İşaratül-İcaz 5. Ders - Elhamdülillahın Esrarı
Öncesiyle nazım ciheti:
Rahman ve Rahîm nimetlere delâlet edince, bunların peşinde hamdin gelmesini gerekli kıldılar.
“Elhamdülillah” ifadesi, Kur'ânda (Fatiha dışında) dört sûrenin başında tekrar edilmiştir. Bunların her biri esas nimetlerden bir nimete nazırdır.
Bu nimetler ise,
- İlk yaratılış,
- İlk yaratılışta hayatın devamı.
- İkinci yaratılış
- İkinci yaratılış sonrası hayatın devamıdır.
Sonra bu makamda nazm ciheti, yani “hamd”in Fatihatu’l - Kur’âna Fatiha olması Fatihanın hamd ile başlaması, zihinde önceden belirlenmiş olan ille-i gaiyenin tasavvuru gibidir.
Çünkü hamd, hilkatin neticesi olan ibadetin, ayrıca kâinatın bir hikmeti ve gayesi olan marifetin icmalî bir sûretidir. Böylece sanki hamdin zikri, ille-i gaiyenin bir tasavvurudur.
Cenab-ı Hak (azze ve celle) şöyle buyurmuştur:
“Ben cin ve insi ancak bana ibadet etmeleri için yarattım.” (Zariyat, 56)
Sonra hamdin manalarından meşhur olanı, kemâl sıfatlarını izhar etmektir.
Bunun tahkiki:
Allah Teâlâ insanı yarattı ve onu
-kâinata cami’ bir nüsha,
-on sekiz bin âlemi içine alan âlem kitabına bir fihriste kıldı
-ve onun cevherinde Allah'ın isimlerinden bir ismin tecelli ettiği her bir âlem için bir numune bıraktı.
İnsan, kendisine verilen azaları hamdin şubelerinden olan şükr-i örfiyi ifaen ve tabiat pasının cilası olan şeriata imtisalen yaratılış gayesine uygun bir şekilde kullandığında, ondaki her numune kendi âlemine ve onda tecelli eden sıfata ve onda tezahür eden isme bir mişkat ve bir ayna hâline gelir.
Böylece insan, ruhuyla ve cismiyle gayp ve şehadet âlemlerinin bir hülasası olur, o âlemlerde tecelli eden, onda tecelli eder.
Böylece hamd ile insan Allah’ın kemâl sıfatlarının bir mazharı olur.
“Ben gizli bir hazine idim. Beni tanımaları için mahlûkatı yarattım.” kudsi hadisinin beyanında Muhyiddin İbni Arabînin şu ifadesi buna delâlet eder: “Mahlûkatı yarattım, ta ki onlarda cemâlimi görmeme birer ayna olsunlar.”
Her türlü hamd, Vacibu’l - vücud mefhumuyla mülahaza edilen müşahhas zât-ı Akdes’e hastır ve O’na layıktır. Çünkü müşahhas olan bir şey, bazen genel bir mefhumla mülahaza edilir.
İbaredeki lâm harfi kendi manasına müteallıktır. Sanki bu lâm, manen müteallakını teşerrüb etmiştir. Lâm harfinde ihlâs ve tevhide işaret vardır.
“Rabb", âlemi bütün cüzleriyle terbiye eden demektir. Âlemin her bir cüz’ü de âlem gibi bir âlemdir. O âlemin zerreleri, yıldızlar gibi intizamla müteferrik, müteharriktir.
Bil ki: Allah (azze ve celle) her şeye bir kemâl noktası belirlemiş ve o kemâl noktasına doğru bir meyil bırakmıştır. Sanki o meyille manevi bir emir verip oraya doğru hareketi emretmiştir. O şey, seferi esnasında kendisine medet veren ve engelleri kaldıran bir yardıma muhtaçtır. Bu ise Allah’ın (azze ve celle) terbiyesiyle olur.
Şayet kâinata dikkat etsen, varlıkları Âdemoğulları gibi taifeler ve kabileler halinde görürsün. Bunların hepsi münferiden ve müctemian Hâlık’ının kanununa uyarak Sani’inin kendisine belirlediği vazifeyi, ciddi bir çalışma ile yerine getirir. Ama insanın hâli ne kadar acip, nasıl da şüzuz ediyor (bu kanunun dışına çıkıyor)!
Âlem kelimesine ilave olarak gelen ye ve nûn harfleri,
-Ya i’rap alâmetidir. “Işrîn - selasîn” derken olduğu gibi.
-Veya çoğul alâmetidir. Çünkü âlemin cüzleri de birer âlemdir.
-Veya şunu bildirir: Âlem, güneş sistemine münhasır değildir.
Şair şöyle der:
“Elhamdülillah, Allah’ın ne felekleri var.
Oralarda yıldızlar, güneş ve ay durmadan akar.”
Kur’ân, “Ben onları bana secde edenler şeklinde gördüm.” (Yusuf, 4) âyetinde olduğu gibi, burada da akıl sahibi varlıklar için kullanılan çoğul şeklini kullanmayı tercih etti. Bununla, belâğat nazarının, âlemin her bir cüzünü canlı, akıllı, hâl diliyle konuşuyor şeklinde tasvir ettiğine işaret etti.
Çünkü âlem, kendisiyle Sani’in bilindiği, O’na şehadet ve işaret eden şeydir. Böylece Allah’ın âlemleri terbiye etmesi ve bunların Allah’a alâmet olmaları, üstteki âyette geçen secde misali, bunların akıl sahipleri gibi olduğuna ima eder.