HAYAT MUCİZESİ

“Şems-i Ezelî’nin tecelliyât-ı nurâniyesinden 'ihyâ' yani 'hayat vermek' cihetinde, her bir zîhayat üstünde öyle bir turrası vardır ki, …”(1)

Nur Külliyatı’nda güneş misaliyle birçok hakikatin anlaşılmasına ışık tutulmuştur. On Altıncı Söz’de bunun en muhteşem bir örneğini görüyoruz. O Söz’de güneş şuurlu farz edilmiş, ışığı ilme, harareti kudrete, yedi rengi de yedi sıfata teşbih edilerek çok meselelere çözüm getirilmiştir. Bu derste de aynı örnek mahlûkat üzerindeki birlik mühürlerinin rahatça okunmasına yardım etmiştir.

Dünyamız, cansız güneşten kopan bir ateş parçası iken İlahi terbiyeden geçerek okyanuslara, karalara, dağlara, ovalara dönüşmüştür. Bu değişmeler ve dönüşmeler ileride bu mekânda misafir edilecek canlı türlerine göre yapılmıştır. Her tarafa su tesisatı çekilmiş, yeryüzünün tümü atmosferle kaplanmış, dağlar birer hazine olarak hazırlanmış ve ilk olarak “yarı canlı” dediğimiz bitkiler bu âlemde boy göstermişler ve cansızlardan yarı canlı yaratma mucizesini binler tarzda sergilemişlerdir. “Biz hepimiz yarı canlıyız ve bizim yaratılmamızda görev alan unsurlar her birimizin imdadına koşmakta, her ihtiyacımızı görmekteler.” diyerek Allah’ın varlığını ve birliğini ilan etmişlerdir.

Güneşin sahibi Allah olduğu gibi, ondan kopardığı bir ateş parçasını çeşitli terbiyelerden geçirerek yerküresi haline getiren de yine O’dur. O halde bu haneye serilen çiçeklerin, meyvelerin, sebzelerin sahibi O’ndan başkası olamaz.

Bir sonraki safhada bu haneye hayvanlar misafir olarak gelmişlerdir. Onlar henüz yaratılmadan sofraları hazırlanmış. İlgili bilim adamlarının ne dediğini bilmiyoruz, ama aklen rahatlıkla söyleyebiliyoruz ki, ilk yaratılan canlılar ot yiyen hayvanlardır. Çünkü sofralara sadece bitkiler serilmiştir. Daha sonra et yiyen hayvanlar yaratıldıklarında onlar da sofralarını hazır bulmuşlardır. Bir önceki misafirler otla beslenirken, bunlar o misafirlerle beslenmişlerdir.

En son yaratılan ve arzın halifesi olan insan nevi, hem besleneceği her türlü canlıyı ve yarı canlıyı dünyada hazır bulmuş hem de hizmetinde çalıştıracağı canlıları.

İşte bitkiler âleminde hayat nuru çok sönük olarak kendini göstermekte, hayvanlar âleminin ise bütün türlerinde ve her türün bütün fertlerinde kendini parlak bir şekilde ilan etmektedir.

Üstat Bediüzzaman Hazretleri Cenab-ı Hakk’ın ihya (hayat verme) fiilini icra ederek cansız varlıkları gören işiten, yiyen içen canlılar haline getirmesini güneş misaliyle akıllara ve kalplere şöyle ders veriyor.

“Şems-i Ezelî’nin tecelliyât-ı nurâniyesinden 'ihyâ' yani 'hayat vermek' cihetinde, her bir zîhayat üstünde öyle bir turrası vardır ki, faraza bütün esbab toplansa ve birer fâil-i muhtar kesilseler, yine o turrayı taklid edemezler. Zira her biri birer mu'cize-i kudret olan zîhayatlar, her biri o Şems-i Ezelînin şuâları hükmünde olan esmâsının nokta-i mihrakiyesi suretindedir.”(2)

İlk cümlede şu ayet-i kerimeye işaret ediliyor:

“... Sizin Allah’tan başka taptıklarınız bir sinek dahi yaratamazlar, hepsi bunun için toplansalar bile...” (Hac, 22/73)

O sineğin maddesi bütün bir kâinattan toplanmıştır. Bu toplamanın gerçekleşmesi için, o cansız maddelerin şuurlu olmaları, sinek yapmaya karar vermeleri, sonra bunun için gerekli ham maddeleri ve malzemeleri dünyanın her tarafından toplamaları gerekecektir. Cansız varlıklar için bu mümkün olmamakla birlikte, Üstat Hazretleri “faraza bütün esbab toplansa ve birer fâil-i muhtar kesilseler” buyurarak, bu muhali bir an için mümkün kabul etsek bile, o canlının sadece bedeni için gerekli yapı taşlarının bir araya getirilmiş olacağını, ancak bunlardan hayat sahibi bir canlı çıkarmaya bu sebepler âleminin gücünün yetmeyeceğini akıllara ders veriyor ve bu işin ancak “ihya” yani, can verme, hayatlandırma fiilinin icrası ile olacağına dikkat çekiyor.

O halde her canlı üzerinde ihya hatemi, yani hayat verme mührü vardır. Bu mühür ancak her şeyi yaratıp o canlının imdadına koşturan ve o cansız yapı taşlarına hayat vererek onlardan bir canlı inşa eden Allah’a mahsustur.

İşte bu derste cansızlar âleminin hiçbir ferdinde hayat bulunmaması, güneşin aydınlattığı cisimlerin hiçbirinde ışık bulunmamasına benzetilmiştir. Güneşin ışığıyla parlayan bir cismi, meselâ bir aynayı, güneşin aydınlattığı kabul edilmediği taktirde, o cam parçasının içinde bir ışık kaynağının bulunduğunu kabul etmek gerekecektir.

İşte bir canlının yaratılması ve hayatlanması da Allah’a isnat edilmediği taktirde, o varlığın içinde bir hayat kaynağı bulunduğunu kabul etmek, o canlının hayatının devamı bütün bir kâinata bağlı olduğundan yine ona bütün varlık âlemini kendine hizmet ettirecek bir irade ve kudret vermek gerekecektir. Bu ise her şeye bir ilahlık vermek demektir. Böyle bir durumda, Üstadımızın ifadesiyle “Vâcibü'l-Vücud’a mahsus bâki sıfatları dahi onların içinde bulunduğunu kabul etmek, adeta o çiçeğin, o sineğin her bir zerresine bir ulûhiyet vermek” gerekecektir.

Dipnotlar:

(1) bk. Sözler, Yirmi İkinci Söz, İkinci Makam.
(2) bk. age.

Yükleniyor...