HAKİKİ İLİMLERİN ESASI

“Demek, insan bu âleme ilim ve duâ vâsıtasıyla tekemmül etmek için gelmiştir. Mâhiyet ve isti’dâd itibâriyle her şey ilme bağlıdır. Ve bütün ulûm-u hakîkîyenin esâsı ve mâdeni ve nûru ve rûhu, marifetullahtır. Ve onun üssü’l-esâsı da îmân-ı billâhtır.”(1)

İnsanın ilim ve dua vasıtasıyla tekemmülünü; “cennete layık bir kıymet alması” şeklinde anlamamız gerekiyor. Nitekim dersin devâmında; “Ve bütün ulûm-u hakikîyenin esâsı ve mâdeni ve nûru ve rûhu, marifetullahtır.” buyrulmakla da insanı kemâle erdirecek ilimler için “ulum-u hakikîye” ifadesi kullanılmıştır. Hakikî ilim, insanın rûh ve kalbini terakki ettiren, kabirden sonraki yolculuğunda da ona rehber olabilen ilimdir. Sadece dünya işlerini tanzime yarayan ve ölüm ötesinde insana hiçbir fayda sağlamayan ilimler hakikî değildirler.

Allah’ı bilmeyen bir bilim adamının şu kâinât hakkındaki bilgilerinin de “hakikî ilim” olmadığı On İkinci Söz’de harika bir temsil ile ortaya konulmuştur. Onların hâli, Kur’ân’ın Allah kelamı olduğundan habersiz olarak, ondaki harflerin yapısı, yazıldıkları cevherlerin özellikleri hakkında çok şeyler yazan bir kimseye benzetilmiştir. Kâinât kitabının Allah’ın eseri ve sanatı olduğunu bilmeyen bir bilim adamının bu âlemdeki eşyâ hakkındaki malumatları onu, hakikî manada âlim yapmaz; cahilliğini daha da pekiştirir. Üstat Hazretleri bu gibi kimseler hakkında; "Binler fünunu bilse de cehl-i mürekkeble bir echeldir.” buyurur.

Duâ denilince, öncelikle, ellerimizi dergâh-ı İlâhîyeye açıp isteklerimizi o Kerîm Rabbimize arz etmemiz akla gelir. Duânın bu kısmına “kavlî duâ” deniliyor. Bu duâ kalbleri Allah’a teveccüh ettirmesi cihetiyle çok önemli bir ibâdettir. Nitekim Furkan Sûresinin son âyetinde, mealen, “Duânız olmasa, Rabbim size ne diye değer versin!” buyrulmuştur.

Nûr Külliyatı’nda kavlî duâ yanında “istidat lisânıyla duâ, fiilî duâ, ızdırar lisânıyla duâ” gibi duâlar da olduğu nazara verilir.

Terakki ve tekâmül eden bütün varlıklarda, özellikle de onların tohumlarında, çekirdeklerinde, yumurtalarında istidat lisânıyla duâ hâkimdir. Onlar bu istidat lisanıyla kendilerinden çıkacak o büyük neticeleri Allah’tan talep ederler.

İnsan da emanet-i kübrayı yüklenebilecek bir istidatta yaratılmıştır. Onun tekemmül etmesi bu istidadın yerinde kullanmasıyla gerçekleşecektir. Şu var ki, bu imtihan dünyâsında insan bu büyük görevi yerine getirip getirmeme konusunda serbest bırakılmıştır. Tercihini doğru kullanan insanlar, bu büyük sermaye ile marifetullah sahâsında mesafeler kat etmeyi ve kalblerinin muhabbet-i İlâhîye ile dolmasını isterler.

İşte insan, Allah’ın marifeti noktasında kendisine verilen bu mükemmel istidadı yerinde kullanabilme konusunda Rabbinin rahmetine ve keremine iltica etmelidir.

Dersin son cümlesinde marifetullahın “üssü'l-esâsı”nın “imân-ı billâh” olduğu beyân edilmiştir. Bilindiği gibi marifetullah “Allah’ı tanıma” demektir. Kur’ân-ı Kerîmin bir hülasası olan Fatiha Sûresinde, bütün medih ve senanın Allah’a mahsûs olduğu beyân edildikten sonra, marifet dersine geçilmiş ve ilk olarak Allah’ın Rabbü’l-âlemîn olduğu nazara verilmiştir. Sonra O’nun Rahmân ve Rahîm olduğu beyân edilmiştir. Allah’ı isimleriyle, sıfatlarıyla, hikmetiyle, rahmetiyle, celâl ve cemâliyle tanıma konusu birçok âyet-i kerîmede en mükemmel şekilde ders verilmiştir.

Bütün bu derslerin esası imandır. Yani insan önce Allah’a iman edecektir ki, O’nu tanıma konusunda ilim ve irfanını artırma yoluna girsin.

(1) bk. Sözler, Yirmi Üçüncü Söz, Birinci Mebhas.

Yükleniyor...