EMANET-I

"Gök, zemin, dağ, tahammülünden çekindiği ve korktuğu emanetin müteaddit vücuhundan bir ferdi, bir veçhi ene'dir.”(1)

Emanet, hem “korunması istenen şey”, hem de “emin olma” mânasına gelir. Emanete, “teklif, feraiz, İlâhî ahkâmın icrasına memur olmak, başkalarının hukukununu muhafaza” gibi mânalar da verilmiştir.

Emanetle ilgili Ahzâb sûresinin 72. âyetinin meali şöyledir:

“Biz o emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar onu yüklenmek istemediler, ondan çekindiler. Onu insan yüklendi. O gerçekten çok zalim ve çok cahildir.”

Bazı tefsir âlimleri bu teklifi bildiğimiz mânada bir teklif olarak anlamışlarsa da büyük çoğunluk bunu bir temsil olarak kabul etmişlerdir.

Üstat Hazretleri Emanet konusunu işlediği Otuzuncu Söz’de bu âyet-i kerîmeyi kaydettikten sonra; “Şu âyetin büyük hazinesinden tek bir cevherine işaret edeceğiz.” diyerek şöyle buyurur:

"Gök, zemin, dağ, tahammülünden çekindiği ve korktuğu emanetin müteaddit vücuhundan bir ferdi, bir veçhi ene'dir.”

Âyet-i kerîmede esas olarak “emanet” işlendiğine göre söz konusu hazine “emanet”tir ve onun ifade ettiği birçok mâna da o hazinenin cevherleri gibidir. İşte o cevherlerden birisi de enedir. Ene, esas olarak, insan mahiyeti ve o mahiyete konulan çok geniş ve yüksek istidattır. Bu istidat manevî bir cevherdir. O cevherin yerinde kullanılmasıyla insanın kalbine ve aklına nice hakikatlerin kapısı açılır.

Ene “ben” demektir ve kelime mânasıyla insan mahiyetinin tamamını ifade eder. Ancak, Üstadımızın “Beden ruhun hanesidir.” ifadesinden hareketle eneyi insan ruhu olarak anlamamız daha doğru olur. Bu ruhun hayvan ruhlarından en belirgin farkı enedir. Yani, insan ruhu; “benim elim, benim gözüm, benim kalbim” demekle bu organlarına sahip çıkmakta, emanet cihetiyle de olsa onları kendine nisbet edebilmektedir.

Hayvanlar ne kendilerini gerçek manada bilirler, ne de organlarını hakkıyla tanırlar. Sadece dünyevî işlerine yardımcı olan organlarını kullanmayı bilirler. Yani ağızları olduğunun şuurundadırlar, rızıklarını tanırlar ve yerler. Ancak aldıkları gıdaların midelerine gittiğini bilmezler, emdikleri havanın ciğerlerini temizlediğinin de farkında değillerdir. Onun için “Ben yedim, ben nefes aldım.” diyemezler; bu marifetten mahrumdurlar.

O halde, ene denilince insan ruhunun, “kendini, organlarını, latifelerini ve duygularını bilmesi” ve onları kendisine nisbet etmesi, yani "benim organlarım, benim duygularım,.., diyebilmesi” anlaşılır. İşte ene, yani “ben diyebilme” özelliği, insanın önüne büyük bir imtihan sahası açmıştır: "Kendisine ihsan edilen nimetleri Allah’tan bilme yahut kendi nefsine mal etme" imtihanı.

İnsan ruhu hislerden, duygulardan, latifelerden örüldüğü gibi, insan bedeni de atomlardan dokunmuştur. İnsan, kâinatın bir küçük misâli olduğundan, onun ruh dünyası büyük âlemdeki bütün gaybî varlıkları temsil ettiği gibi, bedeni de bu görünen muhteşem âlemi temsil eder.

Bir mümin hem bütün organlarını hem de ruh dünyasının bütün kabiliyetlerini Allah’ın birer emaneti olarak bilir. Bu nimetlere şükretmekle büyük sevaplar kazanır, onları mülk sahibinin rızası istikametinde kullanmakla da manen çok terakki eder.

Örnek olarak bedenimizden “gözümüzü”, ruh âlemimizden de “aklımızı” ele alalım:

Göz ve akıl insanın bu dünya hayatındaki her türlü faaliyetinde çok önemli iki vasıta, çok kıymetli iki alettirler. Öte yandan, insan aklının şu kâinat kitabını temaşa etmesinde en önemli yardımcısı gözdür. Bu iki aletin İlâhî birer ihsan ve emanet bilinerek, rıza dairesinde kullanılmaları cennet meyveleri verirken, aksi yönde istimal edilmeleri de cehennem azabını netice verir.

İşte enenin, yani insan ruhuna ihsan edilen o büyük istidat sermayesinin doğru yahut yanlış kullanılmaları cennet ve cehennemin birer çekirdeği olacaklardır.

(1) bk. Sözler, Otuzuncu Söz, Birinci Maksat.

Yükleniyor...