EMİRLE GÜZELLİĞİN, NEHİYLE ÇİRKİNLİĞİN TAHAKKUK ETMESİ

“Amma mezheb-i hak olan Ehl-i Sünnet ve Cemâat derler ki: 'Cenâb-ı Hak bir şeye emreder, sonra hasen olur. Nehyeder, sonra kabih olur.' Demek emir ile güzellik, nehiy ile çirkinlik tahakkuk eder.”(1)

İbadetlerin illeti emir, haramlardan sakınmanın illeti ise nehiydir. Yani, “Biz niçin oruç tutuyoruz?” sorusunun cevabı, “Allah böyle emrettiği için.” şeklindedir. Oruç tutmanın bir hayli de faydası vardır. Ramazan Risalesi bu hikmetleri çok güzel ortaya koymuştur. Ama Üstadımızın değişik vesilelerle ders verdiği gibi, biz ibadetleri bu faydalar için yapmıyoruz.

Orucu örnek verelim: Ayet-i kerîmede orucun Ramazan ayında tutulması emredildiği halde, bir kişi başka aylarda on ay oruç tutsa oruç borcu üzerinden sakıt olmaz. Yahut bir insan güneşin doğuşunu müteakip oruca niyetlense de yatsından tâ üç saat geçinceye kadar aç kalsa oruç tutmuş olmaz. Orucun hikmetleri bu ikinci halde de fazlasıyla yerine gelmiştir, ama emredildiği gibi yapılmadığı için bu açlık, oruç olmamıştır.

Demek ki ibadetlerde esas olan emre uymak, kulluğunu hatırlamak, bunun gereğini şuurlu bir şekilde yerine getirmektir. Zaten ibadetlerin bir kısmının hikmetlerini bilmemiz söz konusu olmaz. Meselâ, sabah namazını niçin iki rekât kılarız da öğleyi dört, akşamı üç kılarız. Bunun hiçbir izahı yoktur. Bu sorunun tek cevabı: Rabbimiz öyle emrettiği için.

Biz, sabah namazının farzını iki rekât kılmakla emre uymuş oluruz, akşamınkini de üç rekât kılmakla... Mesele rekât sayılarında değildir, esas olan emre uymaktır.

“Emrolunduğun gibi dosdoğru ol.” (Hûd, 11/112) emri, bütün müminlere de verilmiştir. İnancımızın doğru olması, iman hakikatlerine Ehl-i sünnet itikadına göre inanmamızla gerçekleştiği gibi, ticaretteki doğruluğumuz yalandan, faizden, ihtikârdan uzak bir ticaret yapmakla gerçekleşir.

İbadetlerimizin de dosdoğru olması onların emredildiği gibi kılınmasıyla gerçekleşir. Bu hakikatten gaflet eden bazı vesveseli insanlar, ibadeti çok daha mükemmel yapacağım derken bazı aşırılıklara sapar ve hataya düşerler. Meselâ, oruçlu kimsenin iftarda ve sahurda az da olsa bir şeyler yemesi gerekir. Çok daha mükemmel oruç tutacağım diye hiç iftar ve sahur yapmadan günlerce aç kalan kişi takva adı altında kerahete düşer.

Takva zannıyla yanlış yola girme vesvesesine, özellikle abdest ve namaz konusunda daha fazla düşülür. Bir mümin, abdestini emredildiği gibi aldı mı mesele tamamdır. Daha fazla hassasiyet göstererek üç kere yıkaması gereken bir organını beş kere yıkadı mı buna takva denmez, vesvese denir. Üç kere yıkanacak bir organı beş kere yıkamak daha iyi olsaydı üç rekâtlık bir namazı da beş rekât kılmak daha makbul olurdu.

Su bulunmayan yerde teyemmüm caizdir. Su ile yıkanmak zatında güzel olduğu için abdestin su ile alınması şart olsaydı teyemmümle abdest caiz olmazdı. “Dinde zorluk yoktur.” ve “Din kolaylıktır.” hükümlerine uyuluyor ve su olmayınca teyemmümle abdest alınabiliyor. Mesele suda veya toprakta değil, söz dinlemekte, emir tutmaktadır. Teyemmüm yapan kişi de emir dinlemiş olur, su ile abdest alan kişi de.

Bu gibi vesveselere düşmemenin yolu ibadetlerimizi emredildiği gibi dosdoğru yapmaya çalışmak, ama huzur ve huşu noktasında kendimizi fazla zorlamamak, huzura engel hallerden de mümkün olduğu kadar uzak kalmaya dikkat etmektir.

Bir başka örnek: Hanefi mezhebinde vücuttan kan çıkınca abdest bozulur. Kan çıkması zatında çirkin olduğu için abdest bozulsaydı, Şafii mezhebinde de bozulması gerekirdi. Şafii mezhebinde kadına el değdiğinde abdestin bozulması da bunun gibidir.

Bizler içtihat yapmaya yetkili olmadığımıza göre, fıkıh meselelerinde bir müçtehide uymak durumundayız. Bir Hanefi, kan çıktığında abdest almakla emre uymuş olur, bir Şafii de kadına eli değdiğinde abdest almakla. Marifet, ne kadında ne de kanda değil emre uymadadır.

Keza, bir dönem, Mescid-i Aksa'ya karşı namaz kılınıyordu, daha sonra emr-i İlâhî ile Kâbe’ye karşı namaz kılınmaya başlandı. Eğer Kâbe’ye karşı namaz kılmak zatında güzel olduğu için farz kılınmış olsaydı, Mescid-i Aksa’ya karşı kılınan namazların kabul olmaması gerekirdi. Her iki halde de emir tutulmuştur; esas olan mescitlere yönelmek değil, emre uymaktır.

Oruç ibadeti geçmiş kavimlerde de vardı. Ancak Ramazanda bir ay oruç tutmak Müslümanlara mahsus. Eğer, orucun Ramazanda tutulması zatında güzel olduğu için farz kılınmış olsaydı, önceki kavimlerin oruçlarının kabul olmaması gerekirdi.

Peygamberlerin insanlara tebliğ ettikleri iman hakikatlerinde tam bir ittifak olduğu halde, şeriatlarda, emir ve yasaklarda bunu görmek mümkün olmaz. Her kavim ayrı bir şeriatla yükümlü kılınmıştır. Ve yine her kavim kendisine emredileni yapmakla istikameti bulmuştur. Bunlardan sadece birisi zatında güzel olduğu için va’z edilmiş olsa idi, diğer bütün ibadetlerin batıl olması gerekirdi. Hâlbuki bir kavme helal kılınan bir şey bir başkasına haram kılınabiliyor.

(1) bk. Sözler, Yirmi Birinci Söz, İkinci Makam.

Yükleniyor...