Varoluşun Gayeleri
Bil ki: Dikkatle bakan kimse tarafından müşahede edildiği üzere, mahlûkat taifeleri ve masnuat grupları, hepsini ve hepsinin mehasinlerini daima bütün incelikleriyle gören Celil bir zâtın nazarına arzetmek ve görünmek için, rekabetle ortaya çıkmaya ve süslenmeye iştiyak duyarak birbirleriyle yarışırlar.
Çünkü masnuat bilmüşahede nazar-ı dikkati, istihsan ve hayreti celbeden sayısız san’at incelikleri izhar eder. Öyleyse ortaya çıkmak için kendini helâk edercesine olan bu süslülük yarışı, ancak sonsuz nazara arz içindir. Bu da ancak ve ancak Şahid-i Ezelinin nazarıdır.
O, mahlûkatı onların etvarının aynalarında cemâl- celâl ve kemâlinin nurlarının cilvelerini müşahede etmek, sonra da şu kenz-i hafiyi göstererek kendini tanıttığı şahitlere onları şahit kılmak için yarattı.
Öyleyse bir şeyin vücudunun en âli gayeleri ve bir canlının en kıymetli hakları, O’nun isimlerinin eserlerine mazhar olmak sûretiyle Fâtırının nazarında görülmek ve ortaya çıkmaktır. Ve bu hayatın en büyük lezzeti, bu şuhûdun farkına varmaktır.
Her mevcûdun, kardeşleri olan diğer mevcûdatın nazarına görülmeleri de bir gaye olmakla beraber, birinci gayeye nisbetle bu, sonlunun sonsuza nisbeti gibi olur.
Ama insanlar arasında hakk-ı hayat denilen hayatın muhafazası ve bir derece rahatına bakmak ise, hakk-ı hayatın milyonlar cüz’ünden bir cüz olmaya bile layık olamaz, küçük, düşük ve hakir kalır. Bu hayat, Hayy-ı Kayyum, Ehad-i Samedin en âli, en kıymettar, en acîb, en garib, en latîf ve en şerefli kudret mu’cizelerindendir.
İşte, o (hayatın korunması ve lezzetle geçirilmesi) doğrudan hayatın gayesi olamaz, ancak bir vesile olur, vesile olarak kaldığı sürece bir şeref kazanır. Gaye hâline getirilirse “hebâen mensur” gider, zevale mahkûm olur.
Ey gafil, zanneder misin ki, mesela o acîb nar meyvesinin gayesi senin onu gafletle bir dakika içinde yiyip bitirmendir. Kella! Aksine o nar, Hâlıkı ve kâinat için manasını ifade etmiş, görevini yapmış, vefat etmiş, midende defnedilmiştir. Böyle bir manayı ifade için bir an-ı seyyâl zaman kâfi geldiğinden, (sür’atle zevale giden varlıklarda) bir abesiyet söz konusu olamaz.
Keza bil ki, yüksek bir cemâl sahibinin hakîki lezzeti önce bizzât cemâlini müşahede etmek, sonra da masnuatını mahlûkatına gösterip onların müşahedelerini sağlamaktır. Böylece onların müşahedesiyle de kendi san’atını müşahede eder. Başkalarını mülahaza ile alınan tefevvuk lezzeti ise, zâti bir lezzet olamaz, aksine arizidir, zayıftır, şaibelidir, nisbi şeylere mahsustur.
Zâtî kemâl sahibi, hakîki, mücerred ve sermedi cemâli olan, “En yüce mesel, Allah içindir” (Nahl, 60) hakîkatiyle lizâtihi mahbûb zât, Rasulünün diliyle bize haber vermiştir ki, “bilinmek- tanınmak için mahlûkâtı yarattı.” Yani, onları kendine aynalar yaptı, ta ki onlarda lizâtihi mahbûb olan cemâlinin tecellilerini bizâtihi müşahede etsin.