DOLAYLI ANLATIM

“Ey kardeş! Benden birkaç nasihat istedin. Sen bir asker olduğun için askerlik temsilâtıyla, sekiz hikâyecikler ile birkaç hakikatı nefsimle beraber dinle. Çünkü ben nefsimi herkesten ziyade nasihata muhtaç görüyorum.”(1)

“Ey kardeş”, hitabı dikkat çekiyor. Üstadımızın böyle mütevazi ve samimi bir hitap tarzını tercih etmesi, bu zamanda iman hakikatlerinin tebliğinde uygulanacak metot hakkında önemli bir ipucu veriyor.

Bu konu üzerinde biraz durmakta fayda görüyoruz:

Bediüzzaman Hazretleri bu asra “enaniyet asrı” diyor. Ayrıca, “bu asırda dalâletin fen ve felsefeden geldiğini, bu sebeple izalesinin de zor olduğunu” vurguluyor.

Ruhu binlerce yönden yaralanan bu asrın insanına şefkatle yaklaşmak ve onun nefsini tahrik etmeden, hakikatleri “nezihâne, nazikâne ve kavli leyyinle (yumuşak sözle)aktarmak gerekiyor. Bunun en güzel bir yolu da “doğrudan” değil, “dolaylı” anlatım yolunu tercih etmektir.

Nitekim Üstad’ımız birçok derslerini bizzat kendi nefsini muhatap alarak verir ve “Yazılan Sözler’de muhatap âsi nefsimdir”, “kim isterse beraber dinlesin” buyurur. Yine birçok derslerinde de gerçekleri temsilî hikâyelerle sunma yolunu tutar. Zaman bunu gerektirmektedir.

Önceki asırlardaki mürşitlerin durumu çok farklıdır. Onların muhatapları iman hakikatlerine gönülden inanmış, fakat amel yönünden eksikleri bulunan, nefsini terbiye konusunda bir mürşitten yardım talep eden kişilerdir. Onlara, gerektiğinde ikaz edici sert bir üslupla hitap edilebilir; ama bu enaniyet asrının yaralı insanları böyle cerrahî ameliyeleri kaldıramazlar.

Üstadımız; “İnsan bu dünyaya bir memur ve misafir olarak gönderilmiş.”(2) buyurarak, dünya hayatının iki ayrı yönünü ortaya koyuyor: Birisi, insanın başıboş olmadığı,bu dünyada dilediği gibi değil, emir tahtında hareket etmesi gerektiği; diğeri ise bu dünyanın âhiret için bir misafirhane olduğu, ebedî kalınacak bir diyar olmadığı.

“Asker” ifadesi de bu iki mânaya işaret etmektedir. Asker de emir tahtında hareket eder ve kışla hayatının geçici olduğunu bilir, ona gönül bağlamaz. Terhis edilip dostlarına ve akrabalarına kavuşacağı günleri hasretle bekler.

Sanki bu hitap şekliyle, hepimize; “dünyanın geçici zevklerine bağlanıp boğulmayarak” ebedî saadet yurduna iştiyak göstermemiz ve ona göre bir hayat sürmemiz ders veriliyor.

Giriş paragrafındaki şu ifade de dikkati çekiyor: “

“Vaktiyle sekiz âyetten istifade ettiğim ‘Sekiz Söz’ü, biraz uzunca nefsime demiştim. ... Kim isterse beraber dinlesin.”

İnsanın birinci muhatabı kendi nefsidir. Üstadımız; “Nefsini ıslah etmeyen başkasını ıslah edemez.”(3) buyurur. Buna göre, bir insan diğer insanlara hakkı tebliğ edip onları günahlardan menetmek istiyorsa, bunun birinci şartı kendini ıslah etmesidir. İnsan önce kendi âleminde İslâm’ı yaşamalı, örnek bir insan olmalıdır.

Bediüzzaman Hazretleri, yazdığı birçok risalede kendi nefsine hitap etmekle, bizlere de Risale-i Nur’u öncelikle başkalarına anlatmak için değil, kendi nefsimizi ıslah, kalbimizi tasfiye, marifetimizi inkişaf ettirmek için okumamız gerektiğini ders vermektedir.

Bu tarz ifadelerin bir başka yönü de şu olsa gerektir:

İnsan nefsi doğrudan yapılan nasihatlerden rahatsız olabilir. Ama aynı sözleri temsilî bir hikâye içinde yahut kendi nefsine hitap eden bir müelliften dinlerse faydalanma oranı daha da artar.

Geçmiş asırlarda da birtakım mürşitlerin hayvanları konuşturarak ve onlar arasında geçen maceraları anlatarak insanlara dolaylı yoldan nasihat ettiğini görüyoruz. Bu gibi dolaylı anlatımlar, o asırlarda “müstehap” ise bu asırda “vacip” derecesindedir.

Dipnotlar:

(1) bk. Sözler, Birinci Söz.
(2) bk. age., Yirmi Üçüncü Söz, İkinci Mebhas.
(3) bk. age., Yirmi Birinci Söz, Birinci Makam.

Yükleniyor...