beraber, hastalıklarının arttığını beyan şuna bir remizdir: Onlar marazı teşhis etmediler, bu yüzden şifa vesilelerini araştırmadılar, aksine onu artırıcı sebeplere sarıldılar. Galip hasmıyla kırık elle dövüşen kimse misali, sanki marazın artmasını istediler, Allah da onlara artırdı.
Ümitlerini, mü'minlerin zaferi sebebiyle can sıkıcı bir ümitsizliğe ve düşmanlıklarını da mü'minlerin galebesi sebebiyle kalbi yakan bir kine çevirdi. Böylece ümitsizlik ve kin hastalığından, korku derdi, zaaf illeti ve zillet hastalığı meydana geldi, bunlar kalbi istila etti.
Sonra Allahu Teâlâ “Allah da onların marazını artırdı” demek yerine mef’ulü temyiz kıldı. Bu, kalbdeki bâtınî marazın zâhire de sirayet ettiğine ve bütün fiillere bulaştığına işaret içindir. Sanki bu habis dert, vücutlarını istila etti, vücutları bütünüyle derdin kendisi oldu. Böylece hastalık yaralarının çok oluşu ve kabarması, kendi zâtlarında bir ziyadeliktir.
Çünkü “ev yanıyor” dediğimizde ateşin evin tamamına sirayet ettiği anlaşılır. Sanki evin tamamı alevli bir ateştir. Ama “evde yangın var” dediğimizde evin herhangi bir köşesinde ateş alevi olması yeterlidir.
Altıncı cümle: «Onlara elem verici bir azab vardır.»
Menfaati ifade eden (Lâm) harfinde “Şayet onlar için bir menfaat olacaksa, elbette dünyevî azab verici bir elem veya uhrevî elem veren bir azaptan başkası yoktur” manasına bir işaret vardır. Bunun ise menfaat olması muhaldir. Demek ki onlar için menfaat muhaldir.
Azabın “elîm” vasfıyla vasıflanması: Elîm, müteellim anlamındadır, hâlbuki elem duyan şahıstır. Bu ifadeden anlaşılıyor ki, -kömürün ateşin nüfuzuyla bir ateş parçası hâline gelmesi gibi- azab onların vücudunu sarmış, kendilerini kuşatmış, içlerine nüfuz etmiş, öyle ki azabın kendisi olmuşlar, azap da onların zâtı olmuştur.
Hayal, azabın sûretine baktığında ve etrafındaki azap altında yenilenen hayattan tevellüd eden enîn, teellüm ve feryada kulak verdiğinde bizzât azabın feryat ettiğini, elem duyduğunu görür gibi olur. Düşünen kimse için, bu ne şiddetli bir tehdiddir!
Yedinci cümle: "Yalanlarına karşılık."
Azabın, onların zikri geçen cinayetleri içinde sadece yalana talik edilmesi, yalanın son derece şeni’, çirkin, fena olduğuna bir işarettir. Bu işaret, yalan zehirinin tesirinin şiddetine sadık bir şahittir.
Çünkü yalan:
Küfrün esasıdır, hatta küfür yalandır ve yalanın başıdır.
Nifak alâmetlerinin birincisidir.
Kızb, kudret-i ilâhiyeye bir iftiradır ve hikmet-i Rabbaniyeye zıddır.
Yüksek ahlâkı harap eden, odur.
Büyük teşebbüsleri kokuşmuş, ruhsuz cesetler hâline getiren, odur.
İslâm içinde zehir onunla yayılmıştır.
Nev-i beşerin halleri onun yüzünden kargaşa içindedir.
İnsanlık âlemini kemâlatından alıkoyan ve terakkiyatından durduran odur.
Müseylime-i Kezzab gibiler onunla seviyesizliğin esfel-i safilinine düştü.
O, insanın sırtında ağır bir yüktür, onu maksudundan alıkor.
O, riyanın babası, tasannuun annesidir.
İşte bu sebeplerden dolayı, arşın fevkinden inen tel'în, tehdit ve kınamaya has kılındı.
Ey insanlar! Özellikle de ey Müslümanlar! Bu âyet sizi dikkate davet ediyor.
Eğer deseniz: Maslahat için yalan affedilir!
El-cevap: Maslahat kat'î bir zaruret olduğunda caizdir. Bununla beraber, bu (yalanı maslahata bağlamak) batıl bir özürdür. Çünkü Fıkıh Usûlünde ifade edildiği üzere “Mazbut olmayan, yani sınırları netleşmemiş bir durum, su-i istimale kabil olması sebebiyle hükme illet ve medar olamaz.”
Mesela, “meşakkat” mazbut bir şey olmadığından namazı kasretmeye illet olamaz. İllet, seferdir.
Maslahat için yalana fetvayı kabul etsek bile, bir şeyin zararının menfaatine galebe çalması, onun neshine, yani hükmün ibtaline fetva verdirir, bu durumda maslahat onu yapmamakta olur.
Hal-i âlemde gördüğün herc ü merc, maslahat özrünün zararının faydasına galebe ettiğine şahittir.
Ancak tariz ve kinaye, yalana dâhil sayılmaz.
Bu durumda yol ikidir:
Ya sükût etmek. Çünkü her söylenen şeyin doğru olması lüzûmundan her doğruyu söylemek lâzım gelmez.
Veya doğruyu söylemektir.
Çünkü sıdk, yani doğruluk:
İslâmiyetin esasıdır.
İmanın hassasıdır, hatta iman doğruluktur ve doğruluğun başıdır.
Bütün kemâlâtı rabteden, birbirine bağlayan odur.
Yüksek ahlâkın hayatı odur.
Her şeyi hakîkate bağlayan kök odur.
O, hakkın lisanda tecellisidir.
O, insanın yükselişinin mihveridir.
O, İslâm âleminin nizamıdır.
Nev-i beşeri terakki yolunda şimşek gibi Ka'be-i kemâlata koşturan odur.
En sıradan ve en fakir bir insanı sultanlardan daha aziz yapan odur.
Hz. Peygamberin (as) ashabı onunla diğer insanların fevkine çıktı.
Peygamber Efendimiz Muhammed-i Haşimî (asm) onunla beşer mertebelerinin âlây-ı illiyînine (en zirvesine) yükseldi.