Block title
Block content

AHMET GÜMÜŞ

 

Ahmed Gümüş Ağabey 1937 Ermenek doğumludur, Zübeyir Gündüzalp ağabeyin hemşerisidir. 1952 senesinde daha henüz 15 yaşında iken Risale-i Nur’u Konya’da tanır. Nurların ve nurların müellifi Bediüzzaman Hazretlerinin cazibesi, cevval fıtratlı Ahmed Gümüş’ü bir anda kuşatıverir. Çocuk yaşında hizmet hareketi içinde bulur kendini. Kur’anın tefsiri Risale-i Nur okuduğu için, okuduğu okullarda başına gelmedik kalmaz. Konya’da Abdülmecid Ünlükul, Isparta’da Üstad Bediüzzaman, Isparta ve İstanbul’da Zübeyir Gündüzalp ile çok beraberlikleri olur. Bu birliktelik, hatıralar okununca da anlaşılacağı gibi oldukça yakın bir sahada geçer. Gümüş ağabeyimiz Hz. Üstad’la rahat konuşabilen, sorular sorabilen atak mizaçlı ağabeylerimizden birisi... Hafızası da çok kuvvetli...

Ahmed Gümüş, eşinin Gaziantepli olmasından dolayı, 1982 senesinde bu şehre taşınmış ve 1999 yılında Vakıflar Müdürlüğü’nden emekli olmuştur. Gaziantep’te ikamet ediyor.

Risale-i Nur Hizmetkârları’nın hatıralarını toplarken satır aralarında ‘Ahmed Gümüş’ adı çok geçiyordu. Geç kalmışlığın verdiği telaşla 22 Mart 2011 tarihinde Antep’e gittim. Dersaneden bir grup kardeşlerimizle beraber Ahmed Gümüş ağabeyden randevu talep ettik, evine gittik. Oğlu Said kardeşimiz de evdeydi. Gümüş ağabey yüksek şekerden dolayı maddi gözlerini kaybetmiş görmüyordu, âmâ idi. Basar kaybolmuş ama basiret açıktı… Kendisine sorularımız oldu, cevaplarını kaydettik. Oğlu Said Gümüş yardımcı oldu bize. Gördük ki Ahmed ağabey konuşmayı, anlatmayı çok seviyor. Zaman zaman konular dağılsa da yazıda onları birleştirdik. Antep’ten ayrıldıktan sonra Ahmed Gümüş ağabeyle irtibatımız kesilmedi, telefonla görüşmeye devam ettik. Hatıralarına bir o kadar daha ilaveler yaptı.

2011 Mart’ında yaptığımız ziyaretimizden yaklaşık bir buçuk sene sonra, 12 Ağustos 2012 tarihinde Ahmed Gümüş ağabeyimiz 75 yaşında iken dar-ı ahirete irtihal eyledi. Allah rahmet etsin…     

Ahmed Gümüş Anlatıyor:

Konya’nın Ermenek kazasının Tepebaşı Köyünde doğdum. Doğum tarihim 1937’dir.  Karaman il olunca Ermenek Karaman’a bağlandı. Köyümün ilk ismi Betlam’dır. Sonra Halimbey oldu, en son olarak da Tepebaşı koydular.

 RİSALE-İ NUR’U İLK DEFA 1952’DE ERMENEK’TE DUYDUM

15 yaşıma kadar Ermenek’te kaldım ben. Risale-i Nur’u ve Bediüzzaman’ı da ilk defa 1952’de Ermenek Ortaokulu’nda okurken tanıdım. Ermenek’te Ali Kaynak Ağabey vardı, PTT memuru. Onun oğlu İbrahim Kaynak[1] ve İbrahim Canan’la aynı sınıftaydık biz. İbrahim Canan köyden okumak için gelmiş, Ali Kaynak ağabeyin evinde kalıyordu. Bir gün İbrahim Canan: “Seni Hatice yenge istiyor” dedi. Hatice yenge benim dayımın eşi olur. Yengem beni, İbrahim Kaynak ve İbrahim Canan'la hususi görüştürmek için PTT memuru Ali Kaynak'ın evine davet etti. Gittim... Orada bana Risale-i Nur'dan ve Bediüzzaman Hazretlerinden bahsettiler. Ben dinledim ama pek bir şey anlamadım. Üstad’ın resmini gösterdiler, daha kim olduğunu bilmiyorum. Ali Kaynak ve İbrahim Canan daha önceden Zübeyir Ağabeyden Risale-i Nur dersleri almışlar. Osmanlıcayı güzel okuyup yazıyorlardı. Ben Kur’an okumasını biliyordum ama Osmanlıca okumasını bilmiyordum. Risale-i Nur’u, Üstad’ın hayatını okudukça bunların hakiki Kur’an tefsiri olduğunu anlamaya başladım ve eserlerin müellifini görme arzusu başladı bende… Ermenekli Zübeyir Gündüzalp Ağabeyin Afyon Müdafaasını da okudum ve hatta Zübeyir Ağabeyin anne, babasıyla tanıştım…

ABDÜLMECİD AĞABEY İLE ÜSTAD’IN İRTİBATINI SAĞLIYORDUM

Ermenek’te Ortaokul’a devam ederken arkadaşlarımla geçinemedik, okulu bıraktım. Konya İmam Hatip Okulu’na başladım. İmam Hatip’e başlamamın sebebi de; o sırada Risale-i Nur okumaya başladığım için, “Bu çocuk Risale- Nur sebebinden tahsilini bıraktı” demesinler diye oldu. Fakat Ermenek’te İmam Hatip Okulu yok… Konya’da var… Babama söyledim, babam çok memnun oldu. Şöyle oldu;

1953 yılında Konya İmam Hatip Okulu’na kaydımı yaptırmak için önce Taşkent’e kadar katırla, Taşkent’ten de Konya’ya arabayla gittim. Fakat kış şartlarından dolayı gecikme oldu, on dört gün kayıt zamanını geçirmişim, o sene almadılar, boşta kaldım. Kur’an Kursuna devam ettim o zaman.

Konya İmam-Hatip Okulu’na bir sene sonra 1954’de başladım. Mesela babamdan biraz fazla para geliverse, o parayla Konya-Isparta arası altı liraydı, gidiş-geliş on iki lira. On iki lirayı bulduğum gün Isparta’ya gidip geliyordum. İmam Hatip talebesi olduğum için hafta sonları Kur’an okumaya giderdik. Orada bana para da verirlerdi. Elime o para geçti mi doğru Isparta’ya giderdim. Hatta bir seferinde Zübeyir ağabeye: “Ağabey, gelecektim ama para bulamadım” dedim. Zübeyir Ağabey: “Kardeşim böyle ulvi bir niyet maddi sebeplerle tehir edilmez, geliş-gidiş paran benden” dedi. Bu durumda sık sık, üç ayda bir Üstad’ın yanına gidip gelirdim. Üstad Hazretlerinin yanına gittikçe ilk önce kardeşi Abdülmecit Efendiyi, ailesini, çocuklarını sorar, onlarla çok alakadar olurdu. Konya-Isparta hattında Abdülmecid ağabey ile Üstad’ın irtibatı benimle sağlanıyordu.

Konya’da Hayri Rahim vardı, o bana Risale-i Nur kitaplarından sattı.  Gençlik Rehberi, büyük boy Asâ-yı Mûsa kitaplarını aldım. Üstad’la bir araya geldiğimizde yarım saat, bir saat konuşurduk. Ekseri hizmetlerden konuşulurdu. Tabi sıkı takibat vardı Üstad için. Bana hangi kitabı okuyorsun diye sorardı. Ben de “Gençlik Rehberi, Asâ-yı Mûsa” gibi söylerdim. Bunlar Lâtin harfleriydi, onları yazardım ben. Osmanlıcayı bir hattattan öğrenmeye başlayınca kabakulaktan hastalanıverdim, devam ettiremedim. Üstad’ın o konuşmalarını ben o zaman Konya’da arkadaşlarıma anlatıyordum. Bu şekilde benim de hafızamda kalmış oluyordu.

Zübeyir Ağabey: “Ben Emirdağ’da Üstad’ın her konuşmasını kaydeder yazardım. Sonradan Emniyet, Emirdağ’daki kitaplarımı götürdü, o notlar da gitti” demişti. Öğretmen İbrahim Ünal vardı, ona birkaç kere “Gel arayalım, bu notları nasıl elde ederiz?” dedim, gelmedi. Sonra Mehmed Birinci ağabeye söyledim; bakarız dedi. Sonradan öğrendim ki bu notlar Said Özdemir ağabeyin eline geçmiş[2].

BEDİÜZZAMAN: İMAM HATİP OKULLARI ESKİ MEDRESELER GİBİDİR

Konya İmam-Hatip Okulu’na 1954’de başladım ama Risale-i Nur eserlerini okuduğum için, tasdikname ile okuldan uzaklaştırıldım. Ben de, Konya İmam Hatip Okulu’nda Arapça hocası olan Üstad’ımızın kardeşi Abdülmecid Ağabeye müracaat ettim. Abdülmecid ağabey beni Isparta’ya, Üstad’ımıza gönderdi. Isparta’ya gittim. Üstad’ımızın Barla'da olduğunu öğrendim. Kurban Bayramına bir gün kala Üstad’ın Barla'daki evine vardım. 1954 Ağustos ayı... Zübeyir Ağabey karşıladı beni; abdestli olduğumu, fakat henüz namaz kılmadığımı söyledim. Zübeyir Ağabey: “Kardeşim, Üstadımız mescitte tesbihatını yapıyor, sen şimdi yanına yaklaşma” dedi. Ben namazımı müezzin mahfelinde kılarken, Üstad mescitten ayrıldı. Namazımı bitirdim. Üstad çağırdı, “Hoş geldin” dedi. Abdülmecid ağabeyi, babamı, annemi ve Zübeyir Ağabeyin babasını, annesini sordu. Yatsı namazını Üstad’la beraber mescitte kıldık. Sabah namazını da öyle... Bayram namazı için camiye Ceylân Ağabeyle gittim. Sonra Üstadımızın yanına geldim.

Üstad’ımız Bediüzzaman Hazretleri benim İmam-Hatip Okuluna devam edeceğime çok memnun oldu. “Ben o okulları eski zamanın mübarek medreseleri olarak kabul ediyorum” dedi. Hatta Üstad, İmam Hatip Okulları’nın açılmasını eski medreselerin devamı olarak kabul ediyordu. “Eski medreseler nasıl İslamiyet’e hizmet ettilerse İmam Hatip Okulları da aynı şekilde İslamiyet’e hizmet edecekler” demişti. Evet, bunu bizzat böyle duydum ben Üstad’tan. O zaman yedi tane İmam Hatip Okulu vardı Türkiye’de. Konya, Isparta, Ankara, İstanbul, Adana, Kayseri ve Maraş...

Üstad’ımız: “İmam-Hatip Okulu’nun müdürüne git, benim selamımı söyle, seni okula kaydetsin” dedi. Bunun üzerine okula gittim. Müdür beye: “Üstad’ımın selamı var, ben Konya İmam Hatip’ten tasdikname ile geldim, beni kayıt edeceksiniz” dedim. Müdür Bey: “Hangi Üstad?” dedi. “Üstad’ımız Bediüzzaman” dedim. Müdür hemen ayağa kalktı, gözlerimden öptü, “Seni aldım yavrum. Değil mi ki sen bana Üstad’tan selam getirdin, beni müdürlükten de alsalar yine seni aldım” dedi, kaydımı yaptırdı. Böylece 1954 senesinde Konya İmam Hatip Okulu’ndan, Isparta İmam Hatip Okulu’na geçmiş oldum. Benden daha sonraları gelen Ahmed Emin Sağbaş ve Ali Zeybek ile beraber üçümüz, Üstad’ımıza elli metre yakınlıkta bir evde kaldık. Bu beraberliğimiz Üstad’ımızın emriyle olmuştu.

HZ. MEVLANA BU ZAMANDA GELSEYDİ RİSALE-İ NUR’U O YAZARDI

Ziyaretlerimde Üstadımız Bediüzzaman Hazretlerinden duyduğum sözleri hiç unutmam. Bazılarını sana da aktarayım:

“Komünist ve masonların bütün plânlarını Risale-i Nur yerle bir etti. Risale-i Nur bir âmiden, bir feylesofa kadar herkese hitap eder. Bir risale insandaki en az bin tecessüsün karşılığı olarak yazılmıştır. Temsillerdeki hakikatlerden anladığınız size kâfidir, anlayamadık diye üzülmeyin. Bir bahçeye giren, o bahçedeki elma ağacından boyunun yetiştiği dallardan eli yetiştiği elmaları yemesi kâfidir. Yüksekteki elmalar ise boyu uzun olanlarındır. Ben bile Risale-i Nur'a muhtacım, tekrar tekrar okudukça dersimi alıyorum. Hazreti Mevlana şimdi bu zamanda gelseydi, Risale-i Nur'u o yazardı. Ben de Hazreti Mevlana zamanında gelseydim, Mesnevi'yi yazardım. O zaman hizmet Mesnevi tarzındaydı, şimdi Risale-i Nur tarzındadır.”

ÜSTAD, ÖĞRETMENLERİME NASIL DAVRANACAĞIMI ÖĞRETTİ BANA

1955 senesinde yine bir gün Üstad Hazretlerini ziyarete gittim. Bana öğretmenlerime ve arkadaşlarıma karşı nasıl davranacağımı anlattı. “Muallimlerin din aleyhinde konuşurlarsa, onlarla münakaşa etme. Risale-i Nur'dan o mevzuu bul, talebe arkadaşlarına oku, anlat. Çünkü muallimini mağlûp etsen, o anda enaniyeti mağlûbiyeti kabul etmez.” diye ders verdi.

RİSALE-İ NUR'U İKİ KİŞİYE TANITSAN VAZİFENİ YAPMIŞ SAYILIRSIN

Bir ara ben Konya'dan ayrılıp İstanbul'a gitme niyetindeydim. Bunu Zübeyir ağabeye söylemiştim. Zübeyir Ağabey de Üstad’a söylemiş. Üstad ‘Bu işte bir parmak var’ diye razı olmuyor. Üstad’ımız bir yerde sadakat ve sabırla sebat etmemizi isterdi.

Hz. Üstad bir gün bana: “Sizin mektepte Risale-i Nur okuyan kaç kişi var?” diye sordu. Ben de yetmiş kişi olduğunu söyledim. Üstad Hazretleri hayret etti: “Ben o mektepte bir kişi olduğunu biliyordum, sen yetmiş kişi var dedin, acaib” dedi. Sonra: “Kardeşim kemiyet insanı aldatır, iş keyfiyettedir. Sen bütün talebelik hayatında Risale-i Nur'u fıtraten arayan iki kişinin nurları tanımasına vesile olsan, onlar da imanlarını kurtarsalar, vazifeni yapmış sayılırsın. İhlâs kemiyette değil, keyfiyettedir.” Dedi.

Hakikaten Hz. Üstad’ın bir kişi var demesinin sırrı sonradan şöyle anlaşıldı:

O sırada arkadaşlarımızdan asker olan Recep Putgül, Ceylân Ağabeye bir mektup yazmış. Mektup savcılığın eline geçmiş. Mektupta bizlerden bahis olduğundan, isimlerimiz tespit edilmiş. Konya'da emniyet bizleri aradı, mahkemeye verdi. Mahkeme beraat verdi ama o yetmiş arkadaştan, korkudan kimse kalmadı. Hatta korkularından bazıları aleyhimize bile geçti.

HER GÖRDÜĞÜNE RİSALE-İ NUR VERME

Konya İmam Hatip Okulu’nda okurken mahkemeye verilişimizden dolayı diğer talebelerin korkularından dağılmasından sonra Üstad Hazretleri bana: “Sen her gördüğüne Risale verme. Ata et, arslana ot verme. Ata ot, arslana et ver. Senden birkaç defa Risale-i Nur istesinler o zaman ver. Biz kitapçılar gibi kitap satmayız. İhtiyaç duyan, müştak olan kimselere veririz.” dedi.  Zübeyir Ağabey de bu hususta çok dikkatli olmamız için bizi tembih ederdi.

İŞÂRÂTÜ'L-İ'CAZ'IN TERCÜME EDİLMESİNE VESİLE OLDUM

Konya’da bir gün yorgancı Hacı Mehmet Parlayan'ın dükkânındayım. Söz İşârâtü'l İ'caz'dan açıldı. Hacı Mehmed İşârâtü'l İ'caz'ın at üstünde, avcı hattında şehit ruhuyla yazıldığını anlattı. Arapçadan tercüme edilmesini de Üstad’ın kardeşi Abdülmecid efendiden başka kimsenin gücünün yetişemeyeceğini söyledi. Abdülmecid efendiye gittim, ‘Tercüme etsek olur mu?’ dedim. ‘Olur’ dedi. Ben de Zübeyir ağabeye, ‘Mesnevi-i Nuriye ile İşârâtü'l-İ'caz'ı Abdülmecid efendinin tercüme etmesine Üstad’ımız müsaade eder mi?’ diye yazdım. Üstad Hazretleri ‘Demek İmam Hatip Okulu talebelerinin ihtiyacı var...’ demiş ve kabul etmiş. Bunun üzerine Zübeyir Ağabey Abdülmecid Efendiye bir mektup yazıyor, mektubu Abdülmecid efendiye ben getirdim. Abdülmecid Efendi mektubu evvela kendisi okudu, sonra bana okudu; ‘Nur-u aynım, bana hayat kazandırdın; boştum, işsizdim. Hazret bana hizmet verdi. Buna sen sebep oldun’ dedi ve gözlerimden öptü.

Abdülmecid Efendi İşârâtü'l İ'caz'ı tercüme ettikçe formalar, Isparta’ya Rüştü Çakın ağabeye benim ismimle gönderilirdi. O sırada Abdülmecid Efendi ile Hz. Üstad arasındaki mektuplaşma usulü şöyleydi; mektuplar önce Konya’ya Hacı Mehmet Parlayan'ın dükkânına geliyor, ben de onları alıp Abdülmecid efendiye götürüyordum. Konya’dan da Rüşdü Çakın ağabeye gönderilirdi mektuplar. Oradan Üstad’a verilirdi. Böylece İşârâtü'l İ'caz 1955 senesinde tercüme edilmiş oldu.

RİSALE-İ NUR BÜTÜN DÜNYAYA YAYILACAK

1955 yılının Haziran ayında Üstad Hazretlerini Çam Dağı’nda ziyaret ettim. Üstadımız, hainlerce kesilen o çam ağacının gövdesine tahtadan yapılan menzilinde ibadet ve zikir yapıyordu, aşağıdan seyrettim. Zübeyir, Sungur, Ziya Arun ve Ceylân ağabeyler de oradaydı. Öğle namazını kıldıktan sonra Üstad’ımız bizi huzuruna aldı; Çam Dağı’nın ehemmiyetini anlattıktan sonra aynen şunları söyledi:

“Kardeşlerim, biz kendi kendine hareket edenlerden değiliz, biz inayet altındayız. 1400 sene evvel mübarek bir ümmî ve öksüzün eliyle o zamanın krallarının, sultanlarının muhalefetine rağmen, İslâmiyet bütün dünyada nasıl yayılmışsa, Kur'ânın hakikatleri olan Risale-i Nur da Hz. Ali'nin Celcelutiye'sinde bildirdiği gibi, gizliden gizliye inkişaf edecek, nura müştak Nur talebeleri vasıtasıyla da bütün dünyaya ilân edilecektir. Evvela kalemle, sonra teksirle yayıldığı gibi yakın bir zamanda da matbuat ve radyo vasıtasıyla ilan edilecektir.”

Üstadımız beni üç gün misafir olarak kabul ettiğini, fakat şimdi takip olduğundan gitmeme müsaade ettiğini söyledi. Üç gün için bir lira verdi, o zaman ekmek otuz kuruştu.

ZÜBEYİR AĞABEYİN PARMAĞINDA DOLAMA ÇIKINCA

Bir gün Zübeyir Ağabey rahatsızlanmış, parmağında ‘dolama[3]’ çıkmıştı. Derse iştirak edemeyecek durumdaydı. Bizden durumu idare etmemizi istedi. Sungur ağabeyle beraber ders için Üstad’ın yanına girdik. Hz. Üstad, Zübeyir ağabeyi sordu. Geçiştirmeye çalıştık ama olmadı. Üstad ciddî bir tavırla: “Zübeyir olmadan derse başlamıyorum, Zübeyir'i getirin” dedi. Zübeyir ağabeyi getirdiğimizde Üstad Hazretleri çok hiddetlendi ve dedi ki:

“Ben Zübeyir'i öyle zannederdim ki; değil parmak, kellesi gitse başsız gövdesiyle ‘Risale-i Nur... Risale-i Nur... ‘ diye koşacak bilirdim. Bir parmak hastalığı ile benim ümidimi kırdı. Ben öyle fedakâr talebe istiyorum ki, değil parmak, kol gitmiş aldırış etmeyecek. Böyle hastalık gibi bahaneler için bu kudsî davada tembellik edilmez. Said hak için hiçbir zaman kelleyi vermekten çekinmemiştir. Risale-i Nur'a her şeyini feda edecek fedakâr talebe lâzım...” Hz. Üstad böyle deyince benim kalbimden, “Hey Üstadım! Siz Zübeyir ağabeye bu derece itab ediyorsunuz. Demek ki Risale-i Nur, talebesini bulmamış. Ne garip...” diye geçiverdi. Birden Üstad bana döndü: “Risale-i Nur ve ben talebemizi bulmuşuz” dedi.

ZÜBEYİR AĞABEYİN ŞAHSINDA BİZLERE SADAKAT DERSİ VERİYORDU

Bediüzzaman’ın latifeleri de derstir.  Üstad’la aramızda geçen latifeli bir konuşmamızı anlatayım sana:

Üstad Hazretleri bir gün beni çağırdı. Zübeyir Ağabey için;

“Ahmed, senin bu hemşerin çok ahmak, benim için her şeyini terk etti. Görüyorsun onu dövüyorum, kovuyorum, bir türlü gitmiyor. Memur iken maaşı 700 liraydı, ben 30 kuruş veriyorum, hiç sesini çıkarmıyor. Senin bu hemşerin ahmak değil mi?” dedi.

“Üstad’ım, ahmak değil.”

“Neden? Bak babasını anasını terk etti, memuriyeti terk etti, üstelik benden dayak da yer. 30 kuruş gibi pek cüz'î bir para veriyorum. Sen söyle 30 kuruş mu çok, 700 lira mı çok?”

“Üstad’ım, sizin verdiğiniz 30 kuruş çoktur.”

“Sen mekteplisin, hiç hesap okumadın mı? 30 kuruş 700 liradan çok olur mu?”

“Üstad’ım Zübeyir Ağabey en iyisini yapmıştır. Sizin verdiğiniz o 30 kuruş, 700 liradan çok daha iyidir.”

“Nasıl iyi olur? Anlaşıldı sen hemşerini tutuyorsun, sen de ahmaksın. Hemşerini benim yanımda müdafaa ediyorsun, anlaşıldı. Ondan sana ahmaklık bulaşmış ve seni kandırmış.” Bu latife ile Üstad Hazretleri aslında Zübeyir Ağabeyin şahsında bizlere sadakat dersi veriyordu.

İSLÂMİYET İÇİN FETHEDİLMEYECEK İNSAN YOKTUR

1956 senesinin sonbahar mevsiminde bir gün Üstad hazretlerinin Isparta'daki evindeyim, ziyarete gitmiştim. O sıralarda Afyon mahkemesi bütün Risale-i Nur eserlerine beraat kararı vermişti. Üstad Hazretleri çok sevinçliydi. Üniversitelerde nur talebelerinin arttığını söyleyerek, Mustafa Oruç (Ramazanoğlu) ve diğer üniversiteli talebelerinden misaller verdikten sonra bize de şöyle bir ders verdi:  

“Kardeşlerim, İslâmiyet için fethedilmeyecek insan yoktur. İnsan yüz kapılı bir saraya benzer. Fıtrat icabı insanda mutlaka bir kapı açıktır. O kapıdan girilerek o insan fethedilebilir. Mühim olan, fıtrata münasip hareket edilerek o kapıyı bulmaktır. Bin senedir Avrupa zındıkları ve Asya münafıkları bu asil Türk milletinin çocuklarını yanıltarak o 99 kapıyı İslâmiyet’e kapatmışlar. Ferasetle o açık kapıyı keşfedip, oradan girilirse, diğer kapalı kapılar da içeriden İslâmiyet hesabına açılır; o insan, İslâmiyet için fethedilir. İhlâsla, acelecilik yapmadan, Risale-i Nur mizanlarıyla hareket etmek lazımdır. Acelecilik, lüzumsuz yere münakaşa ve ithamlar o kapalı kapılara hücum olduğundan, açık olan bir kapının da kapanmasına sebep olur. Risale-i Nur muhakeme-i akliyeye ehemmiyet verir. Ve sonra onu İslâmiyet dairesine alır.[4]

MENDERES İSLÂMİYET İÇİN SAMİMİDİR FAKAT YALNIZDIR

Yine bir gün Üstad hazretlerinin yanındayım. Bir mesele açıldı, Üstad Menderes'i çok övdü. Ben o zamanki kafamla hayret ettim. “Bu şahıs, Bediüzzaman gibi faziletli bir zat tarafından övülmeye lâyık mıdır?” diye içimden geçiverdi. Üstad birden bana döndü: “İslâmiyet için samimidir, fakat yalnızdır. Menderes İslâmiyet’in ulviyetini anlayan samimi bir Müslüman’dır. Sen bilmiyorsun, senin konuştuğun o insanlar da bilmiyor.” Dedi.

Ben o sıralarda Konya'da Millet Partililerle oturup kalkıyordum. Onlar da Milliyetçiler Derneği'ni kapattı diye Adnan Menderes'e kızıyorlardı. Hz. Üstad herhalde ‘Konuştuğun o insanlar da bilmiyor’ derken bunu kastetmiş olsa gerek.

ESKİŞEHİR’DE HAPİSTE İKEN CAMİDE NAMAZ KILMA HADİSESİ

Bir gün Hz. Üstad’ın huzurundayız. Tarihçe-i Hayat kitabından, Eskişehir’de hapiste iken Ak Cami'de namaz kılma hadisesi okundu. İçimden geçirip, “Ya buna ne diyeceksin Üstad’ım” der gibi yüzüne bakıverdim. Üstad bana döndü: “Kardeşim! Bu hâdise doğrudur. Fakat O, ben değilim. İlm-i Kelâma göre evliyanın kerameti haktır. Bu öyle yüksek bir makam da değildir. O zat, Kur'ân'a, Risale-i Nur'la hizmet etmek isteyen birisidir. Her Nur talebesi hizmet esnasında bunun gibi iltifat-ı Rabbaniyeye mazhar olabilir” dedi.

HAŞİR RİSALESİ’NİN İLK DEFA MATBAADA BASILMASI

Üstad’ın kurban kesip kesmediğini soruyorsun. Ben görmedim. Ama şunu biliyorum; Şafilerde kurban kesmek vacib değildir. Üstad’ımızın mali durumu çok düşkündü. 1952’de İstanbul’da Savcı, Üstad Hazretlerine soruyor; “Ne iş yaparsın?” “Hocayım” diyor Üstad. Savcı, “Yaz, boş gezer” diyor. Zübeyir Ağabey derdi: “Yüz otuz parça eser telif eden bir zata müellif demiyor da, boş gezer diyor...”

Bu vesileyle bir hatıra anlatayım. Tâhirî Mutlu Ağabey Haşir Risalesi’nin matbaada basılmasını şöyle anlatmıştı bana:

“O sırada koyunlarla meşgul olan Barlalı Bekir (Dikmen) Efendi –Şefkat tokatlarında ismi geçer[5]- koyunları satmış, beş yüz lira para ile Üstad’ın yanına geliyor. Üstad Haşir Risalesi’ni ona anlatıyor, ‘Bu kitabı tab ettirecek para lazım, para olmadığından tab ettirilemedi’ diyor. Bekir Efendi çıkarıyor beş yüz lirayı: ‘Üstad’ım, şu beş yüz lira kâfi gelir mi?’ diyor. ‘Gelir kardeşim’ diyor. Alıyor Üstad parayı yastığın altına koyuyor[6]. Fakat Bekir Efendinin kalbini de incelemeye almış. Bir şey keşfetse al paranı diyecek. O zaman köylüler, Bekir Efendiye ‘İşte eşeğimin ayağı kırıldı, öküzüm hastalındı’ diye yalvarırlarmış para için. Bekir Efendi ‘Parayı hocaya verdim’ diyor. Köylüler: ‘Sen aklını peynir ekmekle mi yedin? Hoca parayı alır çeker gider, kimden sorabilirsin, o parayı yer içerler’ demişler.”

Tâhirî ağabey, diğer ağabeylere: “Bekir Efendiyi ifsad ediyorlar, hemen parayı alın, İstanbul’a götürün.” Diyor. Kendisi de İstanbul’a gidip, o meşhur Abdullah Cevdet vardı, onun matbaasında beş yüz adet Haşir Risalesi bastırıyorlar. Tanesi bir liraya geliyor. Tabi o zamanda beş yüz lira büyük para yani.

Hatta Abdullah Cevdet son sayfalar basılırken biz Haşre karşıyız diyor ve eliyle eziyor kâğıtları. Son yetmiş seksen tanesi öyle bozuk çıkmış. Bekir Berk ağabey onları bana göstermişti. O zaman en büyük gaye Haşri inkâr üzerineydi. Ehl-i küfür bunu iyi keşfetmiş, Haşri inkâr ettirince insanları istediği gibi elinde oynatabiliyor yani.

AHMET! SAİD HAYLİ CESURMUŞ DEĞİL Mİ?

Ben Üstad’ın sabah derslerine devam ederdim. Diğer derslerine okul olduğu için iştirak edemezdim. Bir sabah eser okunuyordu. İngilizlerin Cebbar Kumandanına karşı ‘Tükürün zalimlerin hayâsız yüzüne’ diye cevap veren, Ankara’da Mustafa Kemal’e verilen cevap, Rusya’da cebbar komutana ayağa kalkmamak hadiseleri okunurken Üstad: “Ahmet! Said hayli cesurmuş değil mi?” dedi. “Evet, Üstad’ım” dedim. “Bu cesarete karşı onlar Risale-i Nur’u hissetmişler, çekinmişler; Said de Risale-i Nur hesabına konuşmuş ve şimdi de Risale-i Nur hesabına kavga ediyorum” dedi Üstad.

1962’DE İSTANBUL YÜKSEK İSLAM ENSTİTÜSÜ’NE DEVAM ETTİM.

İmam Hatip Okulu’nu bitirince 1962’de İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü’ne devam ettim. Yüksek İslam Enstitüsü’nü bitiremedim, 1964’de ayrıldım. Belgelenmiş oldum. Yüksek İslam Enstitüsü’ne kayıt olurken, dokuz bin lira yatılı parası vardı. Halil Yürür Ağabey benim velim oldu, bana kefil oldu. Okuldan ayrılınca, bu paranın -Ecevit affı ile faizleri kalkınca- asıl miktarı olan 3.295 lirayı yatırdım ben.

Arapçayı da öğrenmek istiyordum. Bunun için Şam’a gittim. Şam’da üç ay kaldım. Bu arada faaliyetlerim bulunuyordu. Şam’dan sonra tekrar İstanbul’a Zübeyir ağabeyin yanına döndüm. O da beni Ankara’ya gönderdi. Ankara/Cebeci’de Dr. Mehmet Akay’la yedi-sekiz ay beraber kaldım. Tekrar İstanbul’a döndüm, Zübeyir ağabeyin yanında epey kaldım. Eyüp Ekmekçi ile beraberdik. Zübeyir ağabey: “Kim Risale-i Nur’u çok okursa, Risale-i Nur’a o vâkıf olur” derdi. Risale-i Nur’u devamlı okuyan kazanır.

TEKSİR KOLUNUN YÖNÜNÜ RUSYA’YA, ÇİN’E, JAPONYA’YA ÇEVİRİN

Bir gece İstanbul Zeyrek’te teksir yapıyoruz. Teksir kolu malum elle çevriliyor. Halil Yürür baş mimarımızdı, bizler hizmetçisiydik yani. Çok güzel teksir çıkarırdı o. Zübeyir Ağabey Halil Yürür’e demiş ki: “Kardeşim, sen böyle teksir kolunu çevirdikçe o çıkan nur sayfalarından fışkıran haleler, ışınlar; cisimler hiç mani olmadan her şeye nüfuz eder. Teksir ederken teksirin kolunu Rusya’ya, Çin’e, Japonya’ya çevirin.” Halil Ağabey teksir yaparken bize hem bunu anlatıyor, hem de teksir makinesinin yönünü çeviriyordu.

Zübeyir Ağabey: “Bu nurlar basılıp çıkıp satıldığı zaman İstanbul’un bahar çiçekleri açıyor. O çiçekleri arılar keşif kolu olarak tespit ediyorlar, kovana işaret veriyorlar, sabah arılar kalktığında doğru bahar çiçeklerinin olduğu yere gidip orada tozlaşma yapıyorlar, o tozlaşmalar Kur’anın ballı ve Nurlu meyveleridir. Kur’an bahçesi, İslam bahçesine çevriliyor.” Diyordu.

Hendek Muharebesinde hendek kazılırken Selman-ı Farisi güçlü kuvvetli imiş. Bir taşa rast geliniyor, kazma kürek işlemez olmuş. Peygamber Efendimize (a.s.v.) haber veriliyor. Efendimiz, Bismillah deyip taşa vurduğu zaman taştan bir ışık parlıyor, İran’ın sonu; bir daha vurduğu zaman Bizans; Hindistan… Bunun gibi işte…

1982’DE İSTANBUL’DAN ANTEP’E TAŞINDIM

1982’de İstanbul’dan Antep’e geldim. Eşim Anteplidir. Gaziantep’te Vakıflar Müdürlüğünde çalıştım. Sonra tayinim Bitlis Vakıflar Müdürlüğüne çıktı. İstifa ettim, 1999 yılında emekli oldum. Yüksek şekerden dolayı gözler gitti. Altı kere ameliyat oldum, iyi netice alamadık, kader böyleymiş.

[1] İbrahim Kaynak, Hz. Üstad’ın kardeşi Abdülmecid Ünlükul’un kızı Saadet hanımla evlidir.

[2] Said Özdemir ağabeye sordum; Zübeyir ağabeyden kendisine torbalar halinde mektuplar geldiğini teyid etti. Ömer Özcan

[3] Dolama: El parmaklarının uçlarında çıkan ağrılı ve cerahatli iltihap.

[4] Ahmed Gümüş ağabeyin Üstad Bediüzzaman Hazretlerinden naklettiği bu mühim hatıra 13. Lem’ada geçen bir meselenin şerhi olsa gerek:

“Bir saray, yüzer kapalı kapıları var. Bir tek kapı açılmasıyla, o saraya girilebilir, öteki kapılar da açılır. Eğer bütün kapılar açık olsa, bir iki tanesi kapansa, o saraya girilemeyeceği söylenemez. İşte hakaik-i imaniye o saraydır. Herbir delil, bir anahtardır, isbat ediyor, kapıyı açıyor. Bir tek kapının kapalı kalmasıyla o hakaik-i imaniyeden vazgeçilmez ve inkâr edilemez. Şeytan ise, bazı esbaba binaen, ya gaflet veya cehalet vasıtasıyla kapalı kalmış olan bir kapıyı gösterir; isbat edici bütün delilleri nazardan iskat ediyor. "İşte, bu saraya girilmez, belki saray değildir, içinde bir şey yoktur." der kandırır.” (Lem’alar 89)

[5] Haşir Risalesi’nin matbaada basılmasına vesile olan Bekir (Dikmen) Efendi, l898 senesinde Barla'da doğmuş, Barlalı bir tüccardır. l954 senesinde İstanbul'da vefat etti. Bekir Efendinin adı 10. Lem’a Şefkat Tokatları Risalesi’nde şu şekilde geçmektedir:

“ALTINCISI: Bekir Efendi'dir. Şimdi hazır olmadığı için; ben, kardeşim Abdülmecid'e vekâlet ettiğim gibi, onun itimad ve sadakatına itimadım ve Şamlı Hâfız ve Süleyman Efendi gibi bütün has dostlarımın hükümlerine (bildiklerine) istinaden diyorum ki: Bekir Efendi, Onuncu Söz'ü tab'etti. İ'caz-ı Kur'ana dair Yirmibeşinci Söz'ü yeni huruf çıkmadan tab'etmek için ona gönderdik. Onuncu Söz'ün matbaa fiatını gönderdiğimiz gibi, onu da göndereceğiz diye yazdık. Bekir Efendi, benim fakr-ı halimi düşünüp matbaa fiatı dörtyüz banknot kadar olduğunu mülahaza ederek ve kendi kesesinden vermek, belki Hoca razı olmaz diye onun nefsi onu aldattı. Tab'edilmedi. Hizmet-i Kur'aniyeye mühim bir zarar oldu. İki ay sonra dokuzyüz lira hırsızların eline geçti. Şefkatli ve şiddetli bir tokat yedi. İnşâallah ziyaa giden dokuzyüz lira, sadaka hükmüne geçti.” (Lem’alar 43)

[6] Bediüzzaman Hazretlerinin bu parayı borç aldığı ve kitap basıldıktan sonra geri ödediği, aynı haşiyede açıkça belirtilmektedir. Şöyle: “Bekir Efendi, Onuncu Söz'ü tab'etti. İ'caz-ı Kur'ana dair Yirmibeşinci Söz'ü yeni huruf çıkmadan tab'etmek için ona gönderdik. Onuncu Söz'ün matbaa fiatını gönderdiğimiz gibi, onu da göndereceğiz diye yazdık.”  

(bk. Ömer ÖZCAN, Ağabeyler Anlatıyor-VII)

***

"Allah" yazılı kâğıt parçasına hürmet

Hatıralarını kendi kaleminden okuyalım:

"Küçük yaşta iken din lehinde ve aleyhinde birçok konuşmalara şahit oldum. 'Kur'ân'ın her asra bakan vechesini bu zamanın ilmî ve aklî anlayışına göre aksettiren bir Kur'ân tefsiri yok mu?' diye kafamda bir sual vardı.

"Annemin ve aile yakınlarımın din büyükleri hakkındaki ulvî menkıbelerini dinledim, şöyle ki:

"Bir gün sabah namazı vakti, annem beni sabah namazına kalkmam hususunda zorladı. Ben ise tembelliğimden gelen müdafaa ile,

'Bana ne öğrettiniz de namaz kılayım, Kur'ân okumasını bilmiyorum, namaz surelerini de tam öğrenemedim ki, doğru namaz kılayım?..' dedim.

"Annem namazı bitirdi. Duasını yaptı. Bana dedi:

'Benim günahım başımdan aşkın, yarın mahşerde: "Annem bana dinimi öğretmedi diyeceksin." Ben senin dinî bilgilerini öğretmedikten sonra hiçbir okula okumaya göndermem (ben o zaman ilkokulu yeni bitirmiştim), ben yarın öldüğümde mezarımın başında bir Fatiha da okumasını bilmeyeceksin, eline bir keman alıp mezarımı çingene mezarı yapacaksın...'

"Annem beni, medrese tahsili yapmış, ehl-i hal bir kimse olan eniştesi Molla Mehmed Efendinin yanında okumam için teyzeme teslim etti. Mehmed Efendinin dinî sohbetlerinde bulundum. Etraf köylerdeki kimseler dinî müşküllerinin hallini Hoca Efendiden sorarlar, bu sorulara cevap da, benim yanımda verilirdi. Böylece hoca efendiden biraz dinî malûmatımız oldu.

"Bir gün bana Kur'ân okuturken, Kur'ân'ı abdestli tutmamı ve hürmetli olmamı söyledi ve şu menkıbeyi anlattı:

"Bir zaman bir zat yolda giderken 'İsmullah' yazılı kâğıt parçasını yerde bulmuş, hürmetle bir duvar kovuğuna kaldırmış. Bir gece rüyasında Allah'ın  isminin altında kendi ismini görmüş. Ona, 'Sen Allah'ın ismine hürmet ettiğin için, senin ismine de hürmet olarak oraya yazıldı' demişler.

"1952-1953 yılı, Ermenek Ortaokuluna devama başladım. Boş derslerimizin birinde arkadaşlarla dışarıda çalışırken, eski bir Kur'ân sayfası gördüm, onu aldım, kitabımın içine koydum. Zil çalınca sınıfa girdik, dersimiz yine boştu. Muavin sınıfa geldi. Benim çok iyidir diye tanıdığım bir zatı çok övdü. Ben de mest olmuştum. Benim sıraya yaklaştı. Kitabımın arasında o eski Kur'an sayfasını görünce, 'Bu Arap yazısı sende ne arıyor, sen Türksün' dedi. Ben de, 'Bu Kur'ân  sayfasıdır. Kur'ân okumasını biliyorum. Ona sonsuz hürmetim vardır' diye cevap verdim. Bir taraftan da kendi kendime, demek ki bu şahısları sevenler dine düşman oluyorlar, diye bende bir düşünce başladı.

 "Risale-i Nur'dan haberdar oluyorum"

"Dayımın hanımı beni, İbrahim Koynuk ve İbrahim Canan'la görüşmek için, PTT memuru Ali Kaynak'ın evine davet etti. İbrahim Koynuk bana Risale-i Nur'dan Bediüzzaman Hazretlerinden bahsetti, ben de hürmeten dinledim, arkadaşlığımız devam etti. Bir gün beraber ders çalışırken, İnebolu baskısı teksirle basılmış, Bediüzzaman Said Nursî'nin Tarihçe-i Hayat'ı elime geçti, kitabı açtım. İlk açışımda Üstad Hazretlerinin Ankara TBMM'de Mustafa Kemal'le namazla ilgili konuşması; ikinci açışımda, 'Risale-i Nur Talebeleri cer etmezler, izzetle hayatlarını kazanırlar' bahsi, üçüncü açışımda ise; Üstadın bir müdafaası çıktı.

"Bu durum karşısında Risale-i Nur okumak ve müellifini görmek için bende şiddetli bir arzu uyandı. Hayalimde aradığım zat budur, arzu ettiğim Kur'ân tefsiri budur, diye tahmin ettim ve araştırmaya karar verdim. Zübeyir (Gündüzalp) Ağabeyin de Afyon müdafaasını okudum, babası ve annesi ile tanıştım.

 "İmam Hatip Okullarını eski zamanın medreseleri olarak görüyorum"

"1953 Ağustos'unda Bediüzzaman Hazretlerini ziyaret için Konya'ya geldim. Halıcı Hacı Sabri Bey de ticaret için Konya'dan ayrılmıştı. Babam geldi, beraber köye döndüm, ailem İmam Hatip Okuluna devam etmem için karar verdiler. Kış olması sebebiyle on dört gün okul kaydına yetişemedim, o sene boşta kaldım.

1954 yılında Üstad Said Nursî Hazretlerinin  Barla'da olduğunu öğrendim. Kurban Bayramına bir gün kala Üstad'ın Barla'daki evine vardım. Zübeyir Ağabey çıktı. Isparta'dan Bayram Ağabeyin bana emanet ettiği emanetleri verdim, kendimi tanıttım, abdestli olduğumu, fakat henüz namaz kılmadığımı söyledim, 'Kardeşim, Üstadımız mescitte tesbihatını yapıyor, sen yanına yaklaşma' dedi. Ben müezzin mahfelinde namazımı kılarken Üstad mescitten ayrıldı. Namazı bitirdim. Zübeyir Ağabey ile Ceylân Ağabeyin odasına girdim, çağırdı, 'Hoş geldiniz' dedi. Babamı, annemi ve Zübeyir Ağabeyin babasını, annesini sordu. Yatsı namazını Üstadla beraber mescitte kıldık. Sabah namazını da öyle. Bayram namazı için Büyük Camiye Ceylân Ağabeyle gittim. Sonra Üstadımızın yanına geldim. Üstad Hazretleri benim İmam-Hatip Okuluna devam edeceğime çok memnun oldu. 'Ben o okulları, eski zamanın mübarek medreseleri olarak kabul ediyorum' dedi.

 "Mevlânâ bu zamanda gelseydi Risale-i Nur yazardı"

"Hz. Mevlânâ benim zamanımda gelseydi, Risale-i Nur'u yazardı. Ben de  Hz. Mevlânâ zamanında gelseydim, Mesnevi'yi yazardım, o zaman hizmet Mesnevi tarzındaydı, şimdi Risale-i Nur tarzındadır.' dedi.

 "Ben bile Risale-i Nur'a muhtacım"

"Komünist ve masonların İslâm aleyhindeki bütün plânlarını Risale-i Nur'un yerle bir ettiğini anlattı. Onlarla mücadele, ancak Risale-i Nur'ları okumakla olacağının anlattı ve

'Bir risale en aşağı insandaki bin tecessüsün -sorunun- karşılığı olarak yazılmıştır. Bir âmîden tâ bir feylesofa kadar herkese hitap eder. Temsillerdeki hakikatları anladığınız size kâfidir. Bir bahçeye giren o bahçedeki elma ağacından boyunun yetiştiği dallarından eli yetiştiği elmaları yemesi kâfidir. Yüksekteki elmalar ise boyu uzun olanlarındır. Anlayamadık diye üzülmeyin. Ben bile Risale-i Nur'a muhtacım. Tekrar tekrar okudukça dersimi alıyorum'

dedi. Sonra devamla, 'Dün bir mebusla bir müftü gelmişti. Onları ziyaretime alamadım. Sizlerin masum ruhunuzla Risale-i Nur için buraya kadar gelmenizi kıramadım. Bana bazı dostlarım, 'Biz çocuklarımızı İmam-Hatip Okuluna verelim mi?' diye sordular. Ben onlara, 'Dünya işlerini bilmiyorum' dedim.

"Şimdi senin İmam-Hatip Okuluna devam etmeni istiyorum, müsaade ediyorum.'

"O sırada Halıcı Sabri Beyin oğlu Ömer Halıcı tayyareden düşmüştü. Sabri Halıcı'ya benim vasıtamla taziyelerini bildirdi.' Ömer şehit oldu' diye müjdesini verdi.

 "Karşılığını vermeden bir şey almıyordu"

"Üstadı Barlalı ailelerden ziyarete gelenler oldu. Yanlarına armut almışlar, Üstada ikram ettiler, onları kırmamak için bize sordu: 'Bu armutlar kaç kuruş eder?' Biz de beş kuruş yaptığını söyledik. Üstad Hazretleri, on kuruş verdi.

 "İşârâtü'l-İ'caz'ın tercümesi meselesi

"Bir gün Hacı Mehmet Parlayan'ın yorgancı dükkânındaydık. Söz İşârâtü'l-İ'caz'a geldi. İşârâtü'l-İ'caz'ın at üstünde, avcı hattında şehit ruhuyla yazıldığını ifade ile, İşârâtü'l-İ'caz'ın Konya hocalarıyla olan hatırasını anlattı. Kur'ân'ın i'caz cihetini anlattığı için tercümesine Üstadın kardeşi Abdülmecit Efendiden başka kimsenin gücünün yetişemiyeceğini söyledi. Abdülmecit Efendiye, 'Tercüme etsek olur mu?' dedim, 'Olur' dedi. Ben Zübeyir Ağabeye bu arzumu yazdım. 'Mesnevi-i Nuriye ve İşârâtü'l-İ'caz'ı Abdülmecit Efendinin tercüme etmesine, Üstadımız müsaade eder mi?' diye, 1955 yılı içinde yazdı. 'İmam Hatip Okulu talebelerinin demek ihtiyacı var' diye Üstad Hazretleri kabul etmiş. Zübeyir Ağabey benim vasıtamla Abdülmecit Efendiye bir mektup yazmıştı. Abdülmecit Efendi mektubu okudu, döndü, ikinci defa bana okudu. 'Nur'u aynım, bana hayat kazandırdın. Boştum, işsizdim. Hazret bana hizmet verdi. Buna sen sebep olmuşsun' diye gözlerimden öptü.

"Abdülmecit Efendi tercüme eder, benim ismimle Rüştü Çakın Ağabeye gönderirdi. O sırada Abdülmecid Efendi ve Üstad arasındaki muhaberat şöyleydi: Mektuplar Hacı Mehmet Parlayan'ın dükkânına gelirdi. Ben Abdülmecit Efendiye götürürdüm.

 "Üstad, bana hocalara nasıl davranacağımı anlattı"

"1955 senesinde Üstad Hazretlerini ziyarete gittim. Bana hocalara karşı, arkadaşlarıma karşı nasıl davranacağımı anlattı.

'Öğretmenlerinizden biri din aleyhinde konuşmada bulunursa, öğretmenlerle münakaşa etme, Risale-i Nur'dan o mevzuyu bul, talebe arkadaşlarına oku, anlat. Çünkü öğretmeni mağlûp etsen, o anda nefsi ve enaniyeti itibarıyla mağlûbiyeti kabul etmezler.' diye ders verdi.

"1955 senesinde Zübeyir Ağabeyden bir mektup aldım. Üstadımızın Çam Dağına çıktığını, bu dağın risalelerin yazılmasına konu olan ehemmiyetini anlatıyor; seneler sonra Üstadımızın Çam Dağına çıkması için Cenab-ı Allah'ın bir lûtf-u Rabbanî olarak bu fırsatı verdiğinden bahsediyordu.

"O sıralarda Konya'da, 'Üstad Hazretleri, Ahmed Hamdi Akseki ve Elmalılı  gibi hareket etseydi daha iyi dine hizmet eder ve bu kadar da takip ve sıkıntılara maruz kalmazdı' diye, bazı öğretmenler konuşuyorlardı. Üstadımızın tavizsiz durumunun, başına bu işkencelerin gelmesine sebep  olduğunu söylerlerdi.

 "Risale-i Nur radyo ile yayılacak"

"Üstad Hazretlerini Çam Dağında 1955 Haziran ayında ziyaret ettiğimde, Üstadımın meşhur çam ağacının üstündeki yerinde, ibadet ve zikir ile namaz kılmalarını aşağıdan seyrettim. Zübeyir, Sungur, Ziya Arun, ve Ceylân Ağabeyler de vardı. Üstadımız öğle namazını kıldıktan sonra bizi huzuruna aldı. Çam dağının ehemmiyetini  anlattı.

"Kardeşim, biz kendi kendine hareket edenlerden değiliz, biz inayet altındayız. 1400 sene evvel mübarek bir ümmî ve öksüzün eliyle o zamanın krallarının, sultanlarının muhalefetine rağmen, bütün dünyada ilân edilen İslâmiyet nasıl yayılmışsa, Risale-i Nur da Hz. Ali'nin Celcelutiye'sinde bildirdiği gibi, gizliden gizliye inkişâf edecek, ona müştak Risale-i Nur Talebeleri vasıtasıyla da dünyaya Kur'ân'ın hakikatları ilân edilecektir. Nasıl ki, önce kalemle sonra teksirle olduğu gibi, yakın bir zamanda matbuat ve radyo vasıtasıyla olacaktır.'

"Ağabeyler ellerinde teksirle basılmış İslâm yazılı risaleleri okudular ve ben de dinledim. Üstad'ın talebeleri ile olan dersini o zaman gördüm. Üstadımız beni üç gün misafir olarak kabul ettiğini, fakat şimdi takip olduğundan gitmeme müsaade ettiğini söyledi. Üç gün için bir lira verdi, o zaman ekmek otuz kuruştu.

 "İki kişiye Risale-i Nur'u tanıtsan kâfi"

"Ben Konya'dan ayrılıp İstanbul'a gitme arzu ve niyetinde olduğumu Zübeyir ağabeye anlattım. Zübeyir Ağabey Üstadın yanına varınca, Üstad, 'Ahmet'le ne konuştunuz?' diye sormuş. O da Konya’dan ayrılmak istediğimi söylemiş. Üstad, 'Bu işte bir parmak var' diye razı olmamış. Üstadımız bir yerde hizmet için sadakatla ve sabırla, fedakâr olarak sebat etmemizi isterdi. 'Muallimler mağlûbiyeti kabul etmezler, talebeler ise ehl-i haktır. Sizin okulda Nur'ları okuyan kaç kişi var?' dedi. Ben de yetmiş kişi olduğumuzu söyledim. Üstad Hazretleri hayretle karşıladı. 'Ben o mektepte bir kişi olduğunu biliyordum, sen yetmiş kişiden bahsettin, acaib' dedi.

"Üstad Hazretleri bana dedi: 'Kardeşim kemiyet her zaman insanı aldatır. İş keyfiyettedir. Sen bütün talebelik hayatında Risale-i Nur'u fıtraten arayan iki kişinin Risale-i Nur'u tanımalarına vesile olsan, onlar da o vesile ile  imanlarını kurtarsalar, sen vazifeni yapmışsındır. İhlâs  kemiyette değil, keyfiyettedir, hizmet de budur.'

"O sırada arkadaşlardan asker olan Recep Putgül , Ceylân Ağabeye mektup yazmış, mektup savcılığın eline geçmiş, mektupta bizlerden bahsetmiş, isimlerimiz tespit edilmiş, bizleri Konya'da emniyet aradı, mahkemeye verdi, mahkeme beraat verdi. O yetmiş arkadaştan, korkudan kimse de kalmadı, hattâ korkularından aleyhimize geçtiler, bir çok kimseleri ifsad ettiler.

 "Ata ot, aslana et ver"

"Bu olaylardan sonra Üstadı Isparta'da ziyaretimde,

'Sen her gördüğüne Risale verme, ata et, aslana ot verme. Ata ot, aslana et ver. Senden birkaç defa Risale-i Nur istesinler o zaman ver. Biz kitapçılar gibi kitap satmayız. İhtiyaç duyan, müştak olan kimselere veririz.'

diye Üstad ve Zübeyir Ağabey bu hususta çok dikkatli olmamız için ısrar ederler ve misaller verirlerdi.

 "Üstadımız veciz konuşur"

"Babamdan para biraz fazla gelip de, fırsat buldukça, doğruca Isparta'ya giderdim. Üstad Hazretleri benim durumuma göre konuşurdu.

"Üstadın bütün bizlere anlattıkları Risalelerde ve Lahikalarda vardı. Üstad'ın bize anlattıklarını biz Risale-i Nur'larda ve Lahikalarda görünce bazı hatıraları unuttuk. Zübeyir Ağabey de, 'Kardeşim, Üstadımız veciz konuşur. Üstadımızdan bir şey naklederken çok dikkatli olmalıyız, kendi kısır anlayışımızla anlattıklarımıza, karşı taraf itiraz eder, biz de, Üstad'dan der, anlatırız, şahsî kabiliyetsizliğimiz ve anlayışımızdan dolayı hücumları Risale-i Nur'a ve Üstadımıza getirmiş oluruz' derdi.

 "İnsan, yüz kapılı bir saraya benzer"

"1956 yılı sonbaharı Isparta'daki  ziyaretimde, Afyon mahkemesi beraat vermişti. Üstad Hazretleri çok sevindi. Mahkemenin bu beraat kararına göre Maarif Vekâleti ve Diyanet İşleri Riyaseti Üstada müracaat etmişlerdi. Üstad  yakın bir zamanda risalelerin bütün okullara gireceğini söyledi. Her gidişimizde bize İhlas Risaleleri'ni âdeta özetletirdi. Her işin Allah rızası için olmasını ve o gaye ile hareket edilmesini anlatırdı. Yine sözden ziyade  hal ve hareketin tesirli olacağını anlatırdı. Dr. Mustafa Ramazanoğlu ve arkadaşlarının okulda okurken nefislerinde İslâmiyeti yaşamaları neticesi, onları gören ve onlar gibi olmak isteyen arkadaşlarına, 'Biz Risale-i Nur'ları okuduk, İslâmiyet dairesine böyle girdik' dediklerini, bu sayede risaleleri okuyan çok Nur Talebesinin olduğunu ve böylece Risale-i Nur'a hizmet ettiklerini anlattı ve şunu söyledi.

"Kardeşim, İslâmiyet için fethedilmeyecek insan yoktur. Mühim olan İslâma hizmette bulunanların çok dikkatli olması. İnsan yüz kapılı bir saraya benzer. Mutlaka bir kapıdan girilerek o insan fethedilir. Bin senedir Avrupa zındıklarının ve Asya münafıklarının tesiriyle bu asil Türk milletinin çocuklarının akılları yanıltılarak insandaki o 99 kapı İslâmiyete kapatılmış, fakat fıtrat icabı bir kapısı daima açıktır. İslâmî ferasetle o açık kapıyı keşfedip, oradan girilirse, diğer kapalı kapılar da içeriden İslâmiyet hesabına açılır, o insan, İslâmiyet için fethedilir. İhlasla, acelecilik yapmadan, fıtratına uygun Risale-i Nur mizanlarıyla anlatmak ve hareket etmek lazımdır. Acelecilik, lüzumsuz yere münakaşa ve ithamlarda hareket edilirse, o zaman kapalı kapılara hücum edilip, o açık olan bir kapının da kapanmasına sebep olunur. Risale-i Nur muhakeme-i akliyeye ehemmiyet verir. Ve sonra onu İslâmiyet dairsine alır.'

"Bu gibi konuşmaları ile Üstad Hazretleri, bizi Kur'ân ve iman hizmetinde şevkimizi artırarak hizmete koşturur ve bizleri muhafaza ederdi.

"Üstad Hazretlerinin yanına gidince, önce Abdülmecit Efendiyi, ailesini, çocuklarını sorar, onlarla çok alâkadar olurdu. Bir ziyaretimde, Abdülmecit Efendinin oğlu Suat Beyin bir hâdisesini anlattı. Suat Bey, bir terzi dükkânında İslâmiyete zıt bir şeyi nefretle karşılayarak, bir şeyler yapmış; o hâdiseyi, sanki Üstad Hazretleri oradaymış gibi şevkle bana anlattı. Üstad çok neşeli gördüğüm bir zaman da bu idi. Elleriyle o olayı bir tarif etti ki, o tarif hâlâ gözümün önünde canlanmaktadır. 

"Ben kendimi sevmiyorum"

"O yıllarda Tarihçe-i Hayat yeni basılıyordu. Abdünnur isimli bir arkadaşım kitap için bir kapak kompozisyonu yapmıştı. Benden Üstada götürmemi istedi. Üstad'ın ziyaretine gittiğimde, 'Ellerinizdeki nedir?' diye sordu. Ben, 'Abdünnur kardeşimizin Tarihçe-i Hayat için yapmış olduğu kapak...' der demez, Üstad çok hiddetlendi ve kapaktaki resmi göstererek (Isparta Tugay Camii temel atma merasimi resmi)

'Bu resim nedir? Sizler benim şahsıma ehemmiyet veriyorsunuz, benim şahsıma yapılan hürmet, bana hakarettir. Sizler Risale-i Nur'la değil de, benim şahsımla mı alakadar oluyorsunuz? Ben kendimi sevmiyorum. Ben hiçim. Benden bir şey beklemeyiniz.'

dedi ve kapaktaki resmi elinde ovalayıp çöplüğe fırlattı.

 "Cemahir-i İslâmiye teessüs edecek"

"İmam-Hatip Okulunda talebe idim. Müdürle olan münakaşamızın neticesi, o beni Disiplin Kuruluna, ben de onu mahkemeye vermiştim. Mahkeme benim lehime tecelli etmeye başladı. Said Gecegezen de müdürle benim münakaşamı Üstada anlatmış. Üstad da, 'Madem o Mevlânâ'nın torunudur ve  namazını da kılıyor, Ahmed mahkemeden vazgeçsin' demiş. Ben mahkemeden vazgeçtim; onlar ise bana mecburî tasdikname verdiler.

"Bu hâdiseden sonra Üstadın yanına gittim. Benim gönlümü aldı. Üzülmememi  söyledi. İmtihan esnasında bir soruya verdiğim cevabı anlattım. Şöyle idi: Tarih dersinde başkalarına üçer soru sorulurken, bana farklı dördüncü soru eklendi. Üstadımız Kürt, benim ise Türk olduğumu ifade ile, 'Kürt Teâli Cemiyetini kim kurdu?' dediler. Ben de 'Böyle bir mevzuyu sizler ders esnasında anlatmadınız. Tarih kitabı da yazmıyor. Bunu siz bilirsiniz...' dedim. Netice olarak üç vermişler. Benimle imtihan olan arkadaş, 'Sana diğer mümeyyizler sekiz verdiler, tarih hocası üç verdi' dedi.

 "Menderes Risale-i Nur'u okullara ders kitabı olarak koyma niyetinde"

"Durumu böylece Üstada anlattım. Üstad mert bir tavırla, 'Benim menfî cereyanlarla alâkam olmamıştır. İspat edilememiştir. İftiradır. Risale-i Nur 650.000.000 Müslümanın uhuvvet-i İslâmiyesini, hürriyetlerini müdafaa etmiştir. Bir gün Cemahir-i İslâmiye  teessüs edecek, bu müfterilerin sizleri görünce yüzleri kızaracak. Menderes şimdi, komünist, anarşisti ve tahribatçı dinsizlik hareketini durduracak kuvvetin Risale-i Nur olduğunu anladı, etrafını iknaya çalışıyor. Nurları okullara ders kitabı olarak koyma niyetindedir. Başvekil bunu arzu ederse, onlar ne yapacaklar?' dedi.

 Tarihçe-i Hayat Ön Sözü

"Ziyaret esnasında İlâhiyat Fakültesi talebelerinden Kâmil, Ali Ulvi Kurucu'nun yazdığı Tarihçe-i Hayat'ın ön sözünü getirdi. Üstad onu okutturdu. Başına, 'Medine-i Münevvere'de bulunan mühim bir âlimin ön sözüdür' diye yazılmasını emretti. Bana dedi ki: 'Kardeşim, Hacı Ulvi Efendi, benden çok Risale-i Nur'u övmüş, eğer beni fazla övseydi, bu önsözü kabul etmeyecektim. Madem Risale-i Nur'u övmüş, onun hatırı için kabul ettim.'

 Maarif Şurası ve Haşir Risalesinin Yazılış Sebebi

"Bir gün Onuncu Söz'ün yazılışını bana şöyle anlattı:

"Ankara'da Maarif Şûrası toplanmış, dinden tecerrüd eden programlarındaki dinsiz görüşleri, talebelere nasıl kabul ettireceklerine dair yaptıkları istişarî toplantıda, felsefe dersleriyle öldükten sonra dirilme olmayacağının talebelere anlatılmasına karar vermişler. Bu kararın alındığı günlerde Üstadımız Haşir âyetini Barla Denizi (Eğridir Gölü) kenarında kırk defa okur ve Barla'ya döndüğünde Haşir Risalesini kaleme alır. Bilâhare İstanbul'da tab edilerek, Meclis'de mebus olan bir zata gönderilir ve Meclis kapısında mezkûr program hazırlayıcılarından biri ile karşılaşırlar. Kitabı gören şahıs, 'Said Nursî istihbaratıyla bizim çalışmalarımızdan haberdar oluyor ve bize karşı eserler yazıyor' diyor. Bu haberi Üstada Kâzım Karabekir Paşa bildiriyor.

"Üstad şöyle diyor:

'Kardeşim! Maariif Şûrasının böyle bir karar aldığından benim haberim yoktu. Onların kararına göre Cenab-ı Hak Haşir Risalesi'nin yazılmasını bana ihsan etmiş. Yoksa ben kendi arzum ve hevesimle yazmış değilim, ihtiyaca binaen yazıldı.'

 Sabah dersi, ders baklavası ve kur'a

"Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin bir usulüydü ki, sabah derslerinden sonra talebelerine ikramda bulunurdu. Kendisinin 'ders baklavası' tabir ettiği bu ikramlar umumiyetle kurabiye, elma, üzüm, baklava gibi şeylerden olurdu. Bu ikramı yaparken kur'a çektirir ve kendisi de talebeler gibi kur'aya dahil olurdu. Kendisine kur'a isabet eden talebe önce alırdı. Böylelikle kendisinin de Risale-i Nur talebesi olduğunu açıkça ifade etmek istiyordu."

 "Takdir hissimize tekdiri"

"Kendisine içimizden gelen bir takdir hissiyle baksak, hemen tekdir eder, 'Niçin yüzüme bakıyorsunuz? Ben kendimi sevmiyorum. Bana haddimden fazla makam vereni de sevmiyorum' derdi.

"Bir gün, 'Bu kitapların müellifi olan zât elbette büyük bir zâttır' diye içimden geçti. Bunun üzerine, 'Bana makam veriyorsun' diye beni azarladı, tekdir etti ve bu tavrı her zaman devam ederdi.

 "Yüzüme bakarak içimdeki soruya cevap verişi"

"Bir gün Tarihçe-i Hayat'tan, Eskişehir Ak Cami'de namaz kılması mes'elesini okumuştuk. Ben içimden, 'Ya buna ne diyeceksin?' gibilerinden yüzüne baktığımda, 'Kardeşim! İlm-i Kelâma göre evliyanın kerameti haktır. Bu hâdise doğrudur, fakat ben değilim. Bu öyle yüksek bir makam değildir. O zaman Kur'ân'a, Risale-i Nur'a hizmet etmek isteyen birisidir. Her Risale-i Nur talebesi hizmet esnasında bunun gibi iltifâtât-ı Rabbaniyeye mazhar olur' buyurdu.

 "Ben öyle talebe isterim ki..."

"Bir gün Zübeyir Ağabey rahatsızlanmıştı ve derse iştirak edemeyecek durumda idi. Bizden kendisini idare etmemizi istedi. Sungur Ağabey ile beraber ders için Üstad'ın yanına girdik. Zübeyir Ağabeyi sordu. Çarşıya filân gitti diye geçiştirmeye çalıştıksa da  muvaffak olamadık. Ciddî bir tavır takındı. 'Zübeyir olmayınca ders yapmıyorum. Zübeyir'i bulup getiriniz' dedi. Sonra Zübeyir Ağabeyi bulup getirdiğimizde öyle bir hiddetlendi ki... 

"Ben Zübeyir'i öyle zannederim ki; değil parmak, kellesi gitse başsız gövdesiyle 'Risale-i Nur... Risale-i Nur... ' diye koşacak bilirdim. Bir parmak rahatsızlığı ile benim ümidimi kırdı. Ben öyle fedakâr talebe istiyorum ki, değil parmak, kol gitmiş aldırış etmeyecek. Böyle şeyler için kudsî davada tembellik gösterilmez. Said hak için hiçbir zaman kelleyi vermekten çekinmemiştir. Risale-i  Nur'lara her şeyini feda edecek, fedakâr talebe lâzımdır... '

Ben o esnada kalbimden geçirdim ki, 'Hey Üstadım! Siz Zübeyir Ağabeye bu derece itab ediyorsunuz. Demek Risale-i Nur, talebesini bulmamıştır, ne gariptir.' Bunun üzerine Üstad, 'Risale-i Nur ve ben talebemizi bulmuşuz' dedi.

"Esasen Zübeyir Ağabeyin şahsında bütün talebelerine ders vermek istiyordu. 

"Üstad basını takip ederdi"

"Üstad Bediüzzaman Hazretleri basını takip eder, Risale-i Nur'la ilgili yazılarla ilgilenirdi. Gazete okuma işini Zübeyir Gündüzalp ile yaptığı gibi, içtimaî meseleleri de yalnız onunla konuşurdu. Zübeyir Ağabeye olan alâkası bambaşkaydı.'

 "Menderes samimi bir Müslümandır"

"Bir gün Adnan Menderes'i çok övdü. Ben o zamanki kafamla hayret ettim. 'Bu şahsın, Üstad ile faziletli bir zat tarafından övülmesi lâyık mıdır?' İçimden böyle geçirmiştim ki, Üstad bana dönerek, 'İslâmiyet için samimidir, fakat yalnızdır. Menderes İslâmiyetin ulviyetini anlayan samimi bir Müslümandır. Sen bilmiyorsun, senin konuştuğun o şahıslar da bilmiyor.'

"Hakikaten ben o zamanlar Konya'da Millet Partililerle oturup kalkardım. Onlar da Milliyetçiler Derneği'ni kapattı diye Menderes'e kızarlardı. Üstad herhalde onları kastetmiş olacaktı.

 "30 kuruş mu çok, 700 lira mı çok?"

"Üstadımız Hazretleri bir gün beni çağırdı. Zübeyir Ağabey için, 'Bu senin hemşehrin çok ahmak, benim için her şeyini terk etti, görüyorsun çok dövüyorum, kovuyorum, bir türlü gitmiyor, hem de maaş ve ticarî geliri 700 lira idi. Onları da bıraktı, şimdi ben hemşehrine 30 kuruş veriyorum, hiç sesini çıkarmıyor. Senin bu hemşehrin ahmak değil mi?'

"Üstadım, değil.'

"Neden? Bak babasını anasını terk etti, memuriyetini terk etti, üstelik bir de benden dayak yer. 30 kuruş gibi pek cüz'î bir para veriyorum... 30 kuruş mu çok, 700 lira mı çok?'

"Üstadım sizin o 30 kuruş çoktur.'

"Sen mekteplisin, hiç hesap okumadınız mı? 30 kuruş 700 liradan nasıl çok olur?'

"Üstadım Zübeyir Ağabey en iyisini yapmıştır, sizin verdiğiniz o 30 kuruş 700 liradan çok daha iyidir.'

"Nasıl iyi olur, anlaşıldı sen hem şehrini tutuyorsun, sen de ahmaksın. Hemşehrini benim yanımda müdafaa ediyorsun, anlaşıldı. Ondan sana ahmaklık bulaşmış ve seni kandırmış' diye lâtife etmişti.

İnönü: "Beni Said  Nursî yıktı"

"O sıralarda Sikke-i Tasdik-i Gaybî Risalesi yeni basılıyordu. Tashih için kolonlar  gelir, Üstadımız aslı ile karşılaştırırdı. Bir gün Mustafa Sungur Ağabey okurken, Üstadımız:

"Bu âyet-i kerime, işârî mânasıyla yedi sene sonra Kur'ân'ın küfrü mağlûp etmesini ve İslâmiyetin şaşaalı günlerinin haberini veriyor. Ben o günleri görmeyeceğim. Sizin aldığınız süruru, Cenab-ı Allah da bana kabrimde aynen sizin gibi ihsan edecektir. Ben de aynen sizin gibi toprak altında o zevki tadacağım. O müjdeli günleri, Mustafa Sungur kabrimin baş ucunda bana anlatır, ben de mânen mesrûrane dinlerim.'

"Ben ise içimden, 'Böyle bir şeyin olabilmesi için meclisin üçte ikisi Nurcu ve İslâmiyete kanaatkâr olması lâzımdır. Hallbuki şimdi bir Nurcu mebus dahi yok, bu sözler gerçekleşir mi?' gibi sözler ediyordum.

"Üstadımız Hazretleri bana, 'Niçin yüzüme bakıyorsun, senin Kur'ân'a itikadın var mı? Ben kendimden söylemiyorum. Kur'ân haber veriyor. Bu tarihler kat'îdir, altı ay ya ileri ya geri olabilir, zaman bunu en iyi tefsir edecektir' dedi.

"Hakikaten yedi sene sonra, o tarihten iki ay geçince 1966 Senato seçimleri esnasındaki Adalet Partisi'nin çoğunluğu alması karşısında Cumhuriyet Halk Partisi mağlûp oldu. Bu mağlûbiyet üzerine İsmet İnönü, 'Beni Said Nursî mağlûp etti' diye radyolardan ilân etti."

(bk. Necmeddin ŞAHİNER, Son Şahitler-IV)

Paylaş
Yükleniyor...