ÇAĞDAŞ DİNSİZLİK: DEİZM

Dine ve dini olana tepkinin tarihi insanlık kadar eski olsa da, en sık rastlanılan dönem ortaçağın sonlarıdır. İslam dünyası (bilhassa Osmanlı ve Endülüs devletleri) en parlak dönemini yaşarken, her açıdan karanlıklar içinde kalan Hıristiyan ve bilhassa Katolik dünya bundan kurtulmanın yollarını aramıştır. Din adına ilme, terakkiye ve medeniyete karşı duran kilise, dine karşı akımların doğmasına zemin hazırlamış, bu tepki yanlış bir kıyasla İslam’a ve diğer dinlere de yöneltilmiştir.

Batıda “Rönesans” denilen bir hareketle yeniçağa geçilmiştir. Bu dönemde ortaya çıkan akımların sahaları ve metotları farklı olsa da hedefleri din olmuştur. Biyolojide Darwin’in evrim teorisi; Psikolojide Freud’un psikanalizi; Fenlerde Saint Simon’un başlatıp Auguste Comte’nın veya Émile Durkheim sistemleştirdiği Pozitivizmi; Karl Marx’ın Sosyalizmi; hayat felsefesi ve düşünce biçimi olarak Aristo’ya kadar götürülse de Edward Herbert, J.J.Rousseau ve adeta aklına tapan her filozofun savunduğu, John Toland'ın isim babalığı yaptığı DEİZM bu akımlardandır. Bu şahısların hayatlarına bakılırsa, kilise ile kavgalı oldukları görülecektir. Aslında deizm Kilisenin akla ve mantığa sığmayan “teist” anlayışı karşısında farklı bir tanrı arayışı ve anlayışıdır. (Bu yazıda Tanrı kelimesi çok sık kullanılmaktadır, kastedilen İslam’ın Allah inancı değil, diğer inançların ilah anlayışıdır.)

Deizmin ortaya çıkışı:

Deizm, aydınlanma çağı olarak isimlendirilen 18. Yüzyılda, özelde Katolik Hıristiyanlığa, genelde tüm dinlere bir tepki olarak doğmuş ve din yerine ikame edilmiştir. Aslında tam bir dinsizlik iken, iki sebepten bir tanrının varlığını kabul etmek zorunda kalmışlardır.

İlk olarak Tanrının varlığını inkâr edenlere kilisenin baskısını ortadan kaldırmak ya da azaltmak, ikinci olarak ta din yerine ikame edilmeye çalışılan pozitivist araştırmaların kemal sıfatlarla muttasıf bir Yaratıcının varlığını netice vermesidir. Yani fenlerden her birisi bir Allah’ın varlığına ulaştırdığından; ateizmin aklen mümkün olmadığını görüp, kendilerini aldatmak ve akıllarını susturmak için “Yaratıcı bir Tanrı var!” demeğe mecbur kalmışlardır. Ancak peygamber gönderip vahiyler indirerek kendi hayatlarını şekillendiren, her şeye müdahale eden ve sonunda da hesaba çekecek olan bir Allah yerine, âdeta kendilerinin yarattığı, konumunu ve özelliklerini kendilerinin belirlediği, hiçbir şeye karışmayan, âlemi kendi haline terk etmiş, her şeyden elini eteğini çekmiş pasif bir tanrı inancını benimsediler.

Her ne kadar deizmi ve ona götüren sebepleri, yakın yüzyıllara tarihlesek de hakikatte ateizm gibi deizmin tarihi de oldukça eskidir. Yüce Rabbimiz Mülk suresinde; “cehennem öfkesinden çatlayacak! Her ne zaman oraya bir topluluk atılsa, onun bekçileri onlara: Size, (bu azap ile) korkutucu bir peygamber gelmemiş miydi? diye sorarlar. Onlar şöyle cevap verirler: Evet, doğrusu bize, (bu azap ile) korkutan bir peygamber gelmişti; fakat biz (onu) yalan saymış ve: Allah'ın bir şey gönderdiği yok; siz olsa olsa büyük bir sapıklık içindesiniz! demiştik. Ve: Şayet kulak vermiş veya aklımızı kullanmış olsaydık, (şimdi) şu alevli cehennemin mahkûmları arasında olmazdık! diye ilâve ederler.” (Mülk Suresi,8,9,10)

İslam tarihinin Mekke dönemi iyi tahlil edilirse görülecektir ki, Allah’a inandıkları halde ortaklar koşan müşrikler de vahyi, yani Allah’ın hayatlarına müdahalesini istemiyorlardı. Hz. Peygamberi “el Emin” olarak tavsif ederken, konu vahye geldiğinde yalancılıkla itham ediyor ve vahyi reddediyorlardı. “Ey Muhammed! Biz çok iyi biliyoruz ki söyledikleri elbette seni incitiyor. Onlar gerçekte seni yalanlamıyorlar; fakat o zalimler Allah’ın ayetlerini inadına inkâr ediyorlar.” (Enam Suresi,33).

Deizm felsefesinin temel prensipleri ve ön plana çıkardığı temel kavramlar; veyahut deizmi ortaya çıkaran psikolojik, sosyolojik, ekonomik ve kültürel ortamlar:

Hümanizm: (insancılık): İnsanı, hayatın hatta âlemin merkezine yerleştiren bir akım, belki bir inanç. Hiç şüphesiz İslam da insanı kâinatın göz bebeği ve arzın halifesi olarak görür fakat bunun Allah’a intisapla, kullukla mümkün olduğunu, aksi taktirde esfel-i safiline düşeceğini belirtir. (Tin suresi,4-6)

Burada öne çıkarılan, Allah’tan kat-i nazar, bizzat insanın kendisinin ve yaptıklarının kutsal kabul edilmesi ve -hâşâ- bir İlahmış gibi yüceltilmesidir. Âlemde tek gerçek insandır ve insanın yaptıklarıdır. İnsanın üstünde bir otorite yoktur. Bu hastalığın etkisini İslam dünyasında da görmek mümkündür. Meselâ; Kur’an’ın bendesi ve Hz. Peygamberin yolunun toprağı olduğunu ifade eden, kendisinden bu ikisi dışında rivayette bulunandan ve bulunduğundan şikâyetçi olan Mevlâna’nın bunlarla ilişkisi kesilerek, muvahhit bir mümin değil de, hümanizm denilen bir dinin kurucusu ya da peygamberi olarak sunulmaktadır.

Sekülerizm: (Dünyevileşme): Tanrıyı ve dini günlük hayatın dışına çıkarma çabası. Yani din ve dini olan her şeyi düşüncenin, siyasetin, hukukun, ticaretin, sosyal hayat ve ahlakın dışına iten; yerine beşerî olan pozitif, materyalist, rasyonel ve faydalı olanı koyan bir akımdır. Allah’ın rızası ve uhrevi bir gaye yerine menfaat ve dünyayı ikame eder. Dünya bütün bu arzulara kâfi gelmediğinden menfaat üzerine boğuşmayı metot kabul eden bir yaklaşım.“Hayat bir cidaldir” diye ahmakçasına hükmeder. Hedefine ulaşmak için her yolu mubah kabul edeer.

Ferdiyetçilik: İnsanı ve egosunu varlığın ve hayatın merkezi yapmak, Allah’ın rızası yerine ‘ben’ merkezli bir anlayışı hâkim kılmaktır. Sloganı ise; “herkes kendi nefsine maliktir” hezeyanıdır. Ferdin üstünde ilahi ya da içtimai bir otoriteyi reddeder. Nefisleri bir nevi firavunlaştırır, kendinden başkasını göremez. Küçük bir menfaati için bütün bir cemiyeti ateşe atmaktan çekinmez. “Sen çalış ben yiyeyim”, “Ben tok olduktan sonra başkaları acından ölsün, bana ne” ferdiyetçiliğin temel felsefesidir.

Hürriyet: Kişinin herhangi bir engel veya sınırlandırmaya maruz kalmaksızın istediği şekilde davranması, bundan dolayı da yargılanmaması veya kınanmamasıdır. Bu kavram bir üstteki kavramla düşünülürse mümkün olur ve bir mana ifade eder. Zira toplulukta, toplumun ortak menfaatleri ön plandadır. Örf dediğimiz yazısız kaideler, ferdi sınırlandırır ve bir sahaya çeker. Bunu en basit hayvan topluluklarından tutun da en medeni insan topluluklarına kadar geçerli bir kanun olduğu görürüz. Adetullah ya da Sünnetullah denilen kanunlar (yanlışlıkla tabiat kanunları diyoruz) da ferdin hürriyetini sınırlayan unsurlardır. Batının hürriyet tarifinde bile başkalarının hak ve özgürlükleri bir engel olarak karşılarına çıkmaktadır. Kısacası ormanların bile bir kanunu varken, üstün varlık olarak yaratılan insan, herhangi bir kısıtlama, zorlama olmaksızın istediği şekilde hareket edemez.

Diğer taraftan Ehli Kitabın hak, hakikat ve akla ters düşen inanç ve uygulamalarından katı nazar, Ehli İslam’ın “Sıratı Müstakimden” saparak bid’a ve hurafata meyletmeleri; beşeri olanın, akıl ve fıtratın kabul etmediği adetleri semavi olanın önüne geçirmesi; buna ilaveten dini tebliğ edenlerin temsildeki yetersizliği ya da söyledikleri ile yaptıklarında tezatlar görülmesi bu saçmalığa davetiye çıkarmıştır. Ayrıca reyting peşinde koşan medyanın, reklam peşinde koşan, şan- şöhret ve menfaati için dini bir merdiven gibi kullanan “sözde din adamlarının” hiç ihtiyaç olmadığı halde dinin nazariyat ve felsefesi üzerinde tartışmaları işin tuzu biberi olmuştur. Halbuki “Milletin kalp hastalığı zaafı diyanettir.” Toplumun inançları sarsılmışken, farzlarda ciddi sıkıntılar yaşarken, din düşmanları dört bir koldan saldırırken, manasız ve yıkıcı tartışmalarla insanların zihinlerini işgal etmek, yaralarına merhem yerine tuz dökmek hangi akla ve maslahata hizmet eder; bozulmamış hangi vicdana sığar bilemiyorum. Belki de bu acıklı durum bu şuursuzluğun neticesidir.

Tefsir yerine meal okumaya yönlendirmeler, meali Kur’an zannedip onlardaki kifayetsizliği ve yanlışlıkları Kur’an’a mal ederek, “Bu nasıl Allah kelamı! … Bir beşer daha iyisini söyleyebilir!” Şeklindeki tenkitleri gençler arasında deizmi terviç etmektedir.

İşte bütün bu menfi durumlar ve yukarıda bazılarına işaret ettiğimiz hususlar üzerine inşa edilen deizm, hiçbir otorite ve kanun tanımayan anarşizmdir. Bir Tanrının varlığını kabul ettiğini iddia etse de gerçekte bir ateizmdir, bir dinsizliktir.

Deizmin çıkmazları:

Yukarıda zikrettiğimiz kavramlar ve bunların temsil ettiği akımlar, aydınlanma çağının insanlığa modern din olarak takdim ettiği içi boş fantezilerdir. Hedeflenen şey ateizm ve materyalizmdi. Bir dereceye kadar da başarılı olmuşlardır. Fakat bunların birtakım çıkmazları vardır. Bunlardan bazılarına kısaca işaret etmekte yarar görüyoruz.

Meselâ; pozitivist yaklaşımda dini ortadan kaldırmak için silah gibi kullanılan fenler, adeta kollarını makas gibi açarak bu cephenin çıkmaz sokak olduğunu haykırmıştır. Zira her bir fen; kendi lisanıyla her şeye Hâkim, Alim ve Kadir bir Yaratıcının varlığını ispat etmiştir. Sürekli yaratan bir kudreti hesaba katmadan makul bir izahın yapılamaması dine çevirdikleri silahlarının kendilerine döndüğünün deliliydi.

Fenlerin de şehadeti ile Kâinatta değişerek devam eden bir nizam var. Hiçbir varlık tıpa tıp ötekine benzemiyor. İnsanların parmak uçlarından tut, seslerinin ve simalarının farklılığına kadar; DNA'larındaki hassas dizilimden tut, isan için hala bir muamma olan ruh dünyalarındaki farklılığa kadar her şey, her an işbaşında olan Alim, Hakim, Kadir …., bir Yaratıcının varlığını haykırıyor.

“Göklerde ve yerde bulunanlar, (her şeyi) O’ndan isterler. O, her an yeni bir ilâhî tasarruftadır. O hâlde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?” (Rahman Suresi,29-30)

Deist olduklarını iddia edenler kendilerini ve çevrelerini kandırmak için “ama biz tanrının varlığına inanıyoruz, lakin müdahalesini reddediyoruz!” diyorlar. Yani bizden uzakta bir yaratıcı olsun fakat dünyamıza karışmasın, hayatımızda olmasın. Bu tanrının peygamberler göndererek vahiy indirip hayatı düzenlemesine karşı çıkıyorlar. Çünkü onlara göre Tanrı, insanı akıllı yaratmış ve kendi yolunu kendisinin çizmesini istemiştir. O halde mevcut dinler aklını kullanmayanlara bir rehber; ya da bazı zeki insanların, onları rahatça idare etmek ve yönlendirmek için uydurduğu kurumlardır, diyorlar. Hatta dinlerin insan hayatına katkılarını sorgulayarak, “dinler olmasaydı belki de dünyanın durumu daha da iyi olabilirdi” şeklinde herzekarane hükümler verdiler.

Diğer taraftan da ilahlaştırılan heva ve hevesleri tatmin etme çabaları deizmi bir çıkış yolu olarak sunmaya götürmüştür. Öyle ki nefisleri firavunlaşmış bazı ilahiyatçılar bile kendilerini deist olarak takdim etmekten çekinmemişlerdir. İsyan ahlakını, -nefisleri hariç- her şeyi (Allah ve Peygamber dâhil) sorgulamayı ve yargılamayı imanın başlangıcı saymışlar ve “Kendi nefsinin arzusunu kendisine ilah edineni gördün mü? (Furkan,43; Casiye, 23) Ayetlerinin işaret ettiği derekeye düşmüşlerdir.

Bu malum çevreler mevcut din anlayışına çatan herkese alkış tutuyorlar. Deizmin dinde yeni bir anlayış, bir içtihat olmadığını, aksine dine temelden karşı olduğunu düşünemiyorlar ya da düşünmüyorlar. Yahut nefisleri böyle düşünmeyi ve davranmayı onlara süslü gösterdi. Hâlbuki “İnsan, ipi boğazına sarılıp, istediği yerde otlamak için başıboş bırakılmış bir varlık değildir” (Kıyame, 36), ikazını görmediler ya da göremediler.

Fenler her bir varlığın onlarca gayeye matuf yaratıldığını ortaya koyarken, varlıklar piramidinin zirvesinde olan insanın başıboş, gayesiz yaratıldığını düşünmek; ya da bencil aklın “İç bade güzel sev var ise aklı şuurun, dünya var imiş ya yok imiş ne umurun!” gibi hedonist hezeyanları hayatın gayesi bilmek ne yaman bir tutarsızlıktır. Hem Yaratıcının İsimlerine hem de isimlerin tecellilerinin (kâinatın) tefsiri olan fen ilimlerine karşı bir hürmetsizliktir. Onun kıymetli sanatını abesiyete mahkûm etmektir.

Ubudiyetin illet ve hikmetini anlamadan, Allah’ın emrettiği, peygamberlerin öğrettiği ibadete de Tanrının ihtiyacı yoktur. Asıl ibadet, ihtiyacı olanlara iyilik yapmaktır, ihtiyaçlarını gidermektir; şeklinde bir hedef belirlediler. Lakin nefsini beğenen ve sevenin başkalarına nasıl iyilik yapacağı da ayrı bir çıkmazlarıdır. Bir dirhem menfaatleri için insanları ateşe atan ve dünyayı yaşanmaz hale getiren bu nefisperestlerin, medya önünde şovmenlik yapmaları inandırıcılığını çoktan kaybetmiştir. İhsanlar Allah namına olmazsa öbür dünyada kıymetsiz olduğunu, belki kabir kapısına kadar teşyi edeceğini bilemediler.

Allah’ın bir elçi göndererek doğruyu - yanlışı, iyiyi - kötüyü, hayrı- şerri, hak ve batılı göstermesine de ihtiyaç yoktur, zira insan aklı zaten bunları bilebilir. Hatta Allah’ın emirlerinin kritiğini de yapabilir. Haddini aşan deist bir ilahiyatçı bazı ayetleri göstererek “Bunlar Allah’ın sözü olamaz” herzeleriyle Kuran’ı sorgulamaya soyunmuştu. Bunlara göre sorgulanamayan tek gerçek, insan ve onun aklıdır. De ki: “Siz dininizi Allah’a mı öğretiyorsunuz? Halbuki Allah göklerde ve yerde olanları bilir. Allah, her şeyi bilendir.” (Hücurat Suresi,16)

Deistlere göre ahlakın kaynağı da dinler değil insanın vicdanı, hazzı ve tecrübesidir. Kaynak böyle şahsi olursa, âlemşümul bir ahlak kanunundan bahsedilebilir mi? Pozitivist bir eğitim sürecinden geçen nefisperest fertlerin haz duyduğu şey -velev ki başkalarına ıstırap da verse- iyidir ahlakıdır. Ferde haz vermeyen de kötüdür.

Bu zihniyetin cemiyet hayatına hâkim olması demek, insanları bütün mahlûkatın en alt tabakasına itmek demektir. Zira Üstat Bediüzzaman’ın dediği gibi “kişinin kıymeti himmeti nispetindedir. Kimin himmeti milleti ise o tek başına küçük bir millettir. Kimin himmeti de nefsi ise o hayvan bile olamaz.” Himmetini nefsine hasreden bir topluluk, millet değil ancak kuru kalabalıktır. En küçük bir zorluk karşısında da dağılıverir. Herhalde İslam dünyasında yapılmak istenen de bu olsa gerektir.

Kısacası deistler Bediüzzaman hazretlerinin teşbihinde olduğu gibi bir deist deve kuşuna benzerler. Deve kuşuna; “Sen nesin?” diye sormuşlar. Kanatlarını açarak; “Ben kuşum” demiş.

“O halde uç” demişler. Bu sefer kanatlarını kısarak; “Ben deveyim” demiş.

“Eğer deve isen o zaman yük taşı” demişler. Bu kez yine; “Ben kuşum” demiş. Kendince her iki tarafın zahmetinden kurtulmuş; fakat ortada hamisiz kalarak avcılara hedef olmuştur.

Deiste de sorsan; “Ben Allah’a inanıyorum” der. “Madem inanıyorsun, o halde imanın gereğini yap” deseniz, “inandığım Allah benden bir sorumluluk
istemiyor, benimle ilgilenmiyor” der, başını gaflet kumuna sokarak kendini aldatır. Başı darda kalınca da ilgilenmediğini iddia ettiği Allah’a sığınır, durur.

“İnsana bir zarar dokunduğu zaman Rabbine yönelerek O’na yalvarır. Sonra kendi tarafından ona bir nimet verdiği zaman daha önce O’na yalvardığını unutur ve Allah’ın yolundan saptırmak için O’na eşler koşar. De ki: “Küfrünle az bir süre yaşayıp geçin! Şüphesiz sen cehennemliklerdensin.” (Zümer Suresi, 8)

Ne diyelim, “Kâfirlerin duası daima boşa çıkar.” (Ra’d Suresi, 14) vesselam.

“....(Resûlüm) sen 'Allah' de, sonra onları bırak, daldıkları bataklıkta oynayadursunlar!” (Enam Suresi,91)

Selami Maranbaba

Kategorileri:
Okunma sayısı : 1.704
Sayfayı Word veya Pdf indir
Bu içeriği faydalı buldunuz mu?
Yükleniyor...