ESMAÜ’l-HÜSNA KONUSUNDA SAİD NURSİ’NİN BAZI TESPİTLERİ
Bediüzzaman, Esma-yı Hüsna konusunu 24. Söz isimli eserinde çok yönlü olarak ele alır. Esma-ı Hüsna arası ilişkileri, kâinat ve insanda tecelli edişlerini ise bu Söz’ün 1. Dal’ında şu şekilde işler.
Vahdet-i Zât ve Kesret-i Esma Sırları
Bir zâtın, zâtı bir ve tek olsa da ünvanları, isimleri çok olabilir. Bu ilk tespit… Dünya milletlerinde tarih boyunca görünen şirklerin ana kaynağı bu meseledir. Allah’ın isimlerini kendisinden kopuk, bir birinden kopuk ve ayrı algılamalarıdır. Yunanlılar aşk ve sevgi tanrıçası, Afrodit; hikmet ve bilgi tanrısı, Hermes; güzellik tanrıçası, Venüs v.s. isimlerle Allah’ın Vedud-Hakîm-Cemil isimlerini, aşk-hikmet-cemal sıfatlarını Onun zatından ayrı, birbirlerinden kopuk olarak düşünmüş ve görüp şirke düşmüşler. Said Nursi burada ilk tespiti yapıyor: Zât, bir ve tektir. Fakat çeşitli bağlantı ve yönler itibariyle 1001 ismi-ünvanı-sıfatı vardır. Örnek: Padişah misali… Padişah 1 tanedir. Fakat mülkiye denilen idarecilikte onun adı “ Sultan ”; hukuk ve adalet işlerinde ismi, “ Hâkim-i Âdil ”; askeriyede “ Kumandan-ı Azam ”; ilim sınıfı ile irtibatında “ Halife… ” Şimdi padişahın isim ve sıfatlarının çokluğu zâtı itibariyle bir ve tek olmasına halel vermiyor. Bilakis onun zatının ihtişamını ve büyüklüğünü gösteriyor. Çünkü Padişahı tanımak isteyen kişi, isimler ve ünvanların, sıfatların ve şuunatın kaynağı olarak padişahın mükemmel zâtını bulacak ve görecektir.
Vâhidiyet ve Ehadiyet Sırları
Esma-yı Hüsna, Ehadiyet ve Vâhidiyet şeklinde kâinatta ve insanda tecelli ederler. Bir temsille anlatırsak, güneşin ışığı ve ısısı ile bütün yeryüzünü toptan etkisi altına alması, “ vâhidiyet ” i; her bir nesnede renkleri ile ve şeffaf şeylerde kendi görüntüsü, ısısı ve ışığı ile hâzır olması ve yansıması ise “ ehadiyet ” i anlatır. Güneş ışığında, 7 renk topluca bulunduğu gibi; güneşin kendi tecellisinde de sıcaklık, ışık ve 7 renk de beraber bulunur. Bu manada vahidiyet, sıfat tecellisi; ehadiyet ise, zâti bir tecelli hususiyeti taşır. 7 rengi, sıfat-ı sübutiye; sıcaklığı ise kudret-i İlahiye olarak hakikate tatbik edebiliriz. Bu tecelliler neticesinde Esma-yı İlahiye iç içe bulunurlar. Bunun neticesinde bir ism-i İlahiyi bir yerde, bir şeyde okuduysak aynı yerde diğer isimler de bulunduğu için görebilir ve okuyabiliriz. Bu iç içe olma özelliğini Hz. Peygamber (ASM) Cevşenü’l-Kebir duasında 35. Bab’da şöyle gösterir:
Yâ Men hüve fî ‘ahdihî vefiyy | Ey sözünü yerine getiren, ahdinde vefalı, |
Hz. Peygamber (ASM) bu bab’da “ ahde vefa ” meselesinin derinliklerinde bulunan 10 hakikati tespit edip “ vefîyy-kaviyy-aliyy-karîb-latîf-şerîf-azîz-azîm-mecîd-hamîd ” Esma-yı Hüsna’sını ehadiyet gereği iç içe aynı olayda okutuyor. Hz. Peygamber (ASM) Cevşen’in bu bâbının tamamını bu iç içe yapıyı öğretmeye ayırmış. Başka bablarda ise babın yarısından sonra ve içinde bazı bölümler arasında bu ilişkiyi gösteriyor. 81. Bab ve diğerleri…
İsimler Arasında Geçiş Sırrı
Esma-yı Hüsna iç içe görünse de bir birinden ayrı mahiyetlerini sergilerler. Fakat birinden diğerini kapılar açılır. Birbirlerini hatırlatırlar. Bir birlerini tamamlarlar. Birbirlerini hissettirirler. Yani birinden diğerine geçiş yapabiliriz. Mesela Allah, Vehhab ismi ile bize bazı şeyleri hibe eder; karşılıksız verir. Hayat (canlılık) gibi… Fakat Vehhab ismi bu manasıyla bize Allah’ın bazı verdiği şeyler konusunda karşılığını istediğine dair bize hatırlatma yapar. Bu konuyu araştırdığımızda Deyyan ( borç veren ) ismini karşımızda buluruz. “ Din hakikati ” bize Deyyan isminin verdiği, karşılığında “ minnettarlık hissi ” isteyen bir gerçektir.[1] Biz Vehhab isminden, Deyyan ismine bu şekilde geçiş yaptık. Deyyan isminden, Mâlik ismine ve mahşere, oradan Muhyi ve Kadîr ismine geçiş yapabiliriz. Madem din hakikatini Allah insanlıkta minnettarlık uyandıracak derecede temel bir ihtiyaç yapmış, her asırda bir din ile peygamberlerini göndermiştir. İnsanların dine ve peygamberlere karşı tavrı nasıl oldu, diye sorulunca görülüyor ki, çoğunluk dini reddetmiş, peygamberlerine işkence etmiş, binlerce o şefkat abidelerini şehit etmiş… Elbette bir mahşerde ve hesap ile o mülk sahibi dinin, peygamberlerin, dindar insanların hukukunu çiğnetmeyecek ve intikamlarını adaletle alacak… O halde bir dinin kendini göstereceği gün ve yer olacak… O günde yetki tamamen bir elde toplanacak… Veya yetkinin hakikatte de bir elde olduğu o gün ayan-beyan olacak… O gün, “ yevmü’d-dîn ” ( din günü ); onun da mâliki, “ Mâlik-i Yevmü’d-dîn ” dir.[2] Madem bir din ve hesaplaşma günü olacak, elbette o günü kudretiyle icad edecek; orada yargılamak için, dünyaya gelen şuur ve irade sahibi canlıları ihya sıfatıyla diriltecek bir Kadîr ve Muhyi olması şart…[3] Bu şekilde bir okuma 1001 isim arasında bir birine geçiş yaptırır. Bütün hakikatlerin bir birini desteklediğini, akıl ve kalbe gösterir.
Baskın İsim ve Farklı Âlem Sırrı
Esma-yı Hüsna iç içe tecelli etse de bir âlemde, bir türde ve farklı vazife gören yapılarda bir ism-i İlahî ve bir sıfat öne çıkar. O tür, o yapı veya o âlem o isimle tanınır. Fakat bu tanıma onun içerdiği diğer yönlere karşı bizi kör etmemek gerektir. Eğer kör olursak önümüz tıkanır ve şirke düşeriz. Mesela kudret sıfatı, maddeyi yarattığı gibi canlılığı da yaratır. Fakat canlı yapıların bünyesi belirli bir seviyeye kadar büyür. Balina en büyük balıktır. Fakat hiç bir canlı Ağrı Dağı kadar büyük değil… Veya dünya kadar büyük değil… Güneş kadar hiç değil… Oysa güneş, 1 milyon dünya kadar büyük… Oysa bizim güneşimizden 1 milyar kat büyük yıldızlar uzay tarlasında serpiştirilmiş… İşte biz gözümüzü balinadan dünyaya, dünyadan güneşe, güneşten o büyük yıldızlara doğru ilerlettikçe karşımızda kudret sıfatı çok zâhir olarak tecelli eder.
Fakat sırf kudreti görsek ve onda saplanıp kalsak, materyalist bir dinsiz oluruz. İşte bu noktada kudret ile beraber her yerde tecelli eden ilim ve iradeye geçmek felah kapısıdır. Örneğimize gelelim: Balinayı yapan kudret, ay ve güneşi, yıldızları ve galaksileri de yapıyor… Balinanın derisinin bir rengi var. Derisinin altındaki etinin, yağının, iskeletindeki her kemiğin, vücudundaki alyuvar ve akyuvarların, kanının ve her bir organının ayrı ayrı renkleri var. Bazısı pembe, bazısı koyu turkuaz, bazısı kırmızı, bazısı beyaz v.s. Biz şu an biliyoruz ki, canlıların renklerini veren ve bunu belirleyen şey onların genetik kodları, genetik kodlarında kendini gösteren bilgi ve ilim… Bu bilgi ve ilim Allah’a aittir. Şimdi gözümüzü balinadan dünyamıza çevirdiğimizde uzaydan baktığımızda masmavi bir gezegende yaşadığımızı, atmosferin mavi renkte, toprağın kahverengi renkte, kayaların gri-siyah-yeşil-kırmızı v.b. renklerde, kayaların kaynağı olan lavların sarı-kırmızı yoğunlukta olduğunu gözlerimizle görüyoruz. Hatta bir kayayı veya taşı kestiğimizde dış kısmının gri tonajlı olmasına rağmen içinin desen desen işlenmiş, rengârenk yapıda olduğunu gözlerimizle görebiliyoruz.
Demek İlahi ilim, canlıların her hücresini ve sinirini renklendirdiği gibi, üzerine bastığımız mermer blokların her santimetre karesini de renklendirmiş ki, biz aynen onu da renkli olarak görüyoruz. Güneşin dışının sarı, içine doğru gittikçe turuncu ve kırmızı olması; ölümü halinde siyah renge bürünmesi de gösterir ki, yıldızlar ve güneşimiz de bu renklendirme fiilinden hissesini almış. Şu tespiti yapabiliriz: “ Kâinatta renksiz hiç bir şey yoktur. ” Her şeyin içi de, dışı da bir renk sahibidir. Bu konuda istisna “ SU ” dur. Su ise, renksiz olduğu için içine konulduğu veya karşısında olduğu şeyin rengini alır. Denizlerin yosunlardan dolayı yeşil ve turkuaz, berrak gökyüzünden dolayı masmavi görünmesi bundandır. Bu okuma bizi kudret içinde ilme eriştirir. Bunu yaptığımızda materyalist olmaktan kurtuluruz. Eğer iradeyi de görecek hale gelirsek tam manasıyla imanımızı selamete çıkartırız.[4]
İsimlerin Tecelli Mertebeleri Sırrı
İlk 4 yönün neticesinde her canlı ve nesne hadiste[5] bildirildiği üzere 1001 ismin 70 mertebe cüz’î ve küllî, umumî ve hususi, az ve çok, büyük ve küçük farklı mertebede tecellileri ile sarılmış ve kuşatılmıştır. Nasıl elmas ve yakutlar vitrinde değil de kasada kumaşlar içine sarılır; özel müşterilere gösterilmek için ancak kumaşları açılarak gösterilir. Eğer mücevher çok kıymetli ve antika ise, sarılan kumaşın cinsi, sayısı ona göre değişir. İşte her bir canlı Allah’ın öyle bir antika sanatıdır ki 70 farklı perde ile, 1001 isim ile sarılmış bir sırrı taşıyor. Önemi arttıkça yapılan saklama bazen gözle görünür hale geliyor.
Mesela gözler, göz kapaklarımızla; dişler, dudaklarımızla; kemikler, derilerimiz ve etlerimizle saklanmış… Eğer hassasiyet çok artarsa mahfaza sert ve kaba hale gelir ki, zarar hiç ulaşmasın… Kalbimiz, göğüs kafesi içinde; beynimiz, kafatasımız içinde saklanır. Bunlar da birer perdedir, fakat kalın, sert ve kaba birer perdedirler. Bazen perdelenen şey öyle önemlidir ki, ona gelecek zarar için âlem seferber olur. Kâbe gibi… Ebrehe’nin orduları zarar vermesin diye ebâbil kuşları gökyüzünde toplanıp teçhiz edildi. Bazen perdelenen öyle nazenin olur ki kanı yere akacak diye yer yerinden sarsılır, dağlar yerinden oynatılır. Hz. Peygamber (ASM) gibi… Taif’te yanağından akan kan yere düşmemesi için Hz. Zeyd (RA) çırpınırken Onun mahzun kalbini teselli etmek için Dağlar Meleği nüzul eder. “ İstersen şu iki dağı birleştireyim de şu zâlim kavim cezasını çeksin ” der.[6]
70.000 perde ile insanı sarıp muhafaza eden Zât, bize Ehadiyeti ile, bizi bizden daha iyi bilmesi ile, bizim vücud ve hayatımızı idare etmesi ile bize bizden daha yakın olduğunu bildiriyor, gösteriyor ve hissettiriyor. Fakat biz Onu tanımaya kalkarsak Ona gidecek yolumuz, bizim türümüzde kendi ağırlığını hissettiren Esma-yı Hüsna olmalıdır. O bizim otobanımız… En kolay ve hızlı yol alacağımız hakikat… İşte bu yolculukta kendi vücud ve hayatımızda tecelli eden mesela Hâlık isminden yola çıkarsak Halık-ı Külli Şey ( Her Şeyin Yaratıcısı ) seviyesine kadar ilerlememiz gerekir. Bu, en ileri seviyedir. Bundan sonra “ halıkiyet sıfatı” nın ( yaratıcılık sıfatı) dairesine girebiliriz. O daire daha da geniştir. Halık-ı Külli Şey, yaratılmış ve yaratılacak her şeyi içine alır. Halıkıyet ise, “ yaratılabilecek her şeyi ” içine alır. Bu, diğeriyle kıyaslandığında şunu görürüz: “ Yaratılabilecek şeyler, sonsuzdur. Yaratılan ve yaratılacak şeyler ise belirli bir sayıdadır. Bu manada sonsuz ve sayısız ile sonlu ve sayılı bir şey kıyaslanırsa yaratılanların yaratılabilecekler karşısında sıfır miktarında olduğu görülür. Bu da bize Allah’ın büyüklüğünü gösterdiği gibi, Onun zenginliğini de bize bildirir. ”
Bir asker, Kumandan-ı Azam ünvanıyla Padişahını tanımaya kalksa, onbaşı-yüzbaşı-binbaşı gibi mertebeler ve bu mertebelerin kendini gösterdiği kara-hava-deniz orduları ve bütün bunların tamamı noktasında genelkurmay başkanını ve onun da âmiri olanı bulur ve bilir. Fakat burada zaman ve mekânla sınırlı bir kumandan-ı azamı misal verdik. Oysa Padişah-ı Rabbü’l-Âlemîn, zaman ve mekandan münezzehtir. Kara-hava-denizdeki bütün canlı türler Onun askerleridir. Gökler 7 tabakası ile, içindeki yıldızlar-gezegenler-uydular-meteor askerleriyle; bunların nezaretçisi, binicisi sayısız melekleri, ruhanileri, cinleri ile Allah’ın askerleridirler. Cehennem zebanileri, Cennet gılmanları ve hurileri ile her biri Allah’ın birer askeridir. Bu şekilde Allah’ı “ sultan ve askerleri ” şeklinde tanımaya kalkan biri bütün bu âlemlerdeki kumandanlık mertebelerini temaşa ede ede gezmesi lazım. Tâ ki Padişahını kumandanlık ismiyle hakkıyla bilebilsin ve tanısın. Bütün bunlardan sıfatlarına, sıfatlarından arkada şuunatına, onun da kaynağı olan Zâtına ulaşır. Fakat bu yolculukla Onun Zât-ı Akdes’ini, tek bir isim-sıfat ve şe’niyle tanımış oldu. Kemal seviye ise bütün esma-sıfât ve şuunatıyla tanımada…
Bu noktada Said Nursi diyor ki, bir ismin bütün seviyelerini ve mertebelerini gezsen en sonunda tekrar bu âleme gelecek, başka bir isim ile aynı yolcuğu yapacaksın. Yine tekrar geleceksin. Daha güzeli ve ötesi var: “ Bir şeyde bütün isimleri görmeye çalış. Göstermiyorsa, gösterdiklerini gör. Gösterenler varsa, onlar üzerinden yürü. Fakat farklı nesneleri gösterdikleri ortak isimlerde cem et… Bir nesnede bütün isimleri Ehadiyet olarak cem edip görebilirsin. Fakat cansızların tamamını kudret-ilim-iradede cem ederek, kendin dahil dış dünyayı Alîm-Kadîr-Mürîd isimlerinde yekpare yapabilirsin. Farklılıkları kalmak ve görünmekle beraber; bu İlahi özlerinde birleştirerek… Tıpkı bir ağaç gibi… Nasıl ağaçta dal, budak, tomurcuk, yaprak, çiçek ve meyve var. Hepsi bir birinden farklı ama hepsi tek bir ağaca bağlı ve o ağaçtan çıkıyor ve o ağacın eseri… Aynen öyle de kâinat bir ağaç; unsurlar, dalları ve gövdesi; bitkiler ve ağaçlar, yaprakları; hayvanlar, çiçekleri; insanlar ise, kâinat ağacının şuurlu meyveleridir. ” Bu tarz bir külli bakışta Vâhidiyet ile Esmayı cem ettik. Fakat bu cem’de, her nesnedeki özel cem olan Ehadiyeti de unutmadık. Vâhidiyet içinde Ehadiyeti de görebiliyoruz. Marifetullahta kemal, bu seviyeye verilen isimdir. Yani cem içinde cem… Tasavvufi tabirle cem’ü’l-cem… Yani kemal-i vahdâniyet… Neden kemal? Çünkü Ehadiyet tecelli ettiği yerde bir “ cemal ” ortaya çıkar. Vâhidiyet tecelli edince “ celal ” zuhur eder. Vâhidiyet içinde Ehadiyet, celal içinde cemali gösterir. Celal içinde cemal ise, kemali gösterir.[7] Bir insana uyarlarsak Hz. Ömer (RA) gibi olur. Son derece celalli ama aynı zamanda şefkatli… Annenin şefkatinde cemal, babanın şefkatinde ise kemal hissedilir.
Said Nursi bu Söz’ün başında serlevha yaptığı “ Allahu lâ ilahe illa hüve lehü’l-esmâü’l-hüsna ”[8] ayeti hakkında “ Şu âyet-i celîlenin şecere-i nuraniyesinin çok hakikatlerinden bir hakikatinin 5 dalına işaret ederiz ” der. Neden? Çünkü dal ağaçta olur. Şecere, Arapça’da ağaç demektir. Asıl iş, bu sözden Esma-yı Hüsna’nın bir ağaç gibi tecelli etmesi meselesini ders almak…
Esma-yı Hüsna’yı Kâinatta Okumak
Said Nursi insanın kâinatı okuması bahsine geçiyor: Kâinata dair ve içindeki her şeyi kuşatan ve ortak paydası olan hakikatleri ifade sadedinde “ Belki lâzım gelir ki, onun nazarı, daima karşısında Hüve, Hüvallah okusun, görsün. ” Demek Hüviyet ve Uluhiyet hakikatleri her şey ile kendini gösteriyor, okutuyor. Burada dikkat edilecek diğer unsur “ Görme ” kısmı… Sonraki cümle “ duyma ” ile ilgili… “ Onun kulağı her şeyden Kul Hüvallâhu Ehad dinlesin, işitsin. ” Demek Hüviyet ve Uluhiyeti göz ile idrak edebiliyoruz. Fakat Ehadiyet kısmını işitmek ve dinlemekle bulabileceğiz. Demek ki daha bâtınî… Çiçeğe bakıp güneşi görmek zor olduğu gibi…
Sonra Bediüzzaman âlem âlem Esma okuması yaptırıyor. Fırtınalı deniz ile zelzeleli kara parçası örneğini veriyor. Yeryüzünü simetri ile ikiye bölüp her ikisindeki celalli ve külli icraatları okutuyor. Zelzelede, art arda sarsıntı ve dalga olur. Fırtınada ise, bir yöne gitmek isteyen gemilerde, gemicilerin iradeleri değil Külli İrade cebren kendini gösterir. Kudret karşısında her şeyi zelil ve alabora eder. Bu açılardan Said Nursi zelzelede “ Yâ Celîl, Yâ Celîl ” fırtınalı denizde “ Yâ Azîz, Yâ Cebbar ” isimlerini zikrederek okur.
Sonra deniz içinde merhametle beslenen, karanın üzerinde şefkatle himaye edilen canlılara geçer. Denizdeki fırtına denizin içi ve derinliklerindeki canlıları rahatsız etmiyor. Bilakis onların rızkına vesile oluyor. Onların himayeye değil, beslenmeye ihtiyaçları var. Karada rızık kaynağı çok; denizde yok… Buna mukabil simetri olarak karadaki canlılar ise, göz önündeler ve risk altındalar. Onların rızıktan ötede himayeye ihtiyaçları var. İşte merhamet, deniz içi hayata; şefkat ise kara üstündeki hayata bakar. Ya Cemîl Yâ Cemil ismi deniz içine; Yâ Rahîm Yâ Rahîm ismi kara üstüne yansır. Bediüzzaman şifreyi tam açmak için kara üzerinde yaşayan bir kediyi ve Yâ Rahîm ya Rahîm isimli zikrini misal verir. Demek deniz içindeki canlılar hal diliyle veya kavlen Yâ Cemîl Yâ Cemil diyorlar.
Bediüzzaman görüldüğü üzere simetriyi çok güzel kullanıyor. Öncekinde denizin üzerindeki fırtınayı ve karanın içindeki zelzeleyi örnek verdi. Bunlardaki izzet-ceberut ve celali okuttu. Burada ise tam tersini yaparak denizin içindeki merhameti ve karanın üzerindeki şefkat ve himayeti okutuyor ve gösteriyor. Denizin tamamına bakarsak dışı Ya Aziz Ya Cebbar, içi Ya Cemil Ya Cemil diyor; karanın ise dışı Ya Rahîm Ya Rahîm, içi ise Ya Celil Ya Celil diyor.
Sonra dünyayı deniz ve kara değil de; sema ve arz diye ikiye ayırıyor: “ Semâyı dinle. Nasıl "Yâ Celîl-i Zülcemâl" diyor. Ve arza kulak ver. Nasıl "Yâ Cemîl-i Zülcelâl" diyor ” der. Semada celal içinde cemal var; arzda ise, cemal içinde celal var diyor. Yani semanın dışında celal, içinde cemal; arzın dışında cemal içinde celal var dedi. Sema, hava küre demek… Arz ise, toprak küre… Yukarıdaki kara kısmında gördük… Dışta bir cemal olan Ya Rahim Ya Rahîm zikri vardı, içte ise depremlerde tecelli eden Ya Celil Ya Celil zikri vardı.
Sonra Bediüzzaman hayvanlara ve canlılara geçiyor: Onları yaratan ve yaşatanı bildiriyor ve okutuyor: “ Hayvanlara dikkat et. Nasıl "Yâ Rahmân, yâ Rezzâk" diyorlar. ” Neden Üstad deniz-kara bağından hava-toprak bağına geçiyor. Çünkü denizler buharlaştırılıp bulut yapılır. Bulutlardan inen su ile, toprak küre ihya edilir. Ayrıca bütün canlılar su-toprak karışımı olan çamur ve balçıktan yaratılır. Çamur ve balçık hayatın başlangıç yeridir. Bizim de yaratılış maddemizdir. Canlılar, çamurdan yaratıldığı gibi, rızıkları da çamur haline gelen topraktan yaratılır. Rahmaniyet ile yaratılırız, Rezzakıyet ile yaşatılırız. Dünyada da böyle, Ahirette de…
Sonra Üstad bahara geçiyor… Yani yeryüzü Cennetine… Yani çiçek ve ağaçların ihya mevsimine… “ Bahardan sor. Bak, nasıl "Yâ Hannân, yâ Rahmân, yâ Rahîm, yâ Kerîm, yâ Lâtif, yâ Atûf, ya Musavvir, yâ Münevvir, yâ Muhsin, yâ Müzeyyin" gibi çok esmâyı işiteceksin. ” Demek baharda çok Esma gözle görünüyor. Çiçek ve ağaçların süslü halleri Ya Müzeyyin derken, onların güzelleştirilmiş halleri Ya Muhsin diyor. Onların letafetli, zarif, insanın içine işleyen ve bir lütuf olan halleri Ya Latif derken, onların özel bir şefkat ve himaye isteyen nazenin ve nazik yaprak ve çiçekleri ile, insana özel bir hediye ve şefkat olmaları Ya Atuf diyor. Onların çoklukları, son derece değerli ve kıymetli halleri Ya Kerim derken, insanın gözünün-burnunun-gönlünün bir ihtiyacı olmaları Ya Rahîm diyor ve hakeza…
Sonra Üstad su-hava-toprak-bitki-hayvan kısmından insana geçiyor: “ İnsan olan bir insandan sor. Bak, nasıl bütün Esmâ-i Hüsnâyı okuyor ve cephesinde yazılı; sen de dikkat etsen okuyabilirsin. ” Burada şifre, insanlık hakikatini fiilen yaşayan vurgusunda… Manevi potansiyelini açmayana Kur’an’da “ beşer ” ( ten ve etten meydana gelen yapı ) denilir. İnsan ise tanıyan, seven, alışan, kaynaşan ve kendini sevdiğiyle bir bütün gibi hisseden demektir. Bu manada gerçek insan, kendini kâinat ağacının meyvesi olarak görüp bilen ve hisseden kişidir.
Diğer bir şifre hakiki insanların Esma-yı Hüsna’nın tamamını dış dünyada okuyabilmeleri yani Vahidiyeti kavramaları ve kendi üzerlerinde Ehadiyet ile göstermeleridir. “ Cephesinde yazılı” derken bunu kastediyor. Cephe ile Üstad “ alnımızı ” kastediyor. Ehadiyete mazhariyet, alnımızda Onun cilvesini gösteren merkez ile ilgili… Peygamberler içinde Ehadiyeti en iyi anlayan Hz. Hud’dur (AS). O der ki: “
54 - "Allah'ı şahit tutuyorum, siz de şahid olun ki ben, Allah'a koştuğunuz ortaklardan uzağım."
55 - " O'ndan başka her şeyden uzağım. Artık hepiniz toplanın bana istediğiniz tuzağı kurun, sonra hiç bekletmeyin.
56 - "Ben muhakkak ki, hem benim Rabbim, hem de sizin Rabbiniz olan Allah'a dayanmaktayım. Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki, alnı O'nun elinde olmasın. Benim Rabbim, hiç şüphe yok ki, doğru yoldadır."
56. ayette “ nâsiye ” tabiri var. Bu ifade Arapça’da insanın alnı için kullanılır ve âyette insanın alnındaki idare merkezini ifade eder. Bu âyet ile Hz. Hud (AS) “ Her şeyin nâsiyesini kapmış ve elinde tutan Allah ” olarak Ehadiyeti bize ders veriyor. Biz de Hz. Hud (AS) üstadımızdan hürmetle dersimizi alıyor, ellerini tazimle öpüyoruz. Muhyiddin-i Arabî, Füsusu’l-Hikem’de Hz. Hud Fassını “ Ehadî Hikmet ” olarak ele alır.
Sonra Bediüzzaman insanlarda 1001 ismin tamamı yansıdığını fakat bunlardan bazılarının karakter ve yapı gereği öne çıktığını bildiriyor. Baskın isim sırrı… Bu noktada ehl-i aşkta Vedud ismi, ehl-i tefekkürde Hakîm ismi, nefsini aşan ve öldüren Hz. İsa (AS) gibilerde Kadîr ismi öne çıktığını bildirir. Hatta tarikat ve evliya yollarının Kadiri-Nakşi ayrımının o evliyaların ve insanların yapısına dayandığını, hatta İseviliğin şefkatine mukabil Museviliğin celalli yapısının Hz. İsa ve Hz. Musa’nın (Aleyhimüsselam) yapılarıyla bağlı olduğunun sırrını bu mesele olarak gösteriyor.
Esma-yı Hüsna ile Dua ve Allah’a Sığınma
Said Nursi her insanın 1001 isme ayna olmasıyla çok yönlü olduğunu, belli bir isimde veya isimlerde ( buna kişinin ism-i Azamı veya galib-i esma ve sıfat denilir ) ileri dereceye gitse de her isim ve sıfatta belirli dereceye kadar ilerleyebildiğini ifade eder. Sonra bu noktada her isim ve sıfat konusunda onun düşmanı olan sıfatlar, kişiler ve olaylar olduğunu söyleyip kemale erme yolunda 1001 cihette Allah’a sığınmaya, Onun desteğini dilemeye, Ondan yardım istemeye muhtaç olduğunu Nas suresindeki ilk üç ayetle açar. Bu sure “ Rab-Melik-İlah isimleri ile Allah’a sığın ” diyor. Sonra Besmele’de de üç ismin Allah’dan yardım dileme yönü olduğunu vurgulayıp bitiriyor.
Bu açıdan bakarsak Fatiha suresi, Malik-Rabb-Allah isimlerini içerir. Allah, İlahlığı bilinen ve tek olan İlah demek… Bazı kıraatlerde “ Mâliki yevmiddin ” cümlesi “ Meliki yevmiddin ” diye de okunuyor. Bu okuyuşu baz alırsak Kur’anın ilk suresi ile son suresi aynı üç Esma-yı Hüsna’yı işliyor. Bütün Kur’an insanlığı bu üç isimde terakki ettiriyor. Bu üç isimde Melik ve Malik ismiyle, kuvve-i akliyemize ve aklımıza; Rabb ismiyle, kuvve-i gadabiye ve kalbimize; İlah ve Allah ismi ile kuvve-i şeheviyemize ve nefsimize bakıyor; bunların terbiyesine işaret ediyor.
- Dehriyyun, Materyalistler ve Tabiat-perestler gibi dengesiz akıl yürütenler “ Bu hayat benim mülküm, ben bana malikim; her şey kendine aittir ” diyerek hak ve hakikatten kopuyorlar.
- Bütün zorbalar ( Firavun gibi ) Rububiyet ve Rabb olma iddiasına girmişler.
- Bütün İlahlık iddia edenler veya ilahlaştırılıp tapılanlar genelde kadınlar olmuş. Kâbeye konulan heykellerin hemen hepsi kadın şeklindeydi. Şehvet, bir nesneyi veya kişiyi putlaştırıyor. Nefis ona tapıyor. “ Aşk Tanrıçası ” ismi veriyor.
Besmeledeki Allah-Rahman-Rahim isimlerinin içerdiği istiane ve yardım dileme bize Kur’anın hemen hemen her bir suresinin başında Besmele olmasının sırrını gösteriyor. Bütün Kur’an her bir suresi ile Allah’ın insanların fıtratına bir yardımı ve dualarına cevabıdır. 114 sure, 114 ilaç ve deva demektir. 38 tanesi, akla; 38 tanesi kalbe ve 38 tanesi ise nefse bakar diyebiliriz. Veya bu oranlar değişir.
Cevşen’de Hz. Peygamber (ASM) 1001 isim ile Allah’a “ hallisna-ecirna-neccina mine’n-nâr” diyerek maddi-manevi ateşlerden, Cehennemlerden Allah’a sığınıyor, 1001 yönün düşmanlarını görüp Allah’tan kurtuluş istiyor.
Okuyucunun Said Nursi ile birebir muhataplığı için metnin orijinalini aktarmak istiyorum. Ta ki okuyucu geniş ufkuyla daha fazla manaları aynı metinde görebilsin. Okumak için tıklayınız.
[1] Hucurat suresi, 17
[2] İnfitar suresi, 17-19 ve Fatiha suresi, 4.
[3] Rum suresi, 50.
[4] Bu konuyu Yeşeren Duygular isimli kitabımın ilk iki sorusunda işlemiştim. Varlık-Hayat-Sanat sıralaması ile… İlgilenenler bakabilirler.
[5] bk. İmam Gazâlî, İhyâ-u Ulûmi'd-Dîn, 1:101; Ebû Ya'lâ, el-Müsned 13:520; et-Taberânî, el-Mu'cemü'l-Evsat 6:278, 8:382; er-Rûyânî, el-Müsned 2:212; İbni Ebî Âsım, es-Sünne 2:367.
[6] İbni Hişâm, Sîre: 2/60-63; Buharî, 4/83.
[7] Mesnevi-i Nuriye, 10. Risale.
[8] Taha suresi, 8.
Erdem AKÇA